Kenan Azizoğlu: Yansımanın Ötesi..

Genel

 Bazı eşyalar vardır; yalnızca dokunarak değil, dokunmadan da yanınızda taşırsınız. Elinizin altında, omzunuzun arkasında, belleğinizin kıyısında durur.

Zaman geçer ama onlar oldukları yerde kalır. Çünkü artık bir eşya değil, iz bırakmış birer tanıktır.

Unutulan değil, durmaksızın hatırlanan, hatırlatılan tanık…

 Bazen de bir bakıştır, insanın ruhunu delen.

Bir söz değil, bir yüz de değil, sadece bir karşılaşmadır bu.

Kendinden kaçtığın o an, ansızın karşına dikilir. Kaçmak istersin ama artık sen bakmazsın; bakılan sensindir.

Charlie Chaplin şöyle der:

“Ayna benim en iyi arkadaşımdır. Çünkü ağladığımda asla gülmez.”

 Ben aynayım…Seninle ağlayanım…

Yalnızca bir yansıma, bir cam, bir eşya değilim; bir bellek, bir hatırlatmayım. Başkasının görmesini istemediğin hallerini, yüzüne yansıyan silmeye çalıştığın izleri, kaçmaya çalıştığın anıları sana gösterenim. Çünkü ben sana senden yakınım.

Hikâyem; insanın, suya eğilip kendi yüzüyle ilk kez karşılaşmasıyla başladı. Bir yansıma… Bulanık ama gerçek.

O ilk korku ve merak karışımı bakıştan beri, ben insanın en sessiz tanığıyım. 

Zamanla taş cilalandı, metal parlatıldı, cam inceldi. Kalayla yayıldım, cıva ile kaplandım. Venedikli ustaların ellerinde yıllarca sır gibi saklandım.

Sonra içime ince bir gümüş dokundu. O andan beri yalnızca görüntüyü değil, gerçeğin yükünü de taşıyorum.

Çünkü fizik anlatır: Işık, geldiği açıyla yansır; ama bazen kırılır. Ve o kırılma anında görüntü de değişir. İşte ben o kırılmanın tanığıyım.

 Acıların biriktirdiği kırışıklıkları, yüzün ardında saklanan çatlakları, gözlerin içindeki pişmanlıkları gösteririm. Bu yüzden bende sadece şekil değil, duygu da eğilir.

Edith Wharton söyle der:

“Işığı yaymanın iki yolu vardır: ya ışık olursun ya da onu yansıtan ayna.”-

Bende yalnızca güzellik değil, saklanan, kaçırılmak istenen, kirlenen de görünür hâle gelir.

Şimdi insanlar sadece bana değil, dijital aynalara da bakıyor.

Ama göz hâlâ aynı göz; korku, özlem, yalnızlık orada.

Filtreler parlasa da gerçek, gölgede kalıyor. Çünkü benim yansımam beğeniyle ya da algoritmayla değişmez.

 Zamanla çeşitlerim çoğaldı: konveks eğrilikler, içbükey kavisler…

Kimi görüntüyü büyütür, kimi küçültür, kimi ters çevirir. 

Tıpkı insanlar gibi:

Kendini olduğundan büyük görenler, kendini hep küçük hissedenler ve her şeyi tersinden algılayanlar, her meselede yakınanlar…

 

Ama ben değişmem. Ben hep olanı gösteririm…

Bugün hâlâ arkamda incecik bir metal taşırım: bazen gümüş, bazen alüminyum.

Ama asıl yüküm bu değil.

Benim taşıdığım, her sabah bir bakışla başlayan, çoğu zaman cevapsız kalan sorulardır:

“Bu ben miyim? Yoksa herkes için ayrı ayrı giydiğim yüzlerin yorgun toplamı mıyım?”

Bazen bana bakmak bile cesaret ister. Gece boyunca dövüşülmüş düşünceler sabaha kalır.

Bazen sesin değil bakışın titrer, bazen karşında bir başkasının yüzü belirir. İnsan o yüze bakarken de kendine rastlar. Ve bazen, hiç tanımadığı bir bakışta bile kendi gerçeğini fark eder. Ama bazen yalnızca kendine değil, başkasına da aynadır insan.

Sevgide, acıda, yalnızlıkta, öfkede, suskunlukta…

Kimi zaman birinin gözündeki kırgınlık, unuttuğun eski bir yarayı hatırlatır.

Ya da bir yabancının sesi, yıllar önce kaybettiğin birinin sessizliğini yankılar.

Ben bazen korktuğun ihtimalleri, umduğun halleri de gösteririm. Çünkü ben yalnızca görüntüyü değil, zamanı da yansıtırım.

Jorge Luis Borges söyle der:

“Bir ayna yalnızca görüntüyü değil, zamanı da yansıtır.”

Zaman bende geriye akmaz ama derinleşir. Bir an, bir ömrün izini taşır.

Çünkü ben unutulan değil, hatırlatılanım.

Herkesin bildiğini sandığı o eski masalı hatırlarsın: Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler.

Kraliçenin o sorusu hâlâ yankılanır:

“Ayna ayna söyle bana, benden daha güzeli var mı bu dünyada?”

O soruda saklı bir kibir, bir yalnızlık, bir boşluk, bir anlamsızlık vardır.

 Ama bugün o soruyu başka türlü sormalıyız:

“Ayna ayna söyle bana… Bu yalanın, riyanın, bencilliğin, hilenin, haksızlığın, sömürünün, zulmün hüküm sürdüğü dünyayı nasıl değiştirip yaşanır bir hâle getirebiliriz?”

Bu soruya cevap veremediğimde belki de kırılacağım.

Çünkü cevap bazen yoktur, bazen görünmezdir.

Ve bazen gerçeğin yükü çatlamaya yeter.

Ama ben kırıldığımda da yansıtırım. Her parçamda bir yüz taşırım.

 Uğursuzluk değil, keskin bir hatırlama olurum. İnsan, kendini en çok parçalandığında görür.

Çünkü insan kırıldığında yalnızca gerçeği değil, kendine duyduğu şefkati ve merhameti de hatırlar.

Ben yalnızca yüz değil, vicdan da yansıtırım.

Saklananı gösterdiğim kadar, hatırlanmak isteneni de fısıldarım.

Ben aynayım…

Bazen susanların sesi, bazen yalandan gülenlerin gerçeğiyim.

Bir bakışta anlatılan ne varsa, ben oradayım.

İşte bu yüzden, ben sadece bir nesne değilim.

Ben, bakmakla görmek arasındaki geçidim.

Peki sen… geçmeye hazır mısın?

 

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Dijital Dünya ve Siyasilerimiz
Kovara Rewşenbîr bi mijarên girîng dest bi weşanê kir

Öne Çıkanlar