PKK yöneticilerinden Duran Kalkan, sürece ilişkin son gelişmeleri Fırat Haber Ajansı’na (ANF) değerlendirdi.
PKK’nin sürecin gereklerine göre kendini değiştirdiğini ve yenilediğini vurgulayan Kalkan, Abdullah Öcalan’ın söz konusu “değişime” dair girişimlerini hatırlattı.
Kalkan’ın açıklamalarından öne çıkan başlıklar şunlar:
“Önder Apo, 1 Eylül 1998 ateşkesinde net olarak vurguladı; ‘bu değişikliği ne olursa olsun yapacağız’ dedi. Uluslararası Komplo saldırısıyla bu değişikliği engellediler. Günümüze kadar PKK’yi başkalarının kendi çıkarları için kullanabilecekleri bir savaş içinde tutmak amacıyla böyle bir çatışmaya zorlayanlar oldu. PKK bunları aşamadı. Şimdi mevcut durumda aşıyor.
”Bu kadar savaş istiyorlarsa kendileri savaşsınlar”
*PKK 48 yıldır silahlı direniş yürütüyor, 41 yıldır 15 Ağustos temelinde gerilla savaşı veriyor. Bu kesintisiz bir savaştır. Şimdi bu kadar savaşıldıktan sonra niye savaşı bırakıyor diyorlar? Peki, bu halk hep savaşacak mı? Kürtlerin ömrü hep savaşla mı geçecek? Bazıları çok akıllı! Bu kadar savaş istiyorlarsa kendileri savaşsınlar. O kadar savaş aşığıysalar durmasınlar, savaşsınlar, ellerinden alan mı var?
* Şimdi bazıları kalkmış PKK’ye savaşı anlatmaya, savaş dersi vermeye çalışıyor. Gerilla dersi vermek istiyorlar, savaşmanın ne kadar önemli, anlamlı olduğundan söz ediyorlar. Bu PKK 48 yıl silahlı mücadele yürütmüş, 41 yıldır kesintisiz gerilla savaşı yürütüyor. Herkes biraz da kendi gerçeğine bakarak bu sözleri söylemeli. Şimdi bu silahlı direnişi sona erdirmek isteyince devrimcilikten uzaklaştı diyorlar. Bir mücadele yönteminin devrimci olup olmadığını şiddet düzeyi belirlemez.. Biz hareket olarak stratejik değişimde artık günün gerektirdiği mücadele yöntemlerini, araçlarını kullanmak için bir çaba, değişim-dönüşüm mücadelesi içerisindeyiz. Bu, örgütsel yapımız bakımından da geçerli olan bir durumdur.
”PKK bir paradigma değişimi yaşıyor”
*Yeni sürecin nasıl gelişeceği tartışılıyor. Onun için hemen şöyle olacak diye somut şeyler söylemek zor, ki doğru da değil. Bunu tartışmalar, mücadele, arayış belirleyecek, şekillendirecek. Fakat bu demek değil ki PKK ne yaptığını hiç bilmiyor. Muğlaklıklar, belirsizlikler içerisinde. Hayır, öyle değil. PKK, iki binlerin başından itibaren, somut tarih vermek gerekirse 2004 tarihinden bu yana bir paradigma değişimi yaşıyor. İktidarcı ve devletçi paradigmaya son verdi. Demokratik uygarlık, ya da demokratik modernite paradigmasını esas aldı. Yani ekolojist kadın özgürlükçü demokratik toplum paradigmasını esas aldı. Köklü paradigma değişimini öngören bir değişim ve dönüşüm süreci içerisine girdi. Bugün yaşananlar o zamandan başlayanlardır.
Demokratik siyaset stratejisi
*Stratejik olarak ulusal kurtuluş savaş stratejisini değiştirdi. Onun yerine demokratik siyaset stratejisini geçiriyor. Demokratik siyaseti esas alıyor. Ulusal kurtuluş savaşı stratejisinin temel savaş biçimi olan gerilla savaşını değiştiriyor. Onun yerine öz savunmayı koyuyor, hukuki mücadeleyi koyuyor. PKK, bütün alanlarda yaşanan bu köklü değişim ve dönüşüm sürecini son 25 yıldır yaşıyor. Şimdi bunu artık bir sonuca götürmek istiyor. Mücadelesi de, örgütü de buna göre olacak ve bu temelde ne gerekiyorsa onu yapacak.
‘Engel çok’
*Engel var mı’ demek yerine bunun gerçekleşmesinin önü ne kadar açık diye sormak daha doğru olabilir. Böyle bir soruya da ‘(sürecin) önü çok açık’’ diye cevap veremeyiz. ‘Önü açık, demokratik siyaset rahatlıkla yürütülebiliyor, demokratik siyasetin tamamen hakim olduğu bir ortamda yaşıyoruz, dolayısıyla istediklerimizi rahatlıkla gerçekleştirebiliriz’’ gibi bir şey kesinlikle diyemeyiz. Böyle bir ortam yok. Engelleri aşıp zorlukları yenerek ön açma ve süreci geliştirme, demokratik siyasetin işleyeceği koşulları oluşturma mücadelesi veriyoruz. Yani öyle hazır bir durum yok.
Örneğin AKP ‘Türkiye hukuk devletidir, demokrasi de var, -PKK’yi kastederek- bir tek terör belası var ondan da kurtulduk mu sorun bitecek’ diyor. Hâlâ mevcut durumda yaklaşımı öyle. Bunu aşabilmiş değil. Mevcut CHP yönetimi, geçmişi aşan bir düzeyde. Onlar da diyor ki, ‘Kürt vatandaşlarımız ‘sorun var’ diyorsa sorun var demektir ve ne zaman ‘çözüldü’ derlerse, sorun ancak o zaman çözülmüş olur.” Biz bunu oldukça önemli ve anlamlı bulduk. Ama bu doğrultuda bir program oluşturma, bir proje geliştirme, bunun ısrarlı mücadelesini yürütme yönünde pratik adımlar gelişmedi.
‘Birçok çevre telaşa düştü’
*Telaşa düştü birçok çevre. Niye? Çünkü çatışmadan elde ettikleri ekonomik-siyasi çıkarı kaybedecekler. Tam bir kaygı ve korku içerisindeler. El altından bir yığın girişimde bulunuyorlar. İnsan şaşırıyor gerçekten. Şimdiye kadar neredeydiniz, diye sormak lazım. PKK 48 yıldır savaşıyor, 41 yıldır kesintisiz gerilla savaşı veriyor. Peki bu kadar savaştan yanaydınız da neredeydiniz ve ne kadar destek verdiniz PKK’ye? PKK’ye mi destek verdiniz, yoksa PKK’nin imha edilmesi için hep karşıtlarına mı destek verdiniz? Şunu gördük ki aslında tam bir savaş kışkırtıcılığı yapılıyor. Önder Apo ‘Kürt Kapanı’’ demişti. Kürtler böyle bir kapana kıstırılmışlar; direnmeseler asimile olup yok oluyorlar, savaşsalar, onun bunun birbiriyle çatışmasına hizmet eder hale geliyorlar. Kendileri bir kazanıyorsa, diğerleri beş kazanıyor. Herkes bunun içine giriyor ve kendi çıkarları doğrultusunda bu savaşı yönlendirmeye çalışıyor.
‘Kemalist hareket Misak-ı Millî’den taviz verdi”
*Süreçleri birbirinden koparmamak lazım. 16 Mayıs 1916’da Sykes-Picot Antlaşması imzalandı. İngilizler ve Fransızlar arasında imzalanan bir antlaşmaydı. Sonradan Ruslar da dahil edildi. Ekim Devrimi’nden sonra Lenin başkanlığındaki yönetim bu antlaşmayı ifşa etti. Osmanlı topraklarının İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaşıldığını öğrendi, tüm dünya. Tüm bunlar Birinci Dünya Savaşı içinde oldu. Savaştan sonra Mudanya Mütarekesi’nin ardından Sevr’i geliştirdi, aynı güçler. Sevr onun bir devamıydı.
*Misak-ı Millî’den Kemalist hareket taviz verdi. Misak-ı Millî bir ülke tanımıdır. Ülkeyi şöyle tanımlıyor Misak-ı Millî: Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı bölgelerdir. Misak-ı Millî’nin çizdiği coğrafya Kürtlerin ve Türklerin yaşadığı topraklardır. Bundan ilk tavizi 1921’de verdiler. 1921’de Fransa’yla Ankara Antlaşması’nı yaptılar. Suriye sınırı bu antlaşmayla çizildi. Lozan’dan önce Fransa’yla bu antlaşma imzalandı. Diğeri Lozan’da oldu. Musul ve Kerkük sorunuydu mesele. Oraları da İngilizlere bıraktılar. 1921’de Rojava Kürdistan’ı Fransa’ya bıraktılar, 1923’te de Başur Kürdistan’ı İngilizlere bıraktılar. O dönem bütün Başur Kürdistan Musul vilayeti olarak tanımlanıyordu. Kerkük de Musul’a bağlıydı. Musul vilayetinin nüfusunun yüzde 60’ı da Kürt’tü.
*Dikkat edelim; 1916 Antlaşması, 1920 Sevr Antlaşması ve 1923 Lozan Antlaşması birbirinin devamı olarak gelişti. İngiltere ve Fransa öncülüğündeki kapitalist modernite sistemi önce bütün Osmanlı’yı paylaşmakla yola çıktı. Kemalist hareket Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum kongreleriyle tanımladığı Misak-ı Millî ile Kürtleri mücadeleye kattı. Sıra İngiltere ve Fransa’yla anlaşmaya gelince, onlar Musul ve Halep’i almayı dayattılar. Halep’i Fransızlara, Musul’u İngilizlere bırakarak Kemalistler anlaştı. Küresel kapitalizm TC’nin kuruluşuna bu temelde izin verdi. 29 Ekim 1923’te devlet bu temel üzerinde kuruldu. Misak-ı Millî’nin tanımında Kürtlerin yaşadığı topraklar anayurt olarak tanımlanıyordu. Türk devleti bu toprakların Musulundan, Halepinden vazgeçti.
”Geçmişle yüzleşmeden gelecek kurulmaz”
*Buradan çıkılacaksa, geçmişle yüzleşerek, geçmişten ders çıkararak, bugüne getiren politikalardan, zihniyetten vazgeçilerek olacak. Bunun da esası Misak-ı Millî’yi bozan, Kürtler üzerinde inkâr-imha uygulamasında bulunan Türkçü tekçi zihniyet ve siyasettir. Bu zihniyetle siyaset aşılmadan, bunun özeleştirisi verilmeden, ortaya çıkardığı sonuçlar telafi edilmeden -ki Kürtlere özür borçlular, yüz binlerce Kürt katledildi bu zihniyet ve siyasetten dolayı- bu konumdan çıkılamaz. 29 Kürt isyanı bu nedenle gelişti. Madem o doğruydu bu siyaset neden buralara gelindi? Eğer bir beka sorunu varsa, geçmişteki yanlışlardan dolayı buraya gelindi ve o yanlışların görülüp düzeltilmesi gerekiyor. O yanlış da Kürd’ü yok sayan ve yok etmek isteyen zihniyet ve siyasettir.
Lozan’dan sonra yapılan 1924 Anayasası da bu zihniyete dayalı Türkçülük esasına göre hazırlandı. Öyle bir yapıldı ki, Türk’ten başka söz söyleyenler vatan haini sayılıp ölümlere, zindanlara, sürgünlere, her türlü baskı ve zulme layık görüldü. Geçen yüzyılın bir dökümü yapılsa bunlar açığa çıkar. Bunlar yapılmalı. Özeleştiri gerekiyor. Geçmişin doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Bu sorunu ortaya çıkaran zihniyet ve siyasetlerin değişmesi lazım. Her şey aynı kalırsa çözüm gelişmez.”
”Kürtlerin de güven sorunu var”
*Evet güven sorunu var. Mesela 12’nci Kongremizden sonra AKP yöneticileri, ‘evet, fesih kararı alındı ama bizim güven sorunumuz var, hassasiyetlerimiz var, endişelerimiz var, o yüzden silahların da bırakılması lazım’ diyorlar. İnsan anlıyor bunu. Biz de anlamaya çalışıyoruz. İyi, güzel… Onların hassasiyetlerini anlayalım, ama Kürtlerin de güven sorunu var. Yüz yıldır soykırım uyguluyorsunuz, yapmadığınız kalmadı bu insanlara, etmediğiniz hakaret, yapmadığınız zulüm kalmadı. Bunu herkes biliyor. Şimdi Kürt’ü var eden, özgür irade kazandıran bir mücadele ortaya çıkmış, o da dağılsın diyorsunuz. PKK ortadan kalkarsa, silahlı gücü kalmazsa, özgürlük mücadelesini verecek gücü ortada kalmazsa o zaman bu halk ne yapacak? Peki bu toplum nasıl kendini savunacak, nasıl kendini koruyacak?”
*Hiçbir adım atmadan, hiçbir değişim yapmadan bunu istiyorlar. Mesela üç hafta geçti ama hala hiçbir pratik gelişme yoktur. Ne bir yasa çıktı, ne de farklı bir şey. Devlet Bahçeli’nin umut vaat eden güzel sözleri var. Katılıyoruz gerçekten. Devlet Bahçeli gibi birinden bunların çıkmış olmasını da oldukça anlamlı da buluyoruz. Fakat söz düzeyinde kalıyor. Hiçbirisi henüz uygulamaya geçmiş değil. Uygulama AKP’nin elinde ve hiçbir gelişme görmüyoruz. Tam tersine bu imkanları muhalefeti geriletmede, CHP’yi zayıflatmada, Cumhurbaşkanı alternatifini ortadan kaldırmada kullanmak istiyor. Bunun anlaşılmaz bir yanı yok ki… Ama bunun kabul edilirliği de yok. Kimse bunu demokratik bulamaz, doğru bulamaz.
* Halbuki, kongre kararlarının uygulanabilmesi Önder Apo’nun fiziki özgürlüğüne bağlıdır, diye net karar aldı kongremiz. Şimdi bu nasıl olacak, şu nasıl olacak diyorlar. Önder Apo’nun özgürlüğü olmadan bundan sonra hiçbir pratik adım olmaz. Bu özgürlük savaşçıları Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü için silahlandılar. Önder Apo dışında hiç kimse onların elinden silahı alamaz. Dolayısıyla arabayı atın önüne koyuyorlar. AKP yönetimi sadece ‘Türk toplumunun hassasiyetleri var, silahı bırakın’ diyor.
*Yani ‘teslim olun’ diyorlar. Evet, teslimiyetin de ötesinde. ‘Bitirin, yok olun’ diyorlar. ‘Buharlaşın, sizden bir eser kalmasın’ diyorlar. İyi de, Kürt toplumunun da hassasiyetleri var, Kürt toplumunun da güven sorunu var, varlık ve özgürlük sorunları var. Peki bunları kim gözetecek, nasıl gözetecek? Bunları hiç dikkate almıyorlar. Dolayısıyla mevcut birçok tartışma boş tartışmadır, anlamsızdır, demogojiden öteye geçmiyor. Öyle herhangi bir ciddiyeti falan yok. Onun dışında sorun önemlidir, zorlukları var. O yüzden de acele etmek istemiyoruz. Ufak tefek yaklaşımlar oluyorsa da anlamlı buluyoruz. Devlet Bahçeli’nin sözlerini de, yine çeşitli partilerden gelen destek açıklamalarını da uygulamaya geçerse olumlu olur diye değerlendirdik. Bu açıdan çok olumsuz yaklaşmak istemiyoruz ama mevcut yaklaşımlarla Kürt sorununun özgürlük temelinde, Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde çözümü de öyle mümkün olmaz.”
Şu ana kadar süreci anlamlı kılacak hiçbir yasal adım atmış değiller. Hiçbir yasal güvence oluşturulmuş değiller. Bazı söylemler dışında, sadece Önder Apo’nun tek taraflı attığı adımlar var. Önemli bir noktaya geldi. Halihazırda iktidar tarafından bu sürecin güvenliğini dahi sağlayacak küçük bir yasal düzenleme bile yok. Hala mevcut yasalar çerçevesinde, inkar ve imha temelinde süreci yürütmeye çalışıyorlar. Fakat tek süreç tek taraflı adımlarla ya da sadece iyi niyet açıklamalarıyla yürümez. Karşılıklı adımların olması lazım. Ancak güven tesisi de o zaman olabilir.”
/Mezopotamya Ajansı/







