“Her ana, evladını dokuz ay karnında taşır; ama ömür boyu yüreğinde taşır. Ana duygusunu, analardan başka kim anlayabilir? İnsanlık tarihi boyunca toplumların ahlaki değerleri, anaların sessizce ördüğü temeller üzerinde yükseldi. Çünkü ana, paylaştırandır; eşit görendir; barışın dilini, adaletin sesini en iyi bilen kişidir.” (O.Gür)
Ama bu topraklarda, anaların dili de, gözyaşı da, hikâyeleri de siyasetin gürültüsünde kayboldu. Herkes onların acısından konuştu; fakat hiç kimse onları gerçekten dinlemedi. Bu topraklarda binlerce Kürt annesi, evladının nerede gömülü olduğunu hâlâ bilmiyor. Kimileri, yıllardır bir mezar taşına dokunmanın hayalini kuruyor. Kimileri, toplu mezarların başında kazma seslerini dinleyerek bekliyor. Çünkü onların çocukları hâlâ kimliksiz mezarlarda, numarasız tabutlarda…
Ve kimi annelere, evlatlarının kemikleri posta kargo torbasında gönderildi. Evet, bu ülkede, çocuklar annelerine bir paket gibi geri yollandı. Bir annenin eline evladının kemiklerini torbalarda verip, sonra da ondan “birlik” istemek… Hangi vicdan, hangi hukuk bunu kaldırabilir? Devletin aklı bu soruya yanıt vermedikçe, bu topraklarda barış sadece bir süs, sadece bir propaganda olur. Meclis’te kurulan Barış ve Demokrasi Komisyonu, gerçekten halkın vicdanını temsil etmek istiyorsa, savaşta hangi cephede olursa olsun evlatlarını kaybeden bütün anaları esas almak zorunda. Çünkü acı, kimlik sormaz; hangi dağda, hangi ovada, hangi sınırda olduğuna bakmaz. Bir ananın ağıdı Kürtçe de olabilir, Türkçe de; ama gözyaşının rengi birdir. Ne var ki siyasetin dili, anaların vicdanındaki bu ortaklığı değil, ayrılığı büyütüyor.
İşte II. Çözüm Süreci Komisyonu’nda dinlenen bazı “şehit aileleri” şöyle diyor: “Öcalan’ın serbest bırakılmasını kabul etmiyoruz.” , “Örgüt bayraklarının yer aldığı eylemlere izin verilmemeli.” , “Eşit yurttaşlık ve anadilde eğitim taleplerini, bölünmez bütünlüğe tehdit olarak görüyoruz…”
Diyelim ki birinci ve ikinci talepler, yaşadıkları kayıpların getirdiği duygusal reflekslerle bir yere kadar anlaşılabilir. Ama “Kürtleri eşit yurttaş olarak görmüyoruz” demek, sadece bir politik tavır değildir; bu, nefret suçudur. Dünyanın her yerinde bu yaklaşım, insan haklarına ve birlikte yaşamın temel ilkelerine aykırıdır”.(D. Durgun)
İnsan sormadan edemiyor: Bu topraklar hâlâ kana doymadı mı? Bir halkın dili, kültürü, varoluşu hâlâ tehdit olarak görülüyorsa, bu yalnızca siyasetin değil, vicdanın da iflasıdır. Bu ülkede yaşanan en büyük sıkıntının temelinde, devletin ayrıştırıcı ve ötekileştirici aklı yatıyor. Yüzyılı aşkın bir süredir bu akıl, “Türklüğü” merkeze alarak diğer halkları, dilleri, kimlikleri yok saydı. Bunun sonucu olarak ülkede ırkçı ve faşizan bir zihniyet doğdu; bugün hâlâ çözümün önündeki en büyük engel budur.
Devletin yönetim erki, siyasi iktidar ve bürokratik mekanizmalar, öncelikle kullandıkları üslubu değiştirmelidir. Bu topraklarda yaşayan herkese eşit yurttaş muamelesi yapılmadıkça, adaletin dili kurulmadıkça, barış hayal olmaya mahkûmdur. Ayrıştıran, ötekileştiren ve siyasallaştırılan bir hukuk düzeni yerine, beşerî hukuku, insan onurunu, ahlaki değerleri esas alan bir yaklaşım zorunludur. Çünkü siyasal iktidar eliyle yozlaştırılmış hukuk, halklar arasındaki güveni parçalar; toplumsal barışı daha başlamadan bitirir.
Devletin en sinsi stratejilerinden biri, anaların acısını birbirine karşı bir silaha dönüştürmektir. “Şehit annesi” ile “Gerilla annesi” arasına çizilen görünmez hat, siyasetin bilinçli bir mühendisliğidir. Bir yandan kayıplar üzerinden milliyetçilik büyütülürken, diğer yandan Kürt halkının en insani talepleri – eşit yurttaşlık, anadilde eğitim, özgür yaşam – “bölünmez bütünlük” gerekçesiyle bastırılıyor. Cumartesi Anneleri hâlâ Galatasaray Meydanı’na çıkamıyor. Roboskî’de bombalanarak katledilen 34 çocuğun anneleri, hâlâ bir mezar taşına bakamıyor. Sınırların öte yanında kimliği bile bulunamayan binlerce genç var; anaların elleri hâlâ boş, ağıtları hâlâ tamamlanmamış.
Analara sorulmadan barışın dili kurulamaz. Devletin aklı stratejidir; anaların aklı vicdandır. Devletin dili güvenliktir; anaların dili hayattır. Devlet haritalar çizer; ama ana, mezarsız kalan çocukların yasını tutar. Eğer yeni bir çözüm süreci başlayacaksa, bu kez söz anaların olmalı. Meclis’te kurulan komisyon, önce onların hikâyelerini dinlemeli. Çünkü ancak o zaman, toplumun ortak vicdanı, politik hesapların üstüne çıkar.
Analara kulak verilmediği her çözüm süreci, sahte bir bahar gibi dağılır. Ve biz, her defasında, bir halkın umudunu yeniden mezara koyarız. Barış, saraylarda başlamaz. Diplomatik protokollerden, kameraların önünde verilen sözlerden doğmaz. Barış, dağ başında mezarını bulamayan annenin ağıtında; cezaevi kapısında evladının yolunu gözleyen annenin sessiz duasında başlar.
Bugün hâlâ eşit yurttaşlığı reddetmek, anadilde eğitimi yasaklamak, Kürt halkını ikinci sınıf görmek, bu ülkenin geleceğini karartıyor. Ama analara kulak veren bir çözüm süreci, yalnızca Kürtlerin değil, bütün halkların kaderini değiştirebilir. Çünkü barışın anahtarı, devletin kasasında değil, anaların vicdanındadır.










