Mecit Zapsu: Berlin’deki Yahudi–Kürt Kongresi ve Yanlış Okumalar

Yazarlar

 Berlin’de 7 Eylül 2025’te düzenlenen Yahudi–Kürt Kongresi, diaspora ve uluslararası kamuoyu açısından dikkate değer bir gelişmeydi. Ancak kongreyi yorumlayan bazı değerlendirmeler, meseleyi “proto İsrail, post İsrail” gibi komplocu kavramlarla açıklamaya çalıştı. Bu tür yaklaşımlar hem tarihsel gerçekliği çarpıtıyor hem de Kürtlerin uluslararası diplomasi arayışlarını küçümsüyor.

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş süreci, yalnızca Kürtleri değil, Ermenileri, Rumları ve Yahudileri de derinden etkiledi. Bu dönemde milliyetçilik, modern devletlerin kurucu ideolojisi olarak yükseldi. İttihat ve Terakki’nin Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sürüklemesi, imparatorluğun dağılmasını engelleme ve ulus-devlet inşa etme arzusundan kaynaklanıyordu.

Bunu tek başına “Yahudi komplosu”na bağlamak, tarihsel verileri çarpıtmak ve 19. yüzyılın antisemitik mitlerini yeniden üretmekten başka bir şey değildir. Osmanlı sonrası kurulan Türk ulus-devleti, pek çok halkın inkârı üzerine yükseldi. Ermeniler soykırıma uğradı, Rumlar sürgün edildi, Kürtler ise inkâr ve asimilasyon politikalarıyla karşılaştı. Bu süreci “proto İsrail” olarak tanımlamak, ne tarihsel açıdan doğru ne de siyasal analiz bakımından tutarlıdır.

Yahudilerin 1948’de devletleşmesi ise Holokost’un doğrudan sonucuydu. İki halkın deneyimleri arasındaki benzerlik, komploda değil trajedide aranmalıdır. Berlin’deki kongrede öne çıkan başlıkların merkezinde antisemitizm, Kürt karşıtlığı ve diaspora dayanışması vardı. Bunlar, uluslararası hukuk ve evrensel demokratik değerlerle doğrudan ilişkili konulardır.

Buna rağmen kimi değerlendirmeler, kongreyi “Kürtleri İsrail’in stratejik planına eklemleme girişimi” gibi sunmaya çalıştı.

Oysa Kürtlerin Yahudilerle ya da başka halklarla diyaloğunu otomatik olarak “tehlikeli ittifak” diye nitelemek, Kürtlerin uluslararası alandaki diplomatik kapasitesini görmezden gelmek ve onları yalnızlaştırmak anlamına gelir. Kürtlerin asıl tehlikesi dış dünyayla temas etmek değildir. Tehlike, tek bir ittifaka mahkûm olmak ve bütün uluslararası temasları “komplolar” üzerinden okumaktır.

Kürtler tarih boyunca yalnız bırakıldıklarında en ağır kayıpları yaşadı. Berlin’deki buluşma, komplocu okumalarla şeytanileştirilmek yerine, halkların tarihsel acılarını paylaşarak ortak bir dayanışma hattı kurma girişimi olarak görülmelidir.

Bazı makalelerde Kürtlerin İsrail’e alet edildiği öne sürülüyor, aynı zamanda Kürtlerin küresel güçler tarafından müttefik olarak görüldüğü de kabul ediliyor. Bu yaklaşım kendi içinde çelişkili ve zayıftır. Mesele kiminle ilişki kurulduğu değil, bu ilişkilerin hangi paradigma üzerinden yürütüldüğüdür. Kürtlerin demokratik ulus perspektifi, tam da bu noktada belirleyici bir imkân sunuyor: dış güçlerle temas ederken halkların çıkarlarını gözetmek, bölgesel çatışmaları derinleştirmek yerine demokratikleşmeye katkı sunmak.

Komplo teorileriyle siyaset yapılamaz. Komplo dili, Kürtlerin tarihsel deneyimini küçümser ve onların diplomatik kanallarını daraltır.

Berlin’deki Yahudi–Kürt Kongresi, komplocu zihinlerin öne sürdüğü gibi bir “piyonlaştırma” değil, halkların ortak mücadelelerinin ve tarihsel acılarının buluşturulmasıdır. Kürt siyaseti, komplo korkularına teslim olmak yerine cesurca ilişki kurmalı, evrensel değerler temelinde özgürlük ve demokrasi mücadelesini büyütmelidir.

İlginizi Çekebilir

Komisyon bu hafta akademisyenleri, aşiret temsilcileri ve korucuları dinleyecek
Erbil’in hükümet kördüğümü çözülemiyor: KYB ile KDP uzlaşamıyor

Öne Çıkanlar