Mecit Zapsu: Betonun Altından Doğan Direniş; 14 Temmuz

Genel

Tarihin bazı anları vardır, bir halkın sesini sonsuza dek susturmak için seçilir.

1930’ların başında Ağrı İsyanı bastırıldığında, Türkiye gazeteleri büyük puntolarla şu manşeti attı: “Hayalî Kürdistan burada meftundur.”

Altına bir beton mezarın fotoğrafını yerleştirdiler. O mezar, sadece bir isyanın, birkaç bedenin değil; bin yıllık bir halkın hayalinin üstüne kapatılmıştı.

Dillerin sustuğu, haritaların yok edildiği, düşlerin cezalandırıldığı o yıllarda, bir halkın hayal kurması bile suçtu.

Oysa unuttukları bir hakikat vardı: Toprağa gömülen hayaller çürüyüp yok olmaz. Bazıları orada filizlenir.

Ve bir gün, betonun, inkârın, işkencenin içinden yeni bir ses yükselir.

14 Temmuz, işte böyle bir gündür. Zaman orada durmaz. Zaman orada kırılır.

Bazı günler vardır; yalnızca takvimde değil, tarihin ve insanın vicdanında yer eder.

Bu direnişi ilk duyduğumda lisede, henüz yaşamla pazarlık etmediğim gençlik yıllarındaydım.

Bir halkın zindanda nasıl yeniden doğduğunu fısıltılarla öğrenmiştik.

“Diyarbakır Cezaevi’nde dört yoldaş bedenini ölüme yatırmış” deniyordu.

Ve sonra kulağımda çınlayan o söz: “Biz yaşamı uğrunda ölecek kadar çok seviyoruz.”

Bu, yalnızca bir siyasal tutum değildi.

Bu, varoluşun kendisiydi.

Onurla yaşamak için ölümü göze almak, inkâra karşı varlığı, ihanete karşı sadakati,

teslimiyete karşı insanlık onurunu savunmaktı. Ama elbette, 14 Temmuz’un anlaşılabilmesi için onun öncesine bakmak gerekir.

12 Eylül 1980 faşist askeri darbesiyle birlikte, Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler, Fransa’nın Vietnam’daki Saigon Zindanı’nı aratmıyordu.

Kürt tutsaklar, sistemli işkencelerle teslim alınmak, kendi değerlerine yabancılaştırılmak isteniyordu.

İnsanlık dışı bu uygulamalarla, bir halkın hafızası, dili, iradesi hedeflenmişti.

İşte bu koşullar içinde, 1982 Newroz’unda Mazlum Doğan, üç kibrit çöpüyle bir devrin karanlığını tutuşturdu.

Zaten daha önce de yoldaşlarına şöyle demişti: “Yemin ediyorum ki; bu karanlığın ortasında o ateş ben olacağım.

Zulüm altındaki tüm halklar için kendimi meşale yapacağım. Belki de gün gelecek, bir meşale olarak elden ele dolaşacağım! Ateş karanlıktan korkmaz. Ben de korkmayacağım. Nerede zalim, nerede zulüm, nerede karanlık varsa ben orada yanıyor olacağım.”

Bazen bir insanın sessiz ölümü, binlerin haykırışı olur.

Mazlum’un eylemi işte böyle yankılandı. Cezaevinin karanlığında bu eylemi duyan yoldaşları, yeni bir direniş biçimi arayışına girdiler.

Ve artık tek eylem araçları bedenleriydi. Sonra 18 Mayıs geldi. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Necmi Öner…

Bu dört fedai, bedenlerini ateşe verdi. Zindanda teslimiyeti değil, yeni bir dirilişi yaktılar.

Küllerinden doğan bir halkın yeni yeminine dönüştüler.

Ve o zincirin bir halkası da 14 Temmuz’du. Ama bu halka, yalnızca bir gün değil, bir halkın vicdanına kazınan bir mühürdü.

Dr. Mehmet Hayri Durmuş, Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz…

Zorla itirafçı yapılmak istenen, kişiliksizleştirilen tutsaklara karşı kendilerini ölüme yatırarak başka bir dili, başka bir duruşu konuşturdular.

Su verilmedi onlara. Koğuşlar kurutuldu. Bedenleri gün be gün eridi. Ama inançları, iradeleri büyüdü. Çünkü onlar yalnızca bireysel değil, bir halk adına konuşuyorlardı. Yalnızca aç kalmadılar; onuru savunurken yürekleri doydu.

Ölüm orucu eylemini başlatan Dr. Mehmet Hayri Durmuş, şehadete yaklaşırken arkasında bir cümle bıraktı: “Ben şehit düşersem, mezar taşıma ‘borçlu’ yazılsın.”

Bu vasiyet, bir halk için ömrünü adayan bir insanın özgürlük gerçekleşmeden toprağa girmeyi yarım kalmışlık, eksiklik, borç olarak görmesiydi.

Hayri, halkını özgürleştiremeden gözlerini yumduğu için kendini borçlu hissediyordu. Bu borç, yalnızca onun değil artık bizim de taşıdığımız bir borçtur.

Ve biz, o borcu unutmamak için her Temmuz sıcağında yeniden anımsarız: İnsanı halkına bağlayan en güçlü bağ,

görevini tamamlayamamanın vicdanıdır. Kemal Pir, o dört yoldaş arasında belki de halkın yüreğine en derin kazınanlardan biriydi.

Yalnızca bir enternasyonalist devrimci değil, aynı zamanda bir düşünceyle eylemi birleştiren “doğal insan”dı.

Onun için yoldaşları şöyle diyordu: “Kemal demek, eylem ve pratik demektir. Kemal demek, yaşam demektir. Uğruna ölecek kadar yaşamı seven…Az ve etkili konuşan, düşüncesiyle eylemini birleştiren bir kutup yıldızıydı.”

Yanlışın üzerine amansız giden, sapmalara karşı uzlaşmaz bir kişilikti. Söylenmesi gerekeni en etkili biçimde söyler, beklemez, ertelemezdi. Yoldaşlarını hep büyütmek isteyen, yenilgiyi kabul etmeyen, devrimciliğin model militanıydı. Oğlunun zindandan cenazesini almaya gelen babası Cemal Pir, tabutuna bakıp yalnızca bir cümle söyledi: “Kemal, sen tabutlara nasıl sığarsın?”

Bu bir ağıt değil, bir tanıklıktı. Bir halkın, kendi evladını yalnızca sevdiği için değil, inandığı için bağrına bastığının kanıtıydı.

Hayri Durmuş, toprağın dinginliğiydi. Kemal Pir, su gibi berrak ve taşıyıcıydı. Ali Çiçek, yakıcı bir ateşti. Akif Yılmaz, esen rüzgâr, özgürlük nefesiydi.

Bu dört element, zindanın beton duvarlarını değil, tarihin kendisini yonttu. Mazlum’un tutuşturduğu kıvılcım,

14 Temmuz’da bir yangına dönüştü. Bugün onları anmak; sadece geçmişe saygı değil, geleceğe bir sorumluluktur.

Çünkü onların direnişi, bir halkın “yeniden varım” deyişidir. Bir halkın, dilini, onurunu, iradesini savunma hakkıdır.

Dava arkadaşlarının da sürekli tekrar ettikleri gibi: “Bizler onların yoldaşlığını miras almış bugünün tanıkları olarak, sadece anmıyoruz,

aynı zamanda o borcu devralıyoruz.” “Sizler yarattığınız değerlerle ölümsüzleştiniz. Ebediyen yaşayacaksınız.”

14 Temmuz, işte o gömülmek istenen hayalin yeniden diriliş günüdür…

İlginizi Çekebilir

Delil Karakoçan: İz bırakmadan kayıp gittin, senin rüyan neydi peki?
A. Halûk Ünal: Türkler Neden Kürtlerle Empati Kuramıyor

Öne Çıkanlar