Trump ve Erdoğan’ın Beyaz Saray’daki 2025 görüşmesi, yalnızca iki liderin el sıkışmasından ibaret değildi. Bu kare, Ortadoğu’nun kırılgan dengelerinin yeniden şekillenmesini, çıkar hesaplarının ve kayıpların farklı taraflarca paylaşılmasını işaret ediyordu. İki isim yan yana dururken, görüntünün ardında bir tarih, bir hafıza ve kritik bir mesele vardı: Rojava.
Trump için diplomasi genellikle kısa vadeli ticari fırsatlar üzerine kurulu; Erdoğan içinse dış politika, iç siyasetteki zorlukları aşmanın yanı sıra ulusal güvenlik kaygılarını da kapsayan bir araç. Ancak bu tür etkileşimlerin faturası, çoğunlukla halklara kesiliyor; bu kez risk altında olan, başta Kürtler olmak üzere tüm bölge aktörleri. 2019 yılının Ekim ayı hâlâ hafızalarda taze.
Trump’ın bir tweetiyle Amerikan askerleri Suriye’nin kuzeydoğusundan çekilmiş, Serêkaniyê ve Girê Spî bölgeleri Türk askeri operasyonuna açılmıştı. YPG/YPJ öncülüğündeki güçlerin IŞİD’e karşı verdiği mücadelede kaybedilen binlerce can, bu kararın gölgesinde kalmıştı. O dönem, müttefiklik kavramının çıkar hesapları karşısında ne kadar kırılgan olduğu görülmüştü. Benzer bir dinamik bugün de gündemde. Suriye sahasındaki gelişmeler, rejimle imzalanan anlaşmalar ve Kürt özerk yönetiminin varlığı tabloyu daha karmaşık hale getiriyor.
Beyaz Saray görüşmelerinde Gazze ateşkesi, F-35 programı, yaptırımlar ve enerji hatları öne çıktı. Ancak arka planda Rojava dosyasının da gündeme geldiği biliniyor. Erdoğan için ABD’nin PYD/YPG ile ilişkisini sınırlaması, Türkiye açısından sınır güvenliği algısını güçlendirecek bir adım olurdu. Trump içinse bu, seçim meydanlarında kullanılabilecek yeni bir “başarı hikâyesi” anlamına gelir. Gazze’de ateşkes çabalarının karşılığında Rojava’nın pazarlık konusu edilip edilmediği kesinleşmiş değil; resmi açıklamalar bu konuda sınırlı.
Ancak tarih, Kürtlerin defalarca masada gözden çıkarıldığını gösteriyor. Enerji boyutu da kritik. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden çıkan petrolün Türkiye üzerinden dünya piyasalarına taşınması, ABD açısından stratejik öneme sahip. Yıllık kapasitesi yaklaşık bir milyon varil olan bu hat, milyarlarca dolarlık bir ekonomik değer barındırıyor. Bu hattın güvence altına alınması karşılığında Rojava üzerinde taviz verilmesi ihtimali göz ardı edilemez. Böylece Amerikan şirketleri ve Ankara kazançlı çıkarken, Kürtler ve bölgedeki diğer topluluklar belirsizliğe itilebilir.
Önümüzdeki olasılıklar çeşitlilik gösteriyor ama riskleri ortak: ABD sembolik bir varlığını koruyup desteğini daraltabilir; Türkiye’ye sınırlı operasyon alanı açılabilir; hatta 2019’daki gibi ani bir çekilme yaşanabilir. Her senaryoda Kürtler açısından yeni belirsizlikler söz konusu. Rojava, Kürtlerin ulusal bütünlüğünün önemli bir parçasıdır. Bu çizginin aşılması yalnızca sınır ötesinde insani sorunlar yaratmaz; aynı zamanda Türkiye’nin iç barışını, toplumsal uyumunu ve ekonomik istikrarını da doğrudan etkiler.
Suriye’de barışı gerçekten arayan bir Türkiye’nin bunu Washington’da değil, Rojava’daki aktörlerle diyalog yoluyla yapması gerekir. İç barışını ve ekonomik istikrarını güçlendirmek isteyen bir ülkenin, Kürt meselesini ortak güvenlik ve siyasal mekanizmalarla ele alması mümkündür. Bu, yalnızca ahlaki bir çağrı değil, aynı zamanda realist bir yaklaşımdır. Çünkü devletlerin kalıcı güvenliği, sadece askeri güçle değil; halkların barışı ve ekonominin sürdürülebilirliğiyle sağlanır. Bu çerçevede pratik adımlar atılabilir: Rojava’daki toplumsal yapıyı muhatap almak, uluslararası gözetim altında diyalog mekanizmaları kurmak, sınır güvenliğini ortak devriyelerle sağlamak, ekonomik entegrasyonu bölge halklarının yararına düzenlemek, kültürel ve siyasi içerme adımlarını güçlendirmek.
Geçmiş ihlallerle yüzleşmek üzere bağımsız komisyonlar oluşturmak da barış sürecini hızlandırabilir. Felsefi açıdan ifade etmek gerekirse: hafıza yalnızca geçmişin tanığı değil, geleceğin pusulasıdır. Unutulan her şey tekrar yaşanır. Bugün alınacak kararlar yalnızca iki liderin çıkarlarını büyütürse, yarın bölge yeni krizlerle karşı karşıya kalır. Ancak gerçek bir barış perspektifi geliştirildiğinde, bu yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye’nin ve tüm bölgenin kazanımı olur.
Sonuç açıktır: Diplomasi, kısa vadeli kazançlardan çok uzun vadeli istikrarı hedeflemelidir. Kürtlerin ulusal bütünlüğünün korunması, bölgenin geleceğini güçlendirecek temel dayanaklardan biridir. Türkiye, güvenlik kaygılarını gözeterek tarihsel gerilimleri geride bıraktığında, gerçek barışın yolu açılacaktır.











