Davetsiz bir duyguyum ben.
Kimi zaman bir sözün gölgesinden çıkar gelirim, kimi zaman bir ezginin tınısından yükselirim.
Bazen suskun bir bakışın karanlık kıyısında seni ele geçirir;
Usulca gelir, kalbine yerleşirim…
Ne bütünüyle ışık ne de tam karanlık…
Ben, ikisinin arasında kalmış o ince çizgide sessizce beklerim.
Adım çoğu zaman fısıltıya karışır ama herkes tanır sesimi.
Robin Sharma şöyle der:
“Her insanın aynalara göstermediği bir yüzü ve kimseye söylemediği bir hüznü vardır.”
Evet… Ben hüzünüm, kimseye söyleyemediğiniz.
Her zaman bahanesi olan bir duyguyum. Çünkü hiçbir şey sebepsiz kırılmaz içimizde.
Sustuklarımız, yutkunduklarımız, unuttuk sandıklarımız ve bir kenarda gizlice taşıdıklarımız…
İşte ben bütün bunların arasından süzülürüm.
Sadece bir an değilim; içinden geçildiğinde bile bitmeyen bir sezgiyim.
Bedenlerin yakınlığı bile susturamaz beni.
Ben, iç içe geçmiş ama birbirine değmemiş bütün boşlukların iziyim.
Hafızanın kuytularında gezinirim. Kelimelerin ulaşamadığı yerlerde, suskunluğun beni taşıdığı menzillerdeyim. Bir bakışta bile kendimi hissettiririm:
Gözbebeklerinden kaçan bir sessizlik, bir tebessümün ucunda unutulmuş sitemim.
Hüzünüm; suskunluğa gömülmüş bir ağırlığım.
İnsan kalbi, içinden geçeni dile dökemediğinde çıkar gelirim.
Bazen göz çukurlarında birikir, bazen boğazın ortasında düğümlenirim.
En çok da uykusuz zamanlarda, gecenin derinliğinde ağırlaşır; yalnızlığın mekânlarına, kimsesizlerin diyarlarına sessizce gider gelirim.
Melankoliden fazlasıyım ben. Unutulan bir sesim.
Tamamlanmamış bir vedayım.
İçini kemiren eksiklik duygusunun ta kendisiyim.
Attila İlhan’ın dizelerinde kendi izimi bulurum:
“Elde var hüzün.
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan.
Birikip yeniden sıçramak için…”
Ben geri gelmem. Ama geri dönüp bakmanı sağlarım.
Değiştiremezsin beni; ama içinden geçerek kendini değiştirebilirsin.
Benimle konuşulur, benimle barışılır. Adımı koyduğunda azalırım belki, ama bitersem eksilirsin.
Çünkü ben, seni sen yapan yaraların diliyim.
Ben çoğu zaman tanımadığın bir yanındım; konuşmamış ama içini oyan bir sessizliktim.
Sen susarken, aynaya her baktığında bakmadığın yerde biriktim.
Bazı yerler vardır, hüzün orada susmaz; toprağa siner. Bizim oralar gibi…
Acı kokar, keder kokar, hüzün kokar. Toprak susar ama unutmaz.
Ahmed Arif bu yüzden yazdı:
“Evlerinin önü hüzün.”
Ama hüzün yalnızca sokaklara değil, içimize de siner.
Benim gövdem kederden, yüzüm öfkeden, içimde ise hiçbir zaman tamamlanamayacak olmanın sessiz korkusu vardır.
Sevilmemek değil, tam hissedilmemek…Dokunulsa bile içe geçememek…
Ben bu duyguların gölgesiyim.
Keder, kaybın gölgesinde büyür.
Öfke, yüzü unutulmuş bir ihanetin hâlâ çınlayan sesidir.
Korku, en çok kalabalık içinde yalnız kaldığında dile gelir.
Ve ben, bu üç yaradan süzülmüş bir izim.
Ama beni anlamaya başlarsan, kendine de yaklaşmaya başlarsın.
Benimle yüzleşmek, kendini affetmenin ilk kapısıdır.
Sabahattin Ali bir cümleyle içini açar bu kapının:
“Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı.”
Çünkü kırılmak bir andır.
İyileşmek ise çoğu zaman bir ömür süren sessiz bir yürüyüş.
Ben, duygularını bastıranların değil, duygularını taşıyanların yanındayım.
Beni inkâr edenin değil, beni hissedenin içindeyim.
Kendine izin verdikçe konuşurum. Yaralarını kabullendikçe hafiflerim.
Acı geçmez ama anlamı değişir.
Benzer ruhlar, hüzünde birbirini bulur.
Çünkü hüzün yalnızlığın dili değil;
Kalpler arasında sessizce kurulan en derin bağdır.
Ben sadece gözyaşı değilim.
Bazı gülümsemelerin içindeki çatlağım.
Bazı sessizliklerin yankısıyım.
Bazı vedaların hiç söylenmemiş kelimesiyim.
Çünkü bazen içimizi karartan o derinlik, aslında bizde saklı kalan bir ışığın yeridir.
Rainer Maria Rilke der ki:
“Belki de tüm ejderhalarımız aslında içimizde saklanan prenseslerdir;
belki de tüm karanlık, yalnızca ışığın beklediği yerdir.”
Evet, ben o ışığa varmanın sessiz yoluyum.
Sessizlikle gelen, kalbin kırığına usulca dokunan o eski sızı.
Sessizce geçerim ama iz bırakırım.
Ben hüzünüm…











