İnsanın sosyal bir varlık olarak farklı kişi ve çevrelerle kontak kurması, insani değerler ekseninde ilişkiler kurması, uzun ya da kısa, çok ya da az kalıcı veya geçici konuşmalar yapması, bunun keyfine varması, bundan insan ve yaşama dair anlamlar çıkarması önemlidir. Bu her şeyden önce bir hayat zenginliğidir.
Ne de olsa bu dünyaya yalnız gelsek ve bu dünyadan yalnız gitsek de insanın varoluş amaçlarından biri de hayatını başka insanlarla paylaşmak, başka hayatları dokunmaktır. Bu bütün insanlar için geçerlidir fakat çoğu insan bunun fark edememektedir. Bunun için de elbette birçok şeyin yanında farkındalık bilinci de gerekmektedir.
Uzun süredir Hamburg’ta yaşayan ve taksi şoförlüğü yapan, oradaki insanların hayatına dokunan, oradan edindiği izlenimleri yazan İlhami Akter’in kaleme aldığı Hayatın Yazdığı Yolculuklar kitabı bu anlamda önemlidir.
Akter’in yaşadıklarından yola çıkarak yazdıkları insanda başrolünü Robert De Niro’nun oynadığı birçok ülkede gişe rekorları kıran, ünlü ‘Taxi Driver’ filmini çağrıştırıyor. 70’li yılların bu popüler filmi,Vietnam Savaşı’ndan döndükten sonra taksi şoförlüğü yapan bir askerin hikayesini anlatıyor. Travis (Bickle) adındaki savaş yorgunu bu eski asker, New York gibi birçok ülkeden ve farklı kültürden insanın bir arada yaşadığı, baş döndüren bir yaşam akışına sahip bu dünya kentinde taksi şoförlüğü yapmaya karar verir.
Günler geceler boyu işsiz ve huzursuz bir şekilde dolaştığı New York’ta taksi şoförlüğü yaparak hem bir iş sahibi olmayı hem de yalnızlığını bir nebze bile olsa kırmayı amaçlayan Travis, yalnız bir insandır ve ayrıca savaş sendromu yaşamaktadır. Bunalımdadır, kırılgan bir yalnızlığı vardır ve taksiye çıkmadığı zamanlarda bir başına kalmakta, içine kapanmaktadır. Taksi dışında sosyal bir hayatı, konuşacağı, paylaşacağı kimse yoktur. Taksi onun hem işi ama aynı zamanda sosyal hayatıdır…
Travis, taksi şoförlüğü yapar ancak savaşın etkisi nedeniyle kapandığı içinden bir türlü de çıkamaz. Aksine şahit oldukları, yaşadıkları nedeniyle bunalımları daha da derinleşir. Kendini dünyaya kapatmıştır ve giderek kendini toplumun bir parçası olarak da görmez. Öfkeli ve tepkilidir. Özellikle de yöneticilere karşı ve onlardan intikam almayı düşünmektedir.
Savaş mağduru Travis taksi şoförlüğü yapmasına rağmen yaşadığı toplumla bir bağ kuramaz, ondan uzak kalır; toplum onun için bir yabancı olarak kalır…
Akter’in hikayesi ise bu anlamda farklıdır. Evet Akter de savaş mağdurudur. O da Vietnamdan çok uzaktaki bir ülkeden; Kürdistan’dan gelmiştir. O da orada yaşanan savaştan, zulümden, baskıdan, zindandan çıkıp Hamburg’a gelmiştir. Karakoçan’dan Hamburg’a gelen Akter, işsizliğine ve yalnızlığına bir çare bulmak için Almanya’nın multi-kültürel bu kentinde taksi şoförlüğü yapmaya karar vermiştir.
Akter ama Travis gibi içine kapanık değildir. Aksine insan canlısıdır, sosyal, girişken, konuşkandır. Etrafında olan biten her şeyin de farkındadır. Akter hayata uzaktan bakmak yerine doğrudan katılmaktadır.
Sohbet etmekte, konuşmakta, konuşturmaktadır. Kısa mesafeli aldığı bir yolcunun bile hayatına dokunmaktadır. Bunları yazmak, bir kitapta toplamak gibi de anlamlı bir çaba sergilemiştir. Ve başarılı da olmuştur.
İlhami Akter hem günlerin monotonluk içinde geçmesine izin vermemiş, hem günlerini dolu dolu geçirmiş hem de yaşadıklarını titizlikle kayda geçirmiştir. Bu anlamda kitaptada fark edeceğiniz gibi tanıklıklarına dair çok şey yazmak, kitabına çok şey sığdırmak istemiştir.
Akter belki de, mutlu bir hayatın ‘iyi ilişkilerden’ geçtiğini iç sezgisel olarak fark etmiştir. Dolayısıyla bu bilinçle hareket etmiş ve üretmiştir…
Akter’in kaleme aldığı Hayatın Yazdığı Yolculuklar kitabı yakında yayınlandı. Kitabın Türkçesi Almanya’da ve Türkiye’de eş zamanlı olarak yayınlandı. Almancası da 17 Eylül’de Hamburg’ta düzenlenecek bir etkinlikle okurlarıyla buluşacak. Ayrıca Almanya’nın çeşitli kentlerinde kitapla ilgili okuma akşamları, imza etkinlikleri yapılacak.

Nûpel olarak yazar İlhami Akter ile hayatı, kitabı ve yazın dünyası üzerine konuştuk…
Öncelikle İlhami Akter kimdir? Bize kısaca kendinizden söz edecek olursanız neler söylemek isterdiniz?
Öncelikle siz Nûpel çalışanlarına, basın emekçilerine bana bu fırsatı sunduğunuz için teşekkür ederim.
Ben 1972 senesinde Karakoçan’ın Zelxidêr köyünde doğdum. İlkokulu köyümde bitirdim. 1990 senesinde Almanya’ya mülteci olarak geldim. Almanya’da yeni yeni yaşamla tanışırken o dönem yaptığım iltica talebim reddedildi. Yaklaşık iki sene kaçak kaldıktan sonra çeşitli sivil toplum kuruluşları ve insan hakları savunucularının katkılarıyla ikinci kez yaptığım iltica talebim bu kez kabul edildi. İltica kabul olunca bundan sonraki yaşamımda farklı sivil toplum örgütleri içerisinde politik, kültürel çalışmalarda bulundum. 2009 senesinde Alman vatandaşı oldum ve böylece 20 yıl aradan sonra doğduğum, hasret duyduğum toprakları tekrar görebilme imkanına kavuştum. 2018 senesinin yazında yaşlı annemi ziyarette giderken, “Sosyal Medya” paylaşımlarından dolayı tutuklandım.
Elazığ kapalı cezaevinde bir ay kaldıktan sonra tahliye edildim. Almanya’ya döndükten sonra kendimi tümden kültürel, edebi çalışmalara verdim. Ve ilk işim, ‘’Erdoğan’ın hakimlerinden kaçış” adlı otobiyografi kitabını hem Almanca hem de Türkçe yazmak oldu. Ardından da yaklaşık 23 senden beridir yaptığım taksi şoförlüğü işinde kaleme aldığım, ‘Taksi Hikayelerini’ yani, “Hayatın Yazdığı Yolculuklar” kitabını yazdım.
Söyleşimize temel teşkil eden Hayatın Yazdığı Yolculuklar kitabını ne zaman ve hangi yayınevi tarafından yayınlandı?
Bu kitap normal A.5 formatında okuyucunun rahat okuyabileceği bir tasarımla hazırlandı. Ayrıca birinci baskısı 216 sayfadan oluşmak üzere Nisan ayında Almanya/ Freiburg’ta Zer Yayınları tarafından, ikinci baskısı ise J.J Yayınları tarafından Haziran ayında Diyarbakır’da yayınlanmıştır. Kitap toplamında 66 hikayeden oluşuyor. Almancası ise ‘Kunst und Galerie‘ Yayınevi tarafından basıldı ve 17. Eylül’de, Hamburg’ta bir resepsiyonla edebiyat dünyasına tanıtılacaktır.
Sizi böyle bir kitabı yazmaya teşvik eden nelerdi? Bu fikir nasıl oluştu?
Elbette yaşadıklarım. Hiç beklemediğin insanlardan aldığım, hiç beklemediğin bir yaşam performansını veren bir kitaptır. En önemlisi ise, yolcunun biri biner, biri iner, geriye ise sadece anlattıkları hikayeleri kalır. Buradan hareketle takside yaşadıklarım bende böylesi bir eseri yazma fikrini oluşturdu.
Bu kitabım özgün, sansürsüz ve yalın bir dille yazılan bir eserdir. Yine insanların büyük bir çabayla oraya buraya koşuşturmalarını, yaşam mücadelesinin içindeki akışını, fotoğrafını, görselini yazıya dökmektir. Örneğin kiminin bir an önce işine, otobüsüne ya da trenine yetişmek için can havliyle verdiği bir mücadele, kiminin kendine bir an önce uyuşturucu bulmak için sarf ettiği amansız çaba gibi örnekler var. Bu yaşam akışının içinde bir taksici olarak birine tanıklık, diğerine nasihat, bazen de kurbanı olduğun yaşamın gerçeğinden gelen hikayeler dizinidir.
Kitabı yazma konusunda ikinci etkense, bir gece vakti tiyatrodan aldığım bir gazeteci yazarla edebiyat ve yazı yazma üzerine yaptığımız sohbet beni bu hikayeleri yazmaya teşvik etti. Bir anlamda ikna etti de diyebiliriz. O da hikayede “Bu Kitabın Mimarı” olarak kitapta yer almaktadır. Aslında bu gibi hikayeleri yazmaya daha önceden de bir çabam vardı. Bazen notlar, bazen de olayların örgüsü ile ilgili notlar tutuyordum.Dediğim gibi, o sohbet beni bu eseri yazmaya tümden ikna etti.
Yazı yazmak deneyimi ne zaman oluştu? Yaşadıklarını yazıya dökmek fikri önceden de var mıydı yoksa olayların akışı içinde mi gündeme geldi?
Düşündürücü bir soru. Evet, niçin yazıyorum, önce bunu kısaca özetleyeyim: Benim için yazmak insanın içindeki çığlıklarını, isyanını, duygu ve düşüncelerini ifade etmektir. Yaşadığım süreç içerisinde doğduğum topraklarda yaşadıklarıma, cevap veremeyişlerime verilen en büyük cevaptır yazı yazmaktır benim için. En önemlisi ise tarihe not düşmek, ya da geriye bir eser bırakmak da denir buna! Yine doğup büyüdüğüm, topraklarda, bulunduğum toplumun içinde geçen sürece, zamana tanıklık edip, toplumun, dönemin içinde olduğu yaşam koşullarını, savaşın acımasızlığını, ruh hallerini, ev hayvanlarını, doğasını, acılarını yalın bir dille kaleme almaktır.
Başımdan geçen olayları yazmak, bir anlamda isyanımı, sesimi haykırışımı herkes duysun diye hep yazmak isterim. Yazarken, bir anlamda da sanki kendi kendimi terapi ediyorum. Ìçimde kangren olan bir yarayı silip atıyormuşum gibi rahatlıyorum. Bütün bunları yaparken, kendime ilke olarak, yaşamın gerçeğinden edebi karakter, edebi ahlak edebi estetik bir dille anlatmak yöntemini hep benimsedim. Bu yöntemin bana daha çok inandırıcı geldiğine inandım hep. Bütün bunların yapmamın asıl amacı ise, toplumumuza edebî zenginlik katmak ve kendinden de bir şeyler vererek insanları okumaya, yazmaya teşvik etmektir.
Yazı yazmaktan ziyade okurken de çok zevk alıyorum. Örneğin bir Yılmaz Güney’in, Mehmet Uzun’un, Suzan Sabancı’nın kitaplarından birini okuyunca, sanki birileri bana beni anlatıyor gibi olurum. O anda onlar ben, bense onlar olurum. Yine geçmişe ait Rus klasiklerini okudukça ufkum daha da genişliyor. Anlatıkları bir Rus toplumudur. Bu eserlerin gerçeklikle çok yakından alakaları vardır. Bir anlamda da insanı vicdanı ile bütünleştiriyor. Bir dönemi anlatıyorlar eserlerinde. Yani hem tanığı, hem sanığı, hem de hakimi, savcısı oluyorsun o eserleri okudukça. Tam da burada o insanın içindeki gizli yüzü ortaya çıkıyor. Yargılama. Erdemli bir kişilik mi, lanetli bir kişilik mi? Hangisini tercih ediyorsan, o da kişinin kişiliğiyle alakalı bir durum.

Örneğin, “Suç ve Ceza’’ ya da ‘’Mem û Zîn’’ veya ‘’Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” gibi eserleri okuyunca artık yazarı bırakıp kahramanlarının peşinden koşuyorsun. Gerçekçi olmak gerekirse insanın ruhuna dokunuyorlar, insanı vicdanı ile baş başa bırakıp bir hesaplaşmaya götürüyorlar. Buna da insanın gerçek yüzü diyebiliriz.
Edebiyatın bir başka kuralı da dinlemektir: Çok küçükken annemle dayılarıma giderdim. Dayım bize o sonu gelmeyen Kürt masallarını anlatırdı. Anlatımdan bahsederken Kürt dengbejlerinin hakkını inkar etmemek gerekir. Hiçbir enstrüman kullanmadan o ezgileri ile bizlere Kürt tarihini, kültürünü, Kürt kahramanlarının destanlarını söyleyip bugüne kadar getirdiler. Bilmem halen Sisika Sımo, Said Ağaye Ciziri, Xana Zazê, gibilerin bilen var mı?
Dinlemek, ya da okuma arasındaki tercihim ise okumayı daha önemserim. Doğrusunu söylemek gerekirse, okuduklarım daha çok aklımın bir ucunda hep kalır. Eğer okuduğum herhangi bir yazı edebi üslupla yazılmış ise bir anda ben de onlarla iç içeymişim gibi yazı ile bütünleşiyorum.
Bütün bunların yanında, halen çocuksu bir tutku ile öğrenmek, araştırmak, incelemek, yazmak hevesim vardır. En çokta bilim, teknik konularında bilgi sahibi olmak vazgeçilmez hobimdir. Tabii ki, benim için vazgeçilmez kural ise, kendi ilkelerimin, prensiplerimin ölçüsünde kalarak hep “ben” olarak kalmaktır. Hiçbir zaman kendimi başkasına benzetmedim. Benim için önemli olan diğer bir husus ise, ne başkaları ile alay etmek, ne de birilerine yaranmak, ne de entel dantelliğe oynamaktır. Eğer topluma yararlı bir eser, bir yapıt vermişsem, yukarıda da belirttiğim gibi tarihe bir not düşmüşsem, ne mutlu bana derim.
Sonuç olarak yazı yazmak evrenseldir. Yazı yazarken birkaç iyi cümle kurmaktan ziyade, iyi bir gözlemci, müthiş bir kültür birikimine de sahip olmak gerekir. Buna bir de hayal gücünü (kurgu) eklersek müthiş bir öykü, roman eseri ortaya çıkar.
Örneğin: Küçük bir kuzu çobanının bir anda kuzularını bir nehir suyuna kaptırması, veya bir yabani hayvanın kaptığı andaki anlarının yazmak. Ve onları kurtarmak isterken, bir şey yapamayışının çırpınışını, çaresizliğini haykırışının öyküsünü yazmak…
Ya da herhangi bir savaş ortamında, bir dağ köyünde ve sabahın köründe binlerce askerle evi basılan yoksul bir köylü ailenin erkek çocuğunun tüm ailenin gözleri önünde onlarca asker tarafından dövülerek kan revan içinde kalışını… Ve o aila fertlerinin bir şey yapamayışının çırpınışları, feryatları insanı ciltler dolusu roman yazmaya teşvik eder. Ya da nebileyim, Almanya’nın herhangi bir şehrinde bir hiç uğruna ırkçı bir saldırıya maruz kalmanın o andaki o kurbanın duygularını yazmak…İşte tam burada da o demin bahs ettiğimiz hayal gücü devreye giriyor. Eğer yazıya edebiyata hakimsen, al sana başlı başına bir destan konusu eserler dizisi ortaya çıkar.

Bu kitap okuyucuya asıl olarak ne anlatıyor? Bu kadar hikaye arasında sizin özellikle önerdikleriniz var mıdır?
Bu kitap günlük yaşamın içindeki akışı tüm boyutlarıyla bize anlatan bir eserdir. Günümüzdeki toplumsal, sosyal, politik konulara tema eden bir hikâyeler dizinidir.
En çokta kadınların okumasını öneririm: Çünkü hikâyelerin yarısından fazlasında kadın kahramanlar var. Anlatmak istediğim kadın değil, kadının iç dünyasıyla hiç alakası yok. Hiçbir zaman da bir kadının ruh halini, iç dünyasını, kadın üzerine yazmak, onunun dünyasına girip, onların adına öykü, roman kaleme almaya da yeltenmedim. Burada ben onların dünyasından, kadınların bakış açısından yazdım. Kısacası onlar anlattılar ben de aklımdan kalan kısmıyla not ettim. Demek istediğim, Federal Almanya’da yaşayan bir kadının yaşamı Kürdistan’da, Ortadoğu’da veya Asya’da yaşayan bir kadınınkinden hiçte farklı değildir. Kadın kadınla başbaşadır. Yaşamı kısmen olmasa da birbirine benzerdir.
Tüm okuyuculara önerimse, mutlaka ama mutlaka, Ölüm Korkusu, Yalnızlık, Annemi Çok Erken Yaşta Kaybettim, Evsizler, Bir Hayat Kadını ve Bir Gazinin Sendromu gibi hikayeleri okumalarını tavsiye ederim. Her bir hikayenin kahramanı bizlere bir yaşam felsefesi sunsada esas olarak andığım hikayelerin kahramanları bizleri bir bütün olarak hayatımızın sınavından geçiriyor, bizi arkasından sürüklüyor ve vicdanımızla da baş başa bırakıyor.
Sonuç olarak şunu da söylemek isterim: Okuduğunuz hikayelerin anıların, anlatıların, izlenimlerin hepsini siz değerli okuyuculara; binlerce yolcuyla yaşadığım sohbetlerin, olayların, tartışmaların içinden seçerek yazdım. Yine muhatapların hiçbir kelimesini abartmadan gerçekçilikte ısrar ederek, o an tuttuğum notlarla, aklımda kalan sözlerle aktarmaya çalıştım.
Örneğin, ‘Ölüm Korkusu’ ansızın saldırıya uğrayan bir taksi şoförünün ruh halini bizlere tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Yine, ‘Yalnızlık’ hikayesinde kocaman bir şehirde kendini yapayalnız hisseden bir kadının iç dünyası anlatılıyor. ‘Annemi Çok Erken Yaşta Kaybettim’ hikayesi ise yetim bir kız çocuğunun yaşama karşı tutulmanın mücadelesini bizlere sunuyor. ‘Evsizlerde’ ise, çok ünlü biri de olabilirsiniz, ama yaşamınız bir anda kuytu bir orman ağacının altında son buluyor. ‘Bir Hayat Kadını Hikayesi’nde ise, onların anlatımıyla yaptıkları işle alakalı zorlukları dile getiriyor. Bir Savaş Gazisi öyküsünde ise savaşta yer almış bir Alman askerin ruh hallerini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Almanya mülteci bir taksi şoförüne yazmak için ilham veren bir ülke mi? Ülkenin sizin bu yazın hayatınızda ne gibi etkileri oldu?
Federal Almanya’da taksi şoförlüğü yapmak hiçte dünyanın başka bir ülkesinde taksi şoförlüğü yapmaya benzemez. Burada gerek yolcuların gerekse de şoförlerin “Sivil Taşımacılık” adı altında bütün hakları yasal güvence altına alınmıştır. Şoförlük de yolculuk da hukuki bir koruma altındadır. Buna rağmen, gün olmuyor ki bir şeyler yaşamayasın. Yani rahat, sakin bir kafayla eve gitmek pek de mümkün olmuyor. Ya trafikte, ya yolculardan herhangi biriyle mutlaka bir olay yaşarsın. Bu hadiselerin birçoğu olay anında, birçoğu da mahkeme salonlarında son buluyor. Bu anlama deneyim açısından zengindir. Konuları renklidir, kahramanları ilgi çekicidir. Bu konuda okuyucuya bir de önerim var: ‘’Taksi Şoförleri” adlı hikayeyi bu bakış açısıyla okusunlar. Çünkü orada her şey büyük bir özveriyle yazılmıştır.
Uzun süredir Almanya’dasınız; başlarda çok sorunlar yaşamış sonra da politik bir ilticacı olarak yasal bir statü elde etmiş, daha sonları da Alman vatandaşı olmuşsunuz. Alman vatandaşı Karakoçanlı Kürt bir yazar olarak İlhami Akter, şimdi neler yapıyor? Taksi şoförlüğü, yazı hayatı devam mı ediyor?
İlk Almanya’ya geldiğimde bunun yaklaşık beş yılı mülteci statüsüyle geçti. Bir anlamda elin kolun bağlı ve tüm haklardan yoksun kalıyorsun. İkinci bir dili öğrenmeye çalışmak hayatı daha da zorlaştırıyor. Almanya’ya geldiğim günden beri hiçbir zaman sıradan bir hayatı benimsemedim. Hiçbir zaman lüks bir yaşamın peşinden de koşmadım. Hep kendim olmaya çalıştım. Başkasının yaşadığı zorlukları, yoksulluğu hep empati kurarak hor görmeden ele aldım, öyle karşıladım. İlgi dünyamsa, kültür sanat ve politikadan oluşuyor. Yaklaşık 23 seneden beridir yaptığım taksi şoförlüğünün katkılarıyla yarattığım bu eserlerle son zamanlarda daha çok Alman yazarların okuma akşamlarına katılıyorum. Buna bir de ev, aile işleri de eklenince, bazen yemek yemeye bile insanın zamanı kalmıyor. Yani günler yine çalışarak, üreterek dolu dolu geçiyor.
Yeni çalışmalarınız var mı peki?
Elbette sırada başka kitaplar var. Örneğin bir öykü bir de roman kitabının çalışması var elimde. Yani yazmaya devam ediyorum…
Çok teşekkürler, eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Hayır yok, bu güzel söyleşi için ben size teşekkür ediyor ve Nûpel’e yayın hayatında başarılar, kolaylıklar diliyorum…











