Mecit Zapsu: Bir Halkın Liderini Susturarak Barış Arayanlara Birkaç Söz

Genel

Bu ülkede en kolay şey bir halkı yok saymaktır; en zor şeyse yok saydığın halkın gerçekliğinden kaçabilmektir. Türkiye neredeyse yüz yıldır aynı refleksin içinden konuşuyor: Gerçeği tanımlayarak değil, bastırarak yönetebileceğine inanıyor. Oysa gerçeğin doğası başkadır — susturuldukça büyür, bastırıldıkça derinleşir.

Bugün Abdullah Öcalan etrafında dönen tartışma, sadece bir siyasi figür tartışması değildir; Türkiye’nin Kürtlerle kurduğu tarihsel ilişkinin aynasıdır. Devlet de, siyaset de, muhalefet de, medya da aynı kör noktada birleşiyor: Kürtlerin kendi iradesini tanımak istemiyorlar. Çünkü tanıdıkları anda, yarım yüzyıldır sürdürülen inkâr siyasetinin zemini çökecek. “Meşruiyet kazandırmayalım” cümlesi bunun en çarpıcı örneğidir. Sanki meşruiyet yukarıdan verilen bir unvanmış gibi. Sanki bir halkın acısı, direnişi, bedeli bir komisyon raporuyla silinebilirmiş gibi.

Oysa meşruiyet masalarda değil; halkın hafızasında doğar. Halk kimi işaret ediyorsa, kimin bedel ödediğine inanıyorsa, kimin kendi adına konuştuğunu hissediyorsa o kişi zaten meşrudur. Türkiye’nin sorunu tam burada başlıyor: Devlet de, sol da, muhalefet de, toplumun büyük kısmı da Kürtlerin bu tarihsel hafızasını görmek istemiyor. Bu inkâr cehaletten değil; eşitlik fikrini gerçekten içine sindirememe hâlinden doğuyor. Dünyanın birçok yerinde devletler aynı yanlışa düştü: Halkın liderlerini hapsederek, susturarak, yok sayarak sorun çözebileceklerini sandılar. Ama tarih başka türlü aktı… Mandela örneği tam bu noktada bir ayna gibi duruyor.

Nelson Mandela 27 yıl boyunca bir adada tutuldu. Devlet onu susturdukça, halkın hafızasında büyüdü. Demir kapılar bir insanı görünmez kılamadı; aksine bir halkın vicdanında daha da görünür kıldı. Gün geldi, aynı devlet o “tehlikeli adam”ı ülkenin geleceği için masa başına oturttu. Yıllarca düşman ilan edilen biriyle konuşuldu; çünkü artık başka yol yoktu. Ve Güney Afrika, ancak o masa sayesinde yüzyıllık yarasını kapatabildi. Hiç kimse “Mandela ile görüşülürse meşruiyet kazanır” demedi; çünkü meşruiyet devletin değil, halkın çoktan verdiği bir karardı. Bugün Türkiye’nin hâlâ anlamamakta ısrar ettiği şey budur: Bir halkın liderini yok saymak, o halkı yok etmez; sadece kendini tarihin dışına iter. CHP’nin “İmralı’ya gitmeyiz” diyerek ahlaki üstünlük taslaması da bundan kaynaklanıyor.

Oysa bu tavır, demokrasi değil; devletin eski korkusunun daha kibar bir tekrarından ibarettir. Bir siyasetçi, bir halkın seçtiği liderle görüşmekten korkuyorsa, gerçeklikten de, çözümden de, barıştan da kopmuştur. Çünkü barış, cesaretin işidir; suskunluğun, ertelemenin, kaçınmanın değil. Peki… …eşitlik iddiası bu kadar yüksek olan bir muhalefet, bir halkın iradesini görmezden gelerek hangi geleceği kurabilir? …“adalet” diyenler, Kürtlerin tarihsel acısını hâlâ “güvenlik” diye tanımlarken hangi vicdana sığınabilir? …halkların kardeşliğini anlatanlar, o halkın kendi temsilini tanımamayı nasıl açıklayabilir? …bir halkın liderini yok sayarak, o halkla aynı ülkede onurlu ve eşit bir yaşam kurmak mümkün mü? Bu soruların cevabı Güney Afrika’da verildi: Barış, halkın lideriyle konuşarak geldi.

O ülke karanlık dönemlerini geride bırakmışsa, bu cesaretten dolayıdır. Türkiye’nin yapması gereken de budur: Kaçmak değil; yüzleşmek. Susturmak değil; konuşmak. Yok saymak değil; anlamak. Kürtler kendi liderini çoktan belirledi. Bu iradeyi tanımak kimseyi küçültmez; aksine bir ülkeyi büyütür. Barışın yolu, halkın iradesine saygıdan geçer.

Sonuçta gerçeklik basit bir cümlede gizli: Bir halkın liderini tanımak, onu sevmek zorunda olmak değildir; ama bu topraklarda eşit, adil ve onurlu bir yaşam kurmak istiyorsan, görmezden gelme lüksün yoktur.

İlginizi Çekebilir

Cîhanek li ser Zimên Avakirî: Hevpeyvînek bi Nivîskar Eyşana Beravî re
Zelenskiy: Rusya’nın saldırısında 6 kişi hayatını kaybetti

Öne Çıkanlar