Ben, doğanın tam içinden yükselen bir enerji dalgası; her canlının içinde titreşen bir sinyal ve herk kulakta yankılanan basıncım . Yağmurun toprağa ilk değdiği yerde, kuşun her kanat çırpışında, ağaç yapraklarının hışırtısında ve suyun akışındayım.
İşaretlerin ve mimiklerin yetmediği bir zamandan geliyorum ben; susturulmuş her insanın konuşmaya başladığı o tarihi andan.
Ben, suskun kelimelerin ve dile getirilemeyen acıların taşıyıcısıyım. Rüzgârın esintisinde bir nefes gibi var olur, yitik anıların içinde gizlenen bir titreşim olarak sürerim.
Görünmezim; suskunlukta yankılanırım. İnsan ruhunun en derin ve en karanlık köşelerinde yaşarım. Ben, duyulmayanın titreşimiyim; sadece söylenenin değil, söylenmeyenlerin de sesiyim.
Ben sesim… Hayatın sesi, insanın sesi, varolmanın sesi…
Bazen bir kadının sesiyim; özgürlüğü çağıran. Bazen bir çocuğun sesiyim; geleceğe ve umuda doğru açılan.
Tarihim eskidir; toprak, hava, su ve ateş kadar eskidir. Efsaneler ve bilgiler nesiller boyunca benimle taşınmış, kulaktan kulağa, dilden dile aktarılmıştır.
İnsan sesi önce ölçtü, sonra anlamaya çalıştı. Galileo ve Newton titreşimi çözdü. Ama ben, yalnızca bir titreşim değilim; niyetin, duygunun, sevdanın ve saklı hakikatin ifadesiyim.
Ben sadece bir ses değilim; hatırlamanın kendisiyim. Bir halkın hafızasında dolaşırım.
Bazen Şivan Perwer’in Halepçe stranında bir çığlık olur, adı konmamış acının içinden yükselen bir isyana dönüşürüm.
Bazen Ahmed Arif’in dizelerinde bir fısıltı olurum: “Kızlarım, oğullarım var gelecekte, herbiri vazgeçilmez birer cihan parçası.”
Umut olur, geleceğe dokunurum…
Bazen de Şêro Hindê’nin sözlerinde, Şervano’da direnişe ve özgürlüğe yürüyen bir haykırış olurum.
Sessizliğin içinde büyüyen bir çığlığım.
Bastırılmış öfkeyi, yasaklı kelimeleri ve yarım bırakılmış hayatları taşırım.
Ben, bu coğrafyada yaşayan diğer halkları ve inançları yok sayan tekçi seslerden değilim.
Dünyayı Türklük sözleşmesine göre okuyan ve buna göre anlatan seslerden değilim.
Kötülüğü çoğaltan çatlak seslerden, teslimiyeti kutsayan yorgun seslerden değilim.
Güç de, mevki de, para da eğilenlere verilir.
Ben, eğildiği yere göre biçim alan sesten değilim.
Yüreğinden konuşan sesim.
Ben,
bazen duvarlara çarpan bir yankı, bazen dağlarda özgürce yükselen bir özlem olurum. Sessiz bırakılan dillerin, yitip giden kültürlerin ve inançların yanında dururum.
Baskılar altında ezilen halkların ve haksızlıklara karşı direnenlerin sarsılmaz, inatçı sesiyim.
En çok da açlıkla terbiye edilmek istenen yoksulların sesiyim.
Değerlerin basitleştirildiği, sistem eliyle silindiği bu çağda; dürüstlüğün, sevginin, vefanın,
onurun ve direnen vicdanın sesiyim.
Bu yüzden sesim, yalnızca bir ilke değil, bir hayattır.
Ben, zindanlarda tutulan, özgürlüğü bekleyen tutsakların ve yurdundan koparılan sürgünlerin sesiyim.
Ben, Amed’de zindanda çoğalan bir titreşim, Mahabad’da yarım kalan düşlerim
Hewlêr’de kök salan ısrarım, Kobanê’de küllerden doğan umudum.
Bu yüzden Şakiro’nun her stranında destanlaşan bir sese dönüşürüm.
Mihemed Şêxo’nun “Ay lê gulê, gulê min”inde bir özlem,
Hasan Zîrek’in “Kurdistan ey niştiman”ında her parçada çoğalan bir yankı olurum.
Çünkü ben,
bir coğrafyaya sığmayan bir sesim; her yıkımda yeniden kurulur, başka bir bedende doğar,
yolumu bulurum.
Ben sesim…
Hayatın sesi, insanın sesi, varolmanın ve kavganın sesi…











