Her yolculuk bir arayıştır.
Kimi zaman karşı yakaya geçmek istersin ve aslında o yaka karşıda değil, içindedir.
Peki, karşı taraf ne zaman uzak olur? Uzak olan da aslında topraklar değil, kalplerdir.
Ve insan, uzak olanı yakın kılmak için yol yapar, kelimeler arar, cümleler kurar, el uzatır.
İşte ben, o çabanın ta kendisiyim…
Düşle başladım.
Bir özlem çizdi ilk çizgimi.
Bir umut koydu ilk taşımı.
Bir yürek, öte yanda bekleyen başka bir yüreğe varmak istediğinde ben ortaya çıktım.
Yalnızca mimaride değil, niyette doğdum.
Zihinden kalbe, kalpten ellerin emeğine indim.
Adım değil, anlamım esas oldu.
Ne yalnızca nehir aşmak için ordayım ne de sadece mekânı bağlamak için.
Ben, tamamlanma ile örülen bir yolum.
Goethe’nin dediği gibi: “Köprüler yalnızca iki yakayı değil, insanları da birleştirir.”
Evet, ben köprüyüm…
Suskunluklar arasında konuşulmuş bir kelimeyim.
Ben bir dilin başka bir dile ses vermesiyim.
Bir renkten diğerine taşan, bir dilek gibi usulca akan bir selamım.
Zamanla farklı biçimler aldım.
Demiryoluna serilen ray oldum, karayolunda seyreden ve zamana yetişmeye çalışan araçlara geçit oldum.
Bir yaya köprüsünde iki insanın arasındaki suskunluğu taşıdım, bir su kemerinde sadece su değil, hayat da aktı içimden.
Asma oldum, kemer oldum, kablolarla göğe gerildim.
Ama her formumda aynı şeyi taşıdım: bir kavuşma, bir geçit, bir mana.
Albert Camus şöyle söyler: “Her şey geçer, ama bazı rotalar içimizde kalır.”
Ben, o zihin geçitlerinden biriyim.
Sevdayla yürüyen de var bende, pişmanlıkla art arda gelen de…
Kimi yıllar sonra, kimi sadece bir nefes uzaklıkta hatırlanacak bende.
Ben yalnızca diyarlara değil, zamanın içine de kök saldım.
Ticaret kervanları benimle yön buldu,
Fikirler de benimle sınırları aşıp, yeni dillere yelken açtı.
Beni katedenlerin çoğu bilginin yolcusuydu; azimle, merakla, kavuşma arzusuyla.
Hannah Arendt der ki: “Dünya, anlatılarla mana kazanır.”
Ben bir anlatının gövdesiyim.
Tuzla ezilen umutları, buğdayla ürken sevinçleri ben aktardım.
Tarih boyunca seslerim, mozaik taşlarının arasında hayat buldu.
Köprüyüm ben.
Sadece sevincin değil, acının da adı oldum.
Bazen barışı taşırken, bazen zulmü sükûnetle ördüm.
Kürtlerin belleğinde bazen diriliş, bazen acının bekçisi oldum.
Pira Belek’te, atılan kurşun Ağrı hareketinin ilk yankısı ve yaşanan acıların sesidir.
Pax köprüsüne düşen kıvılcımla yalnızca köprü yanmadı, bir halk gerçeğe uyandı.
Singeç Köprüsü’nün açılışını yapanlar, Seyid Rıza’yı asanlardı.
Seyid Rıza sadece yürümüyordu, yürürken taşıdığı bir halkın onuruydu.
O yüzden ben, bir halkın hâlâ sızlayan yanıyım.
Murathan Mungan şöyle der: “Bazen bir mekân, bir halkın hafızasında yara olur.”
İşte ben o yaranın gölgesiyim.
Ama ben yalnızca yarayı aktarmakla kalmam;
her zedelenmeden sonra yeniden doğarım.
Her kavuşma, her bakış, her terk etme hep dönüştürücü olur.
Çünkü her adımda, bir sonraki umut var içimde.
Victor Hugo’nun dediği gibi: “Köprü, bir sanat eseridir.”
Ama sadece mimaride değil, insanlıkta da.
Ben insanla insanı, doğayla insanı, geçmişle geleceği kucaklayan o suskun sanatım.
Ben, sadece mekânları değil, yürekleri de birleştiririm.
Aşk, bazen dile değil, yola ihtiyaç duyar.
Ben, söze değil adımlara yazılmış bir aşk taşırım.
Her adım bir sorudur; her durak, bir bakıştır.
Kimi sükûnetle algılar beni; kimi, uzun uzun düşünür.
Çünkü insan, bazen yalnızca yol almaz, kendine varır.
Kimi yürürken yüzleşir kendisiyle, kimi bir adımda fark eder neyi taşıdığını.
John Berger’in dediği gibi, “Yolculuk, bakışımızı değiştirir.”
Ben, o değişimin sessiz mimarıyım.
Kimi yolculuklar, yalnızlık ile başlar; ama yalnız kalmaz.
Ben, yalnızca ayrılıklardan yorulanlar için değil; kavuşmayı bilmeyenler için de varım.
Bir bakışla başlarım, bir adımla tamamlanırım.
Ben, sadece geçilen değil, geçeni ve geçişi dönüştürenim.
Her adımda biraz daha mana kazanırım.
Bazen iki yaka arasında değil, iki insanın sustuğu yerde başlarım.
Ben, dile gelmemiş bir özrün, yazılmamış bir mesajın ilk hecesiyim.
Suskunlukla kurulmuş bir anlamın kenarında doğarım. Ben, bir dilin başka bir dile usulca eğildiği köprüyüm; kelimeler bende su gibi akar birbirine.
Ve bazen, bir halkın sesi; bazen sadece iki elin arasında kurulmuş sessiz bir bağım.
Köprüyüm ben.
Yıkıldım.
Yakıldım.
Ama her defasında yeniden var oldum.
Çünkü ben, bağ kurmak isteyen her niyetin içinde yeniden yükselirim.
Yıkılıp yeniden kurulduğum her seferinde, beni taşıyan yalnızca taşlar değil, insanlardı.
Adımı koymasa da her insanın içinde bir köprü vardır; bazen o uzlaşıdır, bazen o sükûnetten doğar, bazen bir bakıştan, bazen sadece affetmekten.
Çünkü her geçit bir hatıradır. Adı anılmasa da iz bırakır.
Ben unutulan değil, sende kalanım.
İçinden geçtiğin ama hep seninle kalan sızıyım.
Köprüyüm ben…











