Devletin ve hegamonik sistemin konjonktürel olarak geldiği eşikler ve geçirdiği dönüşümlerde ortaya attığı ideolojik söylemlerin yeniden üretildiği alanlardan birinin, başlı başına TV dizileri olduğu bilinmektedir. İdeolojik söylemin toplumsal propagandası için bu görevin, seyirlik amacına ve işlevine bakılmaksızın hemen TV dizilerine verilmesinde, ne devlet ne dizi üreticisi ne de izleyici bir sakınca görmektedir.

Fırat Yavuz
Kurtlar Vadisi’nden bu yana etki tepki ivmesi yükselen bu “ideolojik aygıt”, son yıllarda anlatılarındaki propaganda ölçüsünden de çıkıp gündelik olarak toplumun nasıl konuşmasını, ne şekilde davranmasını, kimi harcayarak ilişki kurmasını, nihayet niçin öldürmesi gerektiğini dolaylamadan telkin eden ısrarcı, kaba ve yıkıcı bir didaktiklik seviyesine gelmiştir. Oluşan yeni ahlak ve alışkanlıklar toplum içinde iletişimsizlik, kutuplaşma, ayrımcılık / ırkçılık biçiminde dolaşıma girmektedir.
Dizi üretim süreçleri, yaklaşımları ve arka planı hakkında, sektörün az bilinen ve görülen alanı olan Post Prodüksiyon’da uzun yıllardır emek veren ve tanınan Ahmet Tamer Çınarcık** ile söyleştik.
Mesleki ve sanatsal anlamda kendini kısaca tanıtabilir misin?
İsmim Ahmet Tamer Çınarcık. “Tam Tam”, Tamer’in 6 harfli kısaltılmışı. Gazetecilik bölümü mezunuyum ama mesleki olarak lineer kurguculuktan gelmeyim. Bu işi, 1980’lerin sonunda, TRT’de öğrendim. Hasbelkader orada yapım asistanı olarak staj yapıp sonra da sözleşmeli yapım sorumlusu oldum. O süreçte kurum içi bir iş çıktı, kurgucu aranıyordu. Ben ve birkaç yapım sorumlusu daha başvurduk. Fakat devlet, sözleşmelilerin kurgucu olmasını sakıncalı buldu, çünkü ne memurduk ne de kadroluyduk. TRT bizi 1 ay çalıştırıp 15 günlük ödeme yaparak illegal çalıştırıyordu. Sonunda Ankara’da kurum içi bir sınav açıldı. Sınavı geçtim ve devlet memuriyeti hakkını kazandım. TRT’ye tam imza atacakken İmaj adlı bir kurgu şirketinden transfer teklifi aldım. 1990’ların başlarında Türkiye henüz post prodüksiyon kavramıyla yeni tanışıyordu ve İmaj, Sinefekt’le birlikte ülkenin iki büyük lokomotif post prodüksiyon şirketinden biriydi. TRT’deki memuriyet imzamı atmadan İmaj’ın teklifini kabul ettim. Usta çırak ilişkisiyle yetiştim. İmaj’ı kuran Mehmet Gökkan, Hakan Toptaş, Sinefekt’te şu anda da devam eden Oktay Kılıç (Okti) gibi TV gelenekli ustaların tedrisatından geçtim. Yaklaşık 37 senedir de post prodüksiyon işini zanaatkar olarak yapıyorum. Bugüne kadar birçok çırak yetiştirdim ve çıraklarımın bir çoğu çok iyi yerlerde freelans ya da in house olarak online kurgu, ses vb. alanlarda, gurur duyduğum nitelikli işler yapıyorlar.
Bir TV dizisinin kurgu işi (post prodüksiyon) nasıl bir arz taleple, hangi ilişki biçimleriyle o montaj şirketine geliyor?
Biz daha çok reklam kurgusu yapsak da, dizi sürecini biraz anlatayım. Dizinin yapımcısı post prodüksiyon şirketine gelip dizinin konusu ve türü hakkında bilgi verir. Bir anlaşma sağlandıktan sonra çekimlerin, sesleri görüntüleriyle eşlenmiş offline (kaba kurgu) hali bir hard diskte stüdyoya getirilir. Ardından gelen malzeme, çoğunlukla Proxy ya da MXF gibi daha az yer kaplayan datalara dönüştürülür. Bunun sebebi, her bir dizi bölümünü hızlı hızlı çıkarmaktır. Orijinal ve geniş dijital data yerine kurgu için küçültülmüş datalar bunlar. Benim sistemimde bu şekilde asla çalışmam ama bunu yapanlar çok.
Çalışan bir online (ince) kurgucu diziyi bağladıktan sonra renk ve ses düzenlemesini yapar. Bizim gibi reklam post prodüksiyon şirketlerinin çalışma tarzlarından farklı olarak dizi filmin online kurgusu yapılırken bir kurgu yönetmeni de online kurgucuya eşlik eder.
TV dizilerinde yapılan kurgunun inşası ile dijital platform dizilerinin kurgu inşası arasında ne tür farklılıkları var?
TV ile dijital platform işleri bambaşka tabi ki. İlginç olan bir şey var; hem ana akıma hem de platforma dizi yapan aynı yapım şirketleri var. Platform dizisi 40-60 dakika ve ritmik olarak daha tempolu iken TV dizileri 2 – 2.5 saat süren ağır yapımlardır. Düşün ki, her hafta bir sinema filminden daha uzun bir şey yapıyorsun. Ama platform işi olan Gibi dizisindeki haftalık bölüm yetişecek şekilde çalışsak da ya da Bartu Ben dizisinde ise sezonluk blok olarak tamamlasak da, dilimiz dışarda şekilde bir yetiştirme telaşımız olmadı. Demek istediğim, TV ile dijital platform dizi yapımı ve üretimi arasındaki titizlik, konsantrasyon ve emek kalite farkları aynı değil. TV dizileri önden 3-4 stok bölüm tamamlanarak başlanıyor.
Ancak son zamanlarda dizilerin, reytingi iyi olsa bile, ne sıklıkta reklam aldığına bağlı olarak dizinin devam edip etmeyeceği bilinemediğinden, bu değişken ticari parametre, dizi kalitesinde yoz bir sonuç oluşturuyor. Diziler senaryo, dramatik akış, oyuncu yeteneği ve performansı vs. bunlara fazla bakılmadan çekiliyor.
TV dizilerindeki bu nitelik sorunu ne zamandan beri böyle ya da hep mi böyleydi?
Elbette değildi. Öncelikle RTÜK’ün reklam kuşağı uygulamasında büyük bir sorun var. “Belli dakikada bir reklam gireceksin” dayatması, TV kanallarının, dizinin lastik gibi uzatılması talebine sebep oluyor. Bu büyük bir saçmalıktır. Devlet de yapımcı da samimi değil. Yapımcısından set emekçilerine ve oyuncusuna kadar bütün üreticilerin buna çok ses çıkarmaması, bu saçmalığın devam etmesinde belirleyicidir. Sendikal istekler ve insani çalışma talepleri genelde parçalı ve istikrarsız. Örneğin reji grubunun bir talebiyle ışık grubu çok ilgilenmeyebiliyor. Maalesef uzun çalışma saatlerinde setlerde ya da iş çıkışı yollarda ölen set emekçileri var.

Aynı tepkisizlik, geniş figüran toplulukları için de geçerli. Sabahın 6’sında uyanıp Taksim AKM’den alınan bir figüran, dizideki günlük iş planına ya da yönetmen keyfiyetine göre bir sahnedeki detayda görünmek için akşamlara kadar sette beklemek zorunda kalıyor. Dikkat ederseniz, dizilerdeki arka plan oyuncularının performansı berbat ve sakil durumda.
Yabancı bir savaş dizisi yapımında baktığınızda, arka planda veya etraftaki figüranlar çok inandırıcı, sanki gerçekten o ordu ve ülke için savaşıyorlar. Bizimkilerde figüran hep tedirgin ya da rahatsız görünüyor. Dahası, yollardan, otobüs duraklarından figüran toplayan setler var.
İkincisi, sermayeye bağlı yapımcı profilinin değişimidir. Bu işe başladığım yıllardaki reklam, dizi ya da sinema yapımcıları birbirinin tanıdıkları da olsa, her biri kendi türünde işler çekiyordu. Ama özellikle 1990’ların ikinci yarısında örneğin reklam yapımcıları, dizi ve sinema filmi de çekmeye başladılar. Eşkıya gibi,sinemamızda mihenk taşı olmuş bir filmin yapım firması, bir reklam şirketi olan Filma-Cass’tır. Zamanla özel kanallar, kablolu yayınlar derken “dizi işinde çok para var” anlayışı gelişti. Bu durum bizim ülkemize özgü bir esnaflık şeklidir. Daha önce hiç görmediğimiz, bu sektörle alakası olmayan ama parası olan birileri, Star, Show TV, Kanal D, ATV gibi kanallara ve mantar gibi biten kablolu TV’lere dizi çekmeye başladı.
Zaten ülkede bir iş yapabilmek için ciddi bir yeterlilik beklenmiyor. Şimdi bu kapıdan çıkıp etrafa “yapımcıyım” demem için biraz para bulmam ya da birilerini sponsorluk için kandırmam yeterlidir. Daha önce ne tür işler yaptığımın, hangi meslek birliğinden geldiğimin bir önemi olmuyor. Bu başıbozukluk, denetimsizlik, örgütsüzlük (buna yapımcı örgütsüzlüğünü ekleyebiliriz) büyük bir iş niteliği sorunu yaratıyor. Muhteşem Yüzyıl ile Game of Thrones’u karşılaştıralım. İkisi de kralı, tahtı ve iktidar oyunlarını anlatıyor. İkisi de tarihi dizi. Ama Game of Thrones’ta yaratılan evren, harcanan mesainin niteliği ve ortaya çıkan etki o kadar başka ki…
İnsan biraz, eskiden TRT’de çekilmiş Aşk-ı Memnu’daki hazineyi daha dikkatli inceler. Kıvanç (Tatlıtuğ) ve Beren (Saat) ve Selçuk abi (Yöntem) sevdiğim, beğendiğim oyuncular. Birileri TRT’nin Aşk-ı Memnu’sunu uyarlamak istemiş ama hiç olmamış. TRT Aşk-ı Memnu’su her biri 33’er dakikadan 6 bölüm çekilmişti. Şimdiki ise yıllar sürdü. Dizinin hangi bölümünden izlemeye başlarsan, hemen anlıyorsun. 3 ay önceki bölümden çok farklı bir şey olmuyor. Her yaz geldiğinde, Kanal D’de geleneksel Aşk-ı Memnu günleri başlar.
Sonuçta diyebilirsin ki, “değişmeseydi kardeşim!” Evet, sektörümüze sahip çıksaydık, örgütlenseydik değişmezdi. Bundan sonra ne yapacağız? Her yıl üniversitelerin iletişim ve güzel sanatlar fakültelerinden binlerce öğrenci mezun oluyor. Bu genç mezunların, yaşadıkları şehirleri hatta evleri terk etmeden iş yapabilecekleri istihdamlar yaratılmalıdır. Bu çocuklar, İstanbul’a, sektörde iş umuduyla gelince daracık tek odalı evlerde, makarna yiyerek sabahtan gecelere kadar çalışarak yaşıyorlar. Bu alanda üniversitelerin olduğu şehirlerde, doğru insanlarla iletişim olanakları sağlansa, eğitimler verilse, bu gençler oldukları yerde rahatça çalışıp daha yaratıcı işler yapabilirler. Hele post prodüksiyon gibi tamamen tekniğin belirleyici olduğu bir işte, bu yönlü çalışma şekli başarı getirir. Hindistan’da post prodüksiyon alanı, ekonomiye ciddi katkılar veriyor. Bunları birilerine anlatabilmek o kadar zor ki, çünkü kimsenin böyle bir derdi yok. Sektörde herkes ‘sabaha sağ salim varma’ telaşında. Bir s abah uyandığımızda, dizilerimizi ya da filmlerimizi izleyecek bir seyirci bulamayabiliriz. Ya da tersine, bir gün dizi çekilemez hale gelecek bir gerçeklikle karşılaşabiliriz.
Dünyada 170 ülkeye dizi ihracatı yapıldığı söyleniyor…
Bu söylem, şişirilmiş bir balon gibi geliyor bana. Madem bu kadar kazanç var, niye bugünkü piyasada dizi çekilemez hale geliyor? Niçin bölüm süreleri normale dönmüyor? Varsa bu kazanç, kimlere yarıyor? Bir de dizilerin hangi ülkelere satıldığına bakmak lazım.
Eskiden kurgu, dizi film veya sinema filmi fark etmeksizin, temel bir yerde olan ama en görünmez alan iken teknolojinin de etkisiyle, şimdilerde post prodüksiyon olarak oldukça fark edilen bir çalışma ve tasarım alanına dönüştü.
Eskiden bu işler, biraz daha pahalı ve belli bir zümrenin yapabildiği bir alandı. Kurgu yapmak için gerekli stüdyoyu açmak, ekipmanları ve programları kurmak oldukça ciddi ve pahalıydı. Çünkü teknoloji bu seviye ilerde ve ithalat bu kadar kolay değildi. Şimdi artık cep telefonuyla film çekip editleyebiliyorsun. Hatta bazıları, PR’ı olsun diye, prestij için belirli bir marka cep telefonuyla dizi çekimi yapıyor. Fakat nasıl ki ülkemizde herkes siyasetçi, herkes sanatçı, teknik direktörse şimdi de bu dijital dünyada herkes post prodüksiyoncu oldu. Bir yandan durumdan şikayetçi de değilim. Değiştiremeyeceğimiz şeyler hakkında devamlı serzenişte bulunmamak lazım. Olmuş bitmiş artık. Ayrıca bir zamanlar, belli bir zümrenin ya da mahallenin elinde olan bu işe dijital bir adalet geldi. Kurgu için gerekli bilgiyi öğrenmek, tekniği edinmek ve kurmak kolaylaştı. Hatta İnstagram gibi sosyal medya alanları sana editlenmiş görüntü ve fotoğraf sunuyor. Şimdilerde ise yapay zeka, post prodüksiyon işi yapıyor. 3-6 ay içinde gençlerin öğrenemeyeceği hiçbir yazılım yok. Devlet, üniversiteler, kültür sanat kurumları bu alana ve nitelikli iş gücü üzerine kafa yorsa, çok yaratıcı bir potansiyel ortaya çıkar.
Kurgucu “kesip biçerken” denilebilir ki, aynı zamanda yönetmenin, senaryonun, izleyicinin beklentileri ve hayallerine de şekil veriyor. Bu zor bir iş değil mi? Başkalarının beklentileri ve hayalleri ile sizinkisi kurgu masasında örtüşüyor mu?
Öncelikle yaptığım işin çok sevdiğim yanları var. İyi bir sinema filminin, reklam ya da dizi filminin kurgudaki yaratıcısı olmak çok heyecan verici. Nefes veya Yahşi Batı, sinema salonunda beğenilerek izlendiğinde, eğer o salondaysam, “bu filmi yapanlardan biri de benim” diye iç geçirmek çok güzel bir duygu. Bir de projeyi kurgularken herkesten önce ilk izleyen ben oluyorum. Bunu bir ayrıcalık gibi hissediyorum. Ancak bu duyguları ve heyecanı yeni nesil post prodüksiyoncularda göremiyorum. Kimisi iliğine kadar onu sömüren şirketlerde çalışıyor, kimisi de sadece geçim ve maaş için… Bu işin üretilme (ve tüketilme şekli) değişti.
Öte yandan bizim ülkede bir filmin senaryo, prodüksiyon ve post prodüksiyon aşamalarındaki paydaşları ile genellikle aynı beklenti ve hayal içinde olamayabiliyorsunuz. Çünkü kolay ve hızlı yoldan film yapmak, bundan para kazanmak, çok ön planda tutulan şeyler. Sanatsal ve hayati bazı değerler erozyona uğruyor. Bu işin benim için en zor yanlarından biridir. Ayrıca sizden online kurguda istenen şey ile buna ayrılan bütçe arasında da ciddi farklar oluyor. O zaman beklentiler karşılıklı olarak azalıyor. Dediğim gibi, bu da bizim ülkemize özgü sorunlardır. Hollywood’ta işin kuralları ve niteliği böyle değil.
Karen Pearlman, “kurgucu, dünyanın ritmik bilgisini biriktiren bir varlıktır” der. Kurgu pratiğindeki deneyimlerinizden yola çıkarsanız, bu fikre katılır mısınız?
Kesinlikle katılırım. Çok güzel demiş. İyi bir kurgucunun mutlaka müzik kulağı ve ritim bilgisinin olması gerekir. Bu geliştirilebilir bir şey. Kurguda sesler, diyaloglar, müzikler, efektler bir senfoni oluşturur aslında. Kurgucu bunları düzenler ve yönetir. Kurgu aynı zamanda modüler matematik demektir. Bir filmde 1 saniye bazen 24 kare, bazen 25, bazen de 30 karedir. Bu başlı başına ritimdir.
Bu müzikal ve matematiksel ritimlerin birikimi, örneğin bana, 1 dakikanın ne kadar uzun bir süre olduğunu öğretti. Birçok insan için 1 dakika, çok kısa bir andır. Oysa 1 dakikaya kaç film karesi sığıyor? Bende zamanın ve anın tadını çıkarabilme algısını geliştirdi.
Hani bazı meslekler vardır, diyalogla işi olmaz. O zaman insan körelir. Ama bizim işimiz diyaloğa ve iletişime dayalıdır. Gerçekten de ritmik bilgi bende biriktikçe yani kurgu yaptıkça insanlarla iletişimim, kendimi ifade etme şekillerim çeşitlendi. Para vererek öğrenemeyebileceğiniz, değerli farkındalıklar bunlar.
TV dizisi, izleyicinin hayata bakışındaki algılamayı, yorumlamayı hatta insanın gündelik aksiyonunu etkiler mi? Kurgunun bunda rolü ve etkisi ne derecedir?
Perihan Abla, Bizimkiler, Mahallenin Muhtarları, Yedi Numara, Süper Baba, Ekmek Teknesi, İkinci Bahar, Yeditepe İstanbul gibi diziler Maslak’taki bir plaza çalışanından Bağcılar’daki tekstil işçisine kadar herkesin sabah işe gidince iş arkadaşıyla konuştuğu dizilerdi. Bu dizilerde birtakım dramatik unsurlar içerisinde mahalle kültürü, paylaşma, dayanışma ilişkileri görülürdü. Tam da toplumun doğalında ve toplum olabilme istikrarında var olan ilişkiler… İzleyici, dizideki karakterin başına geldiği şeye göre üzülür ya da sevinirdi. Hiç kimse bu dizilerdeki bir kahramana bakıp rol model alarak abuk sabuk hareketler yapmazdı. Pijamayla aynanın karşısında kılıç çekip nara atmazdı mesela. Ama Perihan Abla’daki Şakir gibi aşık olan bir sürü insan vardı. Perihan Abla gibi amazonca yaşayan, kolayca yüz vermeyen ve tek başına ayakta kalmasını bilen kadınlar tanırdık. Bu dizilerin bize ne anlattığını düşünmek lazım. Ayrıca reytingleri çok yüksekti.
Şimdiki dizilere bakın. Töre dizisinde iki karısı olan, kaba konuşan adamlar, mafya dizisinde vuran kıran tipler, tarihi gerçeklikle uyuşmayan, asıp kesen, hamasi ecdad dizileri… El insaf yahu! Hiç mi konu kalmadı, hiç mi tarih okunmuyor? Kılavuzu karga olan izleyicinin aklına ne demeli? Kurtlar Vadisi’nde Çakır ölünce Adana’da cenaze namazı kılan, mevlüt okutan; halı sahada top oynayacak bir grup öğretmenin saygı duruşu yaptığı bir seyirci güruhu ortaya çıktı.
Geçen sene Çukur dizisinin çekildiği Ayvansaray Çukur Mahallesi’nde dizideki çete raconuna çok benzer biçimde, küçük bir rant uğruna,sokak ortasında naralar atan bir kadın, bir adamı öldürdü…
Ne demeli buna ?!… Kurtlar Vadisi’nde Polat’a suikast düzenleyen karakter benim arkadaşımdı. Adam sokak ortasında, “sen nasıl Polat’ı öldürmeye çalışırsın” diye saldırıya uğradı. Artık ülkede, ekmek paran için yaptığın şeyi, “bu benim mesleğim, işim” şeklinde kitleye açıklama yapmak zorunda kaldığın bir seviye var. Gazeteci, “ben sadece haber yaptım”, şarkıcı “sahnede yalnızca şarkı söylüyordum” gibi izahat duymaya başladık. Bir dans grubuna “halkı kin ve nefrete teşvik…vs.” suçlama yapılabiliyor. Hal böyle olunca iyi ile kötü, bilen ile bilmeyen, vatansever ile vatan haini, dindar ile ateist… Hepsi birbirine karıştı. Kim kimdir, neyin nesidir, ben anlamıyorum artık. Benim gençliğimde farklılıklarımız bir önem taşımıyordu. Bir insan nerelidir, hangi siyasi görüşe sahiptir, bunlarla uğraşılmazdı. Siyaset Meydanı diye bir program vardı. Orada herkes fikirlerini söyler, tartışılır, sonra herkes evine giderdi. Stüdyolar basılmaz, kurşunlanmazdı mesela. Bugünlerde kutuplaşma, ayrışma moda oldu. Biri, diğeri hakkında konuşurken ya yüceltiyor ya gömüyor. Tüm bu şiddet bir denetim ve kontrolle ya da yaptırımla karşılaşmıyor.
Dolayısıyla diziler gündelik aksiyonu doğrudan etkiliyor. Ama bu şekilde etkilememeli. Sonuçta izlenilen şey bir kurmaca. Ha bir de şöyle popüler bir söylem var: “Halk bunu istiyor.” Bu büyük bir yalan ve kandırmaca. Halk, herkesin herkesi kafasına göre rahatça vurabildiği diziler mi istiyor? Yapımcılar, kamuya “bunu” dedikleri şeyi açıklasınlar bakalım! Hem ayrıca halk dediğin 1 kişiden, homojen bir varlıktan ibaret değil ki. Senin yaptığın işe göre yönlenen kalabalıklar var. Maalesef protesto etmeyi, örgütlenmeyi bilmeyen bir toplum bu. Dizileri nasıl yönlendirsin? Ayrıca bu halk yirmi sene önce ne istiyordu? Bu söylem, bugünkü saçmalıklara bulunan bir kılıf ve bahane. Daha birkaç yıl önce hoş ve naif dizileri izlemeyi seven halkın karşısına kadın öldüren, feodal töre saçmalıklarıyla dolu ya da mafya şiddetini normalleştiren dizilerle çıkıyorsunuz. Önceki dizilerde de entrika, yalan ve ihanet yok muydu? Vardı ama bu kadar vasatlık, nobranlık, yüzeysellik, bireycilik yoktu. Dizi yapımcıları, halkın yorumunu ve algısını bu hale getiriyor bence. Şöyle bir 25-30 yıl geriye gitsek, 100 yıl ileri gideriz. Toplumsal hayatı, bi arada yaşamı hatırlamamız ya da yeniden öğrenmemiz lazım.
Post prodüksiyon emekçileri ile set emekçileri arasındaki ilişki yalnızca formel ve teknik bir ilişki midir? Yoksa film yapım sürecinde birbirlerine temas ettikleri, etkileşimde oldukları süreçler var mıdır?
Eskiden post prodüksiyoncularla setçiler arasındaki ilişki çok kopuktu. Bir kurgucu sete gitti mi, “ne işin var burada?” denirdi. Yıllar önce bir gün sete gitmiştim, reji asistanı bir kız şaştı kaldı. “Senin ayakların var mıydı?” dedi. Biz hep oturarak iş yaparız ya.
Artık VFX dediğimiz özel efekt sahnelerinin olduğu günlerde sete VFX süpervizörü gider. Çünkü efektli kurgu için özel çekimlerin yapılması gerekiyor. Bunun yanında birçok kreatif mesele artık sette değil, kurgu masasında çözülüyor. Türkiye’de ne yazık ki, süpervizörlerin istediği seviyede sahneler, bütçe veya zaman yok gerekçeleriyle çekilmiyor. Çoğu zaman süpervizör sette öylesine muhabbet ederek bulunuyor ve geri dönüyor.
Yurtdışında setlerde bir süpervizör varsa, bazı sahneler kesinlikle onun belirlediği şekilde çekilir. Buna yönetmen hatta yapımcı müdahale etmez.
Dizi ve reklam sektörlerinde yönetmenler, kurgu masasına pek gelmezler. Sadece kurgu bitince sunumda uğrarlar. Sinemada bağımsız filmlerde kurgucu ile yönetmen ilişkisi daha sıkıdır. Filme dair tasarım fikirlerini paylaşırlar.
Montaj ile dekupaj arasında diyalektik bir bağdan bahsetmek mümkün müdür?
Dekupaj henüz çekilmemiş olan, montaj ise çekilmiş olanın üzerine iki ayrı tasarımdır. Başlangıçta bir ayrılık varmış gibi görünebilir. Ancak dekupajdaki stiller ve planlama, sonradan yapılacak montajda görüntüleri birbirine bağlayabilme ihtimalleriyle düşünülür. Birçok yönetmen tam da bu bağı kurabildiği kurgucuyla çalışıyor. Yönetmen hikayeyi nasıl çekmiş, montajda nasıl bir akış, ritim ister? Yönetmen bağdan, kurgucu dağdan bahsetmemelidir. Yönetmeni tanıyan ve işini iyi yapan kurgucu, bunu anlar ve ona göre montaj yapar. Bunun için bazı günler sette bulunur. Tolga Karaçelik’in sıralı çekim yapmadığını Evren Luş bilir mesela.
Montaj ve dekupaj arasındaki ilişkinin esasen ideolojik birlik altyapısı varsa, ortaya çıkan film daha da iyi olabilir. Aslında sanatın hangi alanında, hangi departmanda olursak olalım, çoğumuzun arasında ideolojik bir bağ vardır. Çünkü daha ideal, estetik olanı arıyoruz. Bir film üretirken hepimiz bir ekibin ve amacın etrafında birleşmiş oluyoruz. Bir film asla sadece bir kişinin değildir. Her aşamada bir el, o işe bir yorum daha katar. Ünvanlarımızı ve statülerimizi bu işin önüne koymamalıyız.
Set emekçilerinin ağır şartlarda, uzun saatler, güvencesiz çalışma gibi bir dizi sorunlarının olduğu bilinmektedir. Aynı durum, post prodüksiyon emekçileri için de geçerli mi? Yoksa alanınızda belli çalışma standartları yaratılabilmiş midir?
Standardımız, hiçbir standardın olmaması. Benim başladığım yıllarda biraz daha standart vardı. Bir kurgu stüdyosunda odalar saatlik kiralanırdı. Örneğin üç günde bitirilmesi gereken kurgu, biterdi. Çünkü bu bir taahhüttü ve önemliydi. Dijital kameraların çıkmasıyla analog materyaller ve mesai tarzı ortadan kalkıp işler kolaylaşsa da, çalışma koşulları daha çok bozuldu. Ham görüntüler bize teslim edilirken işin sahibi, “çok bir şey yok, iki günde kesip bağlarız” diyor. Yani ona göre fiyat vermemizi ister. Ama iş iki haftalıktır. İki günlüğüne kiraladığın odadaki işi bitiremediğinde yeni gelen diğer işler de gecikmeye başlıyordu. Bunları yaşadık. O yüzden stüdyo in house işlerine son verip freelans’e geçtim. Çalıştığımız saatlerin her dakikasını not ederek yapım şirketine fiyat verince buna itiraz ettiler. Prodüktör dediğimiz kimi insanların işgüzarlığı, post prodüksiyondaki standartsızlığı doğuruyor.
Kurgucuların klişe bir lafı vardır: 3 gün sabahladım”. Bunu yapmamaları lazım. Mesleğimize de bir katkı sunmuyor bu durum. Uzun yıllar önce Fransız bir kurgu operatörüyle vardiyeli bir montaj yapıyorduk. Ben başka bir kurgu işi ile beraber bu işi de yürütüyordum. Neredeyse hiç uyumadan çalışıyordum, gözlerim kan çanağı olmuş. O Fransız geldi, bana, “sen ne yapıyorsun? Hem sağlığını hem kariyerini riske attığının farkında mısın? Bu işi bitirdiğinde kimse senin sabahlara kadar çalıştığını söylemeyecek” dedi. Tam tersi durumda, yani o yorgunlukla montajda yanlış bir şey yapsam, sorumlusunun sadece ben olacağımı söyledi. Batılı sinemacıların bakış açıları bizimkinden çok farklı. Kuralları çiğnemek, akıllarından asla geçmiyor. Bizde daha yolun başında, “yırtık ol, yolunu bul” telkinleri yapılır. Toplum olarak en sevdiğimiz laflardan biri de “gemisini yürüten kaptan” değil midir?
Türkiye’de birçok sektörde olduğu gibi, dizi ve reklam sektöründe de elinde sermaye ve güç bulunduran, emekçiyi eziyor. Yönetmen ve yapımcı set çalışanlarını, cast ajansları figürasyonu sömürüyor. Kimin kime gücü yeterse… Biz böyle çalışıyoruz. Programlara, festivallere çıkıp biz dizi ihracatı yapıyoruz, demekle olmuyor. Bu standartsızlıktan ötürü, üreten yapım şirketleri sayısı aslında çok azdır. Son yıllarda bir avuç şirket işleri yürütüyor.
Bu işlerin dünyadaki modern ülkeler gibi insanca koşullarda, belli standartlarda yapılabilmesi gerekiyor. Bizde yandaş yoldaş dedikodularından örgütlenmeye vakit kalmıyor. Avrupa’da ise bu alanın örgütlenmesi çoktan sağlanmış. Kurgucular birliği, VFX çalışanları birliği gibi meslek örgütleri var.
* Fausse Consciente; Marksist yaklaşımda, ideolojiyi kanıtlama stratejisi olarak yanlış bilinçlendirme
**The Tam Tam Kurucu Ortağı










