Kimi zaman bir çizgi gibi beliririm. Sınırda, kıyıda, arada dururum. Varlığım seninle başlar ama senden bağımsız bir yere uzanır. Ne tam karanlıktayım ne de bütünüyle aydınlıkta. Aydınlıkla karanlığın kesiştiği yerdeyim.
Işık varsa ben de varım. Ama ben ışığın kendisi değilim; silüeti sayılsam da tam olarak o da değilim çünkü geride kalanı, ötelenen, ışıktan kaçırılan ve saklananı taşırım.
Yüzünü nereye çevirirsen ben de yön değiştiririm. Ama benden kurtulamazsın. Ne kadar uzağa gidersen git, hep senin bir adım gerindeyim.
Fadıl Öztürk’ün dediği gibi: “Şüphe daha doğmamıştı, tende acı bir ağaç için gölgesi neyse oyduk. Bir gölge için ağaç nerede duruyorsa, oradaydık.”
Evet, ben gölgeyim…
Seninle doğdum, seninle yürürüm. Bastırdığın düşünce, unutmak istediğin anı, sakladığın duyguyum. Sen sustukça daha da derinleşir, koyu bir hal alırım… Ve bazen bir çocuğun korkusunda, bir yetişkinin öfkesinde, bir toplumun suskunluğunda ortaya çıkarım.
Ben senin aynanım; görünüş ile hakikat arasındaki boşluğun, bastırdığın ne varsa sana geri veren gölgeyim…
Gölgeyim ben ve insanın kendinden kaçışı yok, benden kurtuluşu yoktur.
Tarihim ilk mitlerde başladı. Kahramanların yazgısında belirdim. Bazen uğursuz, bazen koruyucu sayıldım. Çünkü gölge yalnızca ışığın değil, inancın da peşine düşer.
Din bana “nefis” dedi, edebiyat “arayış”.
Toplumlar benimle yüzleşmedikçe ya efsaneleştirir ya da unutur. Ama ben unutmam.
Edebiyatta, kendini arayan her kahramanın yoluna çıkarım. Hikâyenin kırıldığı yerde belirir, bastırılmış bir arzu, unutulmuş bir söz, yarım kalmış bir itiraf olurum.
Resimde formum yoktur ama varlığım sezilir; sinemada bir köşeden bakarım, tiyatroda bir çatışmada beliririm.
Carl Jung’un dediği gibi: “Kendi gölgesini tanımayan, onu başkasında bir düşman olarak görür.”
Gölge sabah uzun, öğle vakti kısadır — tıpkı senin de zamanla değişen yüzün gibi.
Hayatta her şey, fizikte olduğu gibi, yönüne ve duruşuna bağlıdır: sadece bedenin değil, vicdanın, onurun, dürüstlüğün ve iyiliğin de.
Onurluysan gölgen sana eşlik eder, yoluna ışık tutar; yoksa seni kovalar, üstüne çöker.
Dürüstsen saklanmam, seninle yürürüm; yalan söylersen büyür, seni sararım.
Vicdanını susturursan sessizliğe gömülürüm; iyiliği terk edersen karanlık çoğalır, ışığın küçülür.
Çünkü karakter, tıpkı benim gibi, senden bağımsız değil ama senden büyük bir hakikati taşır:
Ne yaptıysan, kimden sakladıysan, en iyi gölgen bilir.
Işığın yönü ve senin duruşun, birlikte gölgeni şekillendirir; kaçış yoktur, saklanış boşunadır.
Bir kişi ya da toplum hakikate yüzünü dönerse yolu aydınlanır. Ama gerçeği inkâr ederek yaşarsa, görünmeyenlerinin baskısı altında kalır.
Son zamanlarda her an karşılaştığımız “Türklük Sözleşmesi” bunun bir örneğidir.
Parlatılmış, ama çizikleri gizlenmiş bir aynadır bu sözleşme. Ona bakan toplum kendini kusursuz görür. Oysa aynanın arkası yok edilmiş halkların gölgesiyle doludur. Her ulus, bastırdığı gerçeği, işlediği suçları kendi gölgesinde taşır. Yüzleşmeyen toplum, kendi ışığını kaybeder, karanlığa gömülür.
Ben toplumun bastırdığı tarihim; unutulan diller, yok sayılan halklar, susturulan hatıralarım. Kenara atılsam da geri dönerim. Yüzleşmeden geçilemeyenim.
Çağlar boyunca insanla yürüdüm. Bugünün dijital çağında da varım. Profil fotoğraflarının ardında, silinen cümlelerde, görülmeyen mesajlarda, yazılmayan yorumlarda yaşarım. Her şeyin görünür olduğu bu çağda, ben görünmeyerek büyürüm.
Dijital gölgeler artık bastırdığın yanını değil, kurduğun sahte benliği taşır.
Ekran ışığında çoğalan yüzler, kendi iç ışığını kaybeder. Göründükçe eksilirsin; paylaştıkça silinirsin. Peki, kim gerçek: sen mi, yoksa gölgen mi?
Geçmişin izindeyim. Nostaljinin, pişmanlığın, kaybolmuş seslerin ve unutulmuş görüntülerin arasından yürürüm. Sen geleceğe bakarken ben arkandan gelirim.
Karanlıkla barışmadan aydınlığa varamazsın. Kaçsan da iz bırakırım. Çünkü ben yalnızca arkandan gelmem; aynı zamanda içindeyim.
Ben insanın içindeki çatışmanın sesiyim. Bastırılmış öfkenin, gizlenen arzunun, dile gelmeyen pişmanlığın biçimiyim. İnsan kötülüğü hep dışarıda arar; kendi karanlığıyla yüzleşmekten korkar. O yüzden beni inkâr eder. Ama ben hep buradayım.
Platon’un Mağara alegorisindeki gibi: ‘’Eğer sadece gölgeleri izler ve onları gerçek sanırsak, hakikate asla ulaşamayız. Her toplumun bir karanlığı vardır; uygarlıklar da tıpkı insanlar gibi bastırdıklarını gölgelerinde taşır.’’
Toplumsal bellekte de varım. Bazen sansürle gizlenirim, bazen kalabalıkların sessizliğinde büyürüm. Ben; resmî tarihin yazmadığı, haberlerin göstermediği, arşivlerin unutmak istediğiyim.
Şairin yazamadığı mısrada, tiyatrocunun söyleyemediği replikte beliririm. Eksik olan yerde doğarım. Beni görmek için göze değil, sezgiye ihtiyaç vardır. Çünkü ben görüntü değilim; anlamım.
Diyojen’in dediği gibi: “Gölge etme, başka ihsan istemem.”
Bazen tek isteğim budur: Üzerime basma, beni örtme, yok sayma.
Ben senin düşmanın değilim.
Seninle yürürüm. İçindeki saklıyı taşırım. Işığın sınırında sessizce beklerim.
Unutma: İçimizdeki karanlık, ışığa duyulan en derin özlemi taşır. Ben, o özlemde belirenim.
Ben karanlık değilim ama aydınlığa giden yol da benden geçer.
Ben gölgeyim,
Senin ikizin…











