Mecit Zapsu: Barışın adı değil, adresi değiştiriliyor

Genel

Bazı yazılar vardır; barış der ama teslimiyet fısıldar. Dilinde kardeşlik, satır aralarında inkâr gezinir. Modernleşme maskesiyle halkların öz iradesini törpülemeye çalışır. Öyle ki “dağlardan inen makul Kürt” anlatısıyla başlayan bu çağrılar, sonunda halkları devlete entegre etmeyi “barışçıl bir çözüm” gibi sunar.

Oysa biz biliyoruz: Barış, eşitler arasında olur. Eşitlik ise sadece tanınmakla değil, tanınan iradenin kabulüyle mümkündür. Bir halktan söz ediyoruz. Tarihin göğsünden bugüne doğru akan, kimi zaman bir annenin ağıtında, kimi zaman bir dağın yamaçlarında, kimi zaman ise suskun bir bakışta varlığını duyuran o halktan: Kürtler…

Onlar, sadece tanınmak değil; kendi kendini yönetmek, onuruyla var olmak istiyor. Modernleşme adı altında iradesizleştirilen değil, öz savunmasıyla varlığını sürdüren bir halktan bahsediyoruz. Bugün barıştan söz edip, öz yönetimi, demokratik özyönetimi, halk meclislerini ve kadın öncülüğünü “geçmişin kalıntıları” gibi sunmak; aslında yeni bir inkâr biçimidir.

Kimileri, geçmişe ait bir cümleyi alıp bugüne monte ediyor: “Dağlara ve geçitlere hâkim bu savaşçı ve korkusuz insanlarla baş edilemeyeceğini kölelerden duyduk…” — M.Ö. 400, Ksenophon / Anabasis Bu cümle, Kürtlerin direngenliğini tanıyan en eski tarihsel tanıklıklardan biridir.

Ne var ki, bu referans bazen kısa bir süre sonra “dağlardan şehirlere inen makul vatandaş” hikâyesine evriliyor. İşte sorun da burada başlıyor: Dağ, Kürtler için sadece bir coğrafya değildir. Dağ, bir bilincin, bir öz savunmanın, bir onur mekânının adıdır. Devletler inkâr edebilir; yasalar yasaklayabilir. Ama halklar, varlığını hafızasında ve direnişinde taşır.

Tarih bize gösterdi ki; Kürt halkının mücadelesi sadece fiziki değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadeledir. Bu halk, Hobbes’un “herkesin herkesle savaşı” paradigmasından değil, demokratik özyönetimle barış içinde bir yaşam kurmak isteyen bir anlayıştan besleniyor. Rojava’da, Kuzey Kürdistanda da hayata geçirilmek istenen ,Şengal’de doğan sistem, tam da bu nedenle egemenlerce tehdit olarak algılanıyor. Çünkü eşitliği sadece hukuksal değil, yaşamsal bir hak olarak savunuyor.

Bazı yazılarda halkların özyönetim hakkı, silahsız bir entegrasyonla yer değiştiriyor. Diplomatik dillerden cımbızla çekilen cümleler, teslimiyetin altyazısı gibi sunuluyor. Oysa halkların temsilcileri barışı talep ederken, eşitliği ve tanınmayı pazarlık konusu yapmaz. “Silahı bırakın ve Şam’a entegre olun” demek; barışçıl değil, teslimiyetçidir. En tehlikeli cümleler genellikle sonda gelir: “Türkiye’nin Suriye’de düzen kurmak isteyen bir misyonla hareket etmesini tarih bugün adeta emrediyor.”

Bu cümle, işgal politikasını meşrulaştıran, Osmanlı nostaljisini güncel bir hegemonya kılıfıyla sunan zihniyetin güncel versiyonudur. Oysa Kürtler bu düzenin dışında değil, bizzat eşit kurucuları olmak istiyor. Ama Osmanlı’nın “millet sistemi” onları tanımadığı gibi, bugünkü beka söylemi de tanımıyor. Ve şimdi sizi 1971 yılına götürelim. Siirt Mahkeme Salonu’na. Sanık sandalyesinde bir bilge oturuyor: Feqî Hüseyin Sagniç. Suçu: Kürtçülük yapmak.

Savcı soruyor:

— Neden Kürtçülük yapıyorsun?

Feqî, sakin bir sesle soruyor: Ben size bir soru sorabilir miyim ?

Savcı : sor bakalım

Feqi — Sizce Kürd var mıdır?

Savcı cevaplıyor: — Kürd diye bir şey yoktur!

Feqî yerinden kalkıyor, bastonunu yere vuruyor ve mahkeme salonunu terk ederken şöyle diyor:

— Eğer Kürd yoksa, ben nasıl Kürtçülük yaparım? Ya “Kürd vardır” deyin, beni yargılayın… ya da “yok” diyorsanız, olmayan bir şeyi yapmakla suçlamayın.

Bu cevap sadece zekâ değil; bir halkın tarihsel hafızasıdır. Çünkü: “Bir halkın varlığı, sizin anayasalarınıza sığmaz. Biz dağlarda doğduk; yasalarınız bizi değil, biz sizi aşarız.” Bugün bazıları o mahkeme salonunda değildi. Ama başka salonlarda, başka kürsülerde halkını yarı yolda bırakmayı marifet saydı. Dün “bijî” diyenler, bugün “yaşasın birlik” diyor. Eskiden inkâra direnenler, şimdi inkârın yönetmeliğini yazıyor. Ama halk unutmuyor. “İhanet, geçmişini inkâr etmekle başlar; döneklik ise bunu ‘gerçekçilik’ diye savunmakla.”

Feqî Hüseyin diye biri vardı. Mahkemede bile eğilmedi. Siz hangi salonda, kimin önünde eğildiniz? “Kimi halkına yaslanır, kimi devlete. Biri yaşarken ölür, diğeri ölürken yaşatır.” Bu yazı bir övgü değil. Bu yazı bir utanç aynasıdır. İçinizde bir kıvılcım kaldıysa, gidin o cümleyi yeniden okuyun: “Kürd yoksa, Kürtçülük nasıl olur?” Çünkü halklar artık barışın adına değil, içeriğine bakıyor.

Ve biliyorlar ki: Gerçek barış, halkların özsavunma hakkıyla, kendi kendini yönetme iradesiyle, eşit ve özgür bir yaşamı birlikte kurma azmiyle mümkündür.  

*

Not: Bu yazı, ne bir kişiye ne de bir kuruma karşıdır. Ama halkların öz iradesini törpüleyen, barışı inkârın yeni biçimlerine indirgeyen her türlü zihniyete karşı kaleme alınmıştır.

İlginizi Çekebilir

New York’ta saldırı: Biri polis 6 kişi hayatını kaybetti
Alman polisi, Biberach’taki ölümcül tren kazasına heyelanın neden olduğunu açıkladı

Öne Çıkanlar