Ben, insanı güzelleştiren o derin duygunun adıyım. Bir yüze konan tebessüm değil; hissetmenin en sade, en çıplak hâliyim.
İçindeki karanlıkları geri çeken, umutla döşenmiş bir yolum.
İnsanın en kadim direnişiyim; hayata karşı sessizce kaldırdığı başı, içten içe atılan bir zafer çığlığıyım.
Karanlığı geri iten küçük bir devrimim; sessiz ama kalıcı.
Victor Hugo der ki:
“Gülmek, yakmayan bir güneştir; içini ısıtan, sessizce doğan, varlığıyla teselli eden sabah ışığıdır.”
Ben işte o ışığım; göz alan değil, karanlıkta yolunu aydınlatan…
Gülmeyim, gülenim.
Yazıları mikroskopla okuyup her sözcükte suç arayan, mutluluğu bile üç nüsha dilekçeye bağlayan falanca dairenin filanca görevlileri;
Aman ha, yanlış anlamayın. Yazılarımda kimsenin gölgesini taşımam, hiç kimseye gizli mesaj vermem.
Sadece hayatı hafifletenlerin, içindeki ağırlığı sessizce yere bırakanların sesiyim.
Bazen yüze yayılan bir huzur, bazen yanağa düşen bir gamze, bazen ortamı çınlatan bir kahkaha; ama her hâlükârda insanı insana hatırlatanım.
Öyle biraz espri yaptım diye beni hafife almayın sakın.
Nasıl oluştuğumu inceleyen bir bilim dalı bile var: Gelotoloji.
Yani şakaya gelmem; laboratuvarda test edilmiş, onaylanmış, doktora konusu olmuşum.
Ama bütün bunların ötesinde, ben basit bir tepki değilim.
Mücadeleyle, yorgunlukla, bazen de kırgınlıkla dolu günlerin içinde bir sığınak; içten bir nefes, ruhu toparlayan ince bir hatırlatmayım.
İşte tam da bu yüzden gülmek küçümsenecek bir şey değildir.
Çünkü beyin mutluluğu, gülüş kaslarının küçücük bir hareketinde bile hisseder.
Yüzüne yerleşen o küçük tebessümle, en zor anda bile seni düşmekten alıkoyarım.
Değerlerin çöktüğü, bireyciliğin rekorlar kırdığı, yalnızlığın sokaklarda gezdiği bu dünyada; sanal hayatların arasında kayboluruz.
Mutluluğun bir “durum”a, gülmenin bir “emoji”ye indirgendiği bir çağdayız.
Ahmed Arif’in dediği gibi, bazen otuz iki dişle gülmek bile bir özlemdir.
Barışa, bayrama, kaygısız bir geceye…
Ben o özlemin içinden gelirim.
Ben, senin sevilen, hatırlanan, özlenen yanınım. Gülümseyen yüzünün ardındaki direnişim.
En çok da yaşama tutunma biçiminim.
Sadece mutluluğun yankısı değilim; kimi zaman içinde hiç sönmeyecek gibi duran yangının, yaşadığın derin acının üstüne çektiğin ince bir örtüyüm.
Hangisi olursa olsun, hayatta kalmanın en nazik yoluyum.
Ben; utangaç yüzlerde mahcup, muzip yüzlerde hafif bir parıltı, hüzünlü yüreklerdeyse ince bir acı olurum.
Ben, utanmayı bırakmış arsızca gülenlerden değilim.
Samimiyetsiz kalplerin pişkin sırıtışlarında bana rastlanmaz.
Ben, yüreğinin sıcaklığı yüzüne yansıyanların içindeyim.
Gülmeyim, hayatın neşesiyim.
Gülmeyi bilen değil, gülmenin kendisiyim.
Belki de bu yüzden Hans-Christian Oeser der ki:
“Kim ki tüm ruhuyla gülerse, onun vicdanında leke yoktur.”
Bu yüzden gülüşüm hem özgürlüktür hem temizlik.
Bazen affetmektir; geçmişi, kendini, olanı ve olmayanı…
Ben o bırakışın zarafetiyim.
Bazen en insanca hâl, hayata karşı gülümseyerek bırakmaktır.
Arnold Glashow’un dediği gibi:
“Gülme, yan etkisi olmayan yatıştırıcı bir ilaçtır.”
İçindeki fırtınaları dindiren o görünmeyen ilacım: reçetesizim, dozum bol, yan etkim yok.
Ama her ilaç gibi, gülüşün de bir şartı vardır: samimiyet.
Zoraki gülüş, ortama sıkılmış limon gibidir; yüz buruşturur.
Gerçek gülüş kıtlama şeker gibidir; damağı değiştirir.
İçiniz mi daraldı? Gülün.
Çünkü ruhu hafifleten, kalbi rahatlatan o derin nefesim.
Stresi çözer, iç fırtınayı dindirir; bedene sükûnet verir, ağrıyı bile hafifletirim.
Her şeyin satın alınabildiği; dostlukların ve ilişkilerin statü ve paraya göre şekil aldığı, paranın bile kendi satın alma gücüne şaşırdığı bu zamanda ben hâlâ bedavayım.
Yeni yıla cepler boş girsek bile, gülüşlerimiz eksilmez; umut hâlâ elimizdedir.
Yıl değişir, gülüş kalır.
Ben çoğaltırım; iyileştirir, yaşatırım.
Ben gülmeyim.
kenanazizoglu@yahoo.de











