Sivas Madımak Katliamı, bu ülkenin kara kutularından biridir. 2 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gelen Alevi ozanlar, aydınlar, sanatçılar planlı bir kıyımın hedefi oldu. O gün Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen 33 can, sadece insan değil; bir halkın şiiri, türküsü, sözü, özlemi ve geleceğiyle birlikte yok edilmek istendi.
Bu yazı, o kıyımı çocuk gözleriyle izleyen bir tanığın — Ali Hadar’ın — iç sesidir. O gün Sivas’taydı. Henüz on iki yaşındaydı. Otelin camlarından Hasret Gültekin’i görmüştü. Ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Yıllar geçse de, yakılan türküleri unutmayan bir çocuk büyüdü; saz çaldı, şiir okudu, çocuklarına Hasret, Asım ve Muhlis adlarını verdi. Çünkü bazen insan yaşamakla kalmaz — unutmamakla yaşar.
Bu metin, yalnızca bir tanıklık değil; bir halkın belleğinde hâlâ sönmemiş bir yangının dili, bir çocuğun iç sesidir. Ve aynı zamanda bir çağrıdır:
Madımak bir bina değil, bir vicdandır.
Ve o vicdan hâlâ yanıyor.
Benim Adım Ali Hadar, O Gün Sivas’taydım
2 Temmuz 1993’tü.
Henüz on iki yaşındaydım.
Babam bizi Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne götürmüştü. “Yüreğini türküyle büyütmek istiyorsan, gel bu insanları dinle,” demişti. Annem o gün ilk defa saçlarıma tahta bir tarakla şekil verdi. “Ozanlar göreceksin,” dedi. “Saz sesine karış, türküyle büyü…”
Şenlik kalabalıktı, rengârenkti. Dizlerimin dibinde duyduğum o ses… Sazı öyle içli çalıyordu ki, kalabalığın sesi kesildiği an onun sesi kulaklarıma işledi: Hasret Gültekin. Ben Hasret’in türküleriyle büyümüştüm. Babam kasetlerini alır, “Dinle bak, bu delikanlı hem genç hem derviştir” derdi. O gün onu ilk defa canlı gördüm. Sazını kucağına almış, gözleri kapalı çalıyordu. Sanki nota değil, dua fısıldıyordu. O an içimden geçirdim: “Büyüyünce onun gibi olacağım. Kimseden korkmadan konuşacağım, türkü söyleyeceğim…”
Ama öğleden sonra, o türkü sustu.
Camiden çıkan bir grup, öfkeyle yürüyordu. Ellerinde sopalar, ağızlarında sloganlar vardı: “Laik Türkiye istemiyoruz! Kahrolsun kafirler! Şeriat isteriz!”
Slogan atmaya başlamışlardı. Bizimkilerin gözleri endişeliydi ama sesleri çıkmıyordu. Babam bana sıkıca sarıldı, annem sessizce dua etmeye başladı. Ben o kalabalığın ortasında neye uğradığımı şaşkınlıkla izliyordum.
Ama o an, duyduğum kelimeler zihnimi kemirmeye başlamıştı. Laik ne demekti? Kafir kime denirdi? Şeriat neydi? Niye bu insanlar bağırıyordu? Biz ne istemiştik ki onlar bunu istiyordu? O gün, içimden yüzlerce kez sordum bunları kendime. Ama yanıt yoktu.
Ben o yaşta bu kelimeleri değil, sadece insanların gözlerini anlamaya çalışıyordum. Ve gördüğüm tek şey öfkeydi. Otelin balkonlarına tırmananları gördüm. Kiminin elinde bayrak, kiminin elinde taş vardı. Ne olup bittiğini o anda tam anlayamamıştım. Ama bir süre sonra dumanlar yükselmeye, alevler göğe doğru sıçramaya başlayınca her şeyi anlamıştım:
O oteli yakıyorlardı. İçeride insanlar vardı. Benim kahramanım Hasret Gültekin oradaydı. O an içimde bir şey koptu. Çocuk olmak neydi, bilmiyordum artık. Sadece ağladım.
Hasret Gültekin, o gün Madımak’ta diri diri yakıldı. Sazı küle karıştı. Ama ben o sazın sesini hâlâ duyuyorum.
Yıllar geçti. Fail dedikleri insanlar ya yaşlandı, ya affedildi. Kimi hâlâ firarda. Devlet, Madımak’ın yerini “Bilim ve Kültür Merkezi” yaptı. Ama o binanın duvarları hâlâ yanıyor.
Bugün, bir Alevi çocuğun hatırası olarak söylüyorum bunları. O gün türküleri yaktılar. Ama içimizdeki ses hâlâ susmadı.
Çünkü biz türkü söylemeyi unutursak, onlar kazandığını sanır.
Ama biz her 2 Temmuz’da, Hasret’i yeniden dinleriz.
Ben o gün sadece bir otelin değil, bir tarihsel acının da alev aldığını öğrendim. Çünkü Madımak yangını, yalnızca bir günü değil, yüzyıllardır süren bir zulmün yankısıydı…
Küllerin Altındaki Tarih: Kerbela’dan Madımak’a
Madımak, bir otelin değil, bir tarihsel zincirin son halkasıydı. Biz Aleviler için bu kıyım ne ilkti, ne de son olacak gibiydi. Çünkü Kerbela’dan bu yana yakamızı bırakmayan zulüm, her çağda başka bir yüzle karşımıza çıktı. Yavuz Sultan Selim’in emriyle işlenen Kızılbaş kıyımı, binlerce canı aldı; köyler yakıldı, bedenler lime lime edildi. O yangının külleri, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Gazi Mahallesi’nde yeniden tutuştu.
Ve biz hep, bir gecede kapısına çarpı konulmuş evlerin çocukları olduk.
Alevilerin hayat felsefesi herkesinki gibi olmayabilir. Başkaları gibi düşünüp değerlendirmeyebiliriz. Dünyaya çok daha geniş bir perspektiften bakabilir; mezhebimiz, rengimiz, hatta dilimiz de farklı olabilir. Peki bunun kime, ne zararı var? Anlamıyoruz. Bağnaz ve tekleştiren zihniyetin bizimle alıp veremediği nedir, hâlâ çözebilmiş değiliz.
Bugün bile, hâlâ bazı şehirlerde Alevi ailelerin evleri işaretleniyor. Bu işaret yalnız bir çarpı değildir; geleceğe vurulmuş bir korku mühürüdür. Bu ülkenin hafızası, Alevilerin uğradığı soykırımlarla, linç kampanyalarıyla, faili meçhul cinayetlerle doludur. Ve yalnızca Türkiye değil; Suriye’de de benzer karanlıklar yaşandı. Cihatçı grupların kontrolüne geçen bölgelerde —özellikle Lazkiye, Tartus ve Alevi nüfusun yoğun olduğu yerlerde— insanlar yalnızca inancından dolayı katledildi.
Ve dünya izledi. İzlemeye devam ediyor.
Bütün dünya, Alevilerin yakılmasına, sürülmesine, yok edilmesine ya sessiz kaldı ya da sessizliğini onay gibi sunan tavizlerle sürdürdü. Cihatçılara verilen destek, yalnızca siyasi bir hamle değil, aynı zamanda mazlumların yalnız bırakılmasının resmiydi.
Burada sormak gerekiyor:
Nerede insan hakları? Nerede demokrasi?
Avrupa ve dünyanın “gelişmiş ülkeleri”, her fırsatta hukuk, özgürlük ve adaletten dem vurur. Ama Aleviler yakılırken, Kürtler sürgüne zorlanırken, Êzîdîler dağ başlarında soykırıma uğrarken, sadece sessiz kalmakla yetinmeyip, çoğu zaman faşizan yapılara örtülü destek sundular.
Mazlumun sesine kulak vermeyen hiçbir güç, demokrasiden ya da haktan söz edemez. Vahşete seyirci kalmak, alkışlamaktan farksızdır. Bu ne Tanrı katında geçerlidir, ne bir kitapta, ne de beşeri hukukun vicdan terazisinde.
O halde susmayacağız.
Çünkü biz türküyle direniriz. Çünkü biz sazı küle dönenin sözünü kalbimize kazırız.
Çünkü Madımak hâlâ yanıyor, ve biz orada yalnızca bedenlerimizi değil, sesimizi, sözümüzü, geleceğimizi de yaktık.
Ama o küllerden yeniden doğduk. Tıpkı Kerbela’da olduğu gibi…
Yangının Küllerinden Doğan Hayat
Yıllar geçti.
Ben büyüdüm.
Üniversiteyi de bitirdim.
Şimdi kendi işimde çalışıyorum. Ama içimde, o otelin dumanıyla birlikte çöken çocuk sessizliği hâlâ konuşur zaman zaman.
“ Beş kızdan sonra doğan erkek evladım olduğu için adını Hasret koymuştum keşke adını Hasret koymasaydım, belki bugün ona bu kadar hasret olmazdım” demişti Hasret Gültekin’in annesi Xece hanım… hala o sözleri kulaklarımda çınlıyor.
Hasret Gültekin’e, Muhlis Akarsu’ya, Nesimi Çimen’e olan hayranlığımdan saz çalmayı öğrendim. Sazın teline her dokunduğumda o günkü sessizliğimi, korkumu, çaresizliğimi yeniden duyuyorum. Ama bu kez korkmuyorum. Çünkü onların türküsü artık bende yaşıyor.
Okuduğum her şiirde Metin Altıok’un yüzü gelir gözümün önüne. Bir dize duyduğumda Behçet Aysan’ı hatırlarım. Otelde yanan her ozan, her şair, her öğrenci, bende bir iz bıraktı. Ben artık o izlerle konuşuyorum.
Üç çocuğum var şimdi. Büyüğünün adı Hasret, ortancanın Asım, en küçüğünün adı da Muhlis. Bu isimleri öylesine koymadım. Ben, onları yaşatmak istedim. Çünkü bazı insanlar ölmez. Yalnızca unutanların belleğinde kaybolur. Ben unutmadım.
Çünkü unutanlar yeniden yaşar acıyı.
Ama biz, hatırlayarak direniriz.
Sazın sesini, şiirin kelimesini, her 2 Temmuz’da yeniden yakarız.
Unutursak, yanmak sıradanlaşır…
Benim adım Ali Hadar.
Ben, bir halkın göz göre göre yakıldığını gördüm. Ve şimdi, çocuklarıma türküyle yaşamanın ne demek olduğunu öğretmeye çalışıyorum.
Hasret’le büyütüyorum, Asım’la düşünüyorum, Muhlis’le söylüyorum…










