Mecit Zapsu: Bir Haritanın Ucu; Bir Bedenin Düşüşü

Genel

 Bir bedenin, bir apartmanın üst katından aşağı atılışını gösteren görüntüler dolaşıyor. Kalabalık yok, acele yok. Aşağıda bekleyenler var, yukarıda atanlar var ve aralarında bunu kutlayan sesler. Bu sahne, bir anlık öfkenin ya da kontrolden çıkmış bir çatışmanın sonucu değil. Bir savaş kazası hiç değil. Bu, karşısındakini insan olmaktan çıkarma iradesinin, uzun zamandır biriken bir zihniyetin açık dışavurumudur.

Ölüye saygının bile düşmanlık sayıldığı bir eşikten söz ediyoruz. Hastanelerin vurulduğu, okulların hedef alındığı, sivillerin evlerinin yerle bir edildiği bir eşik bu. Cenazelerin aşağı atıldığı bu görüntüler, “çatışma” kelimesini yetersiz kılıyor. Burada olan şey tesadüf ya da anlık taşkınlık değil; bilinçli bir vahşettir. Hayatın kendisi hedef alınmakta, insan bedeni aşağılanarak bir mesaj verilmektedir.

Bu vahşetin nereden çıktığını sormak saflık değildir. Tam tersine, asıl sorumluluk bu sorunun cevabında gizlidir.

1920’lerde bir masa kuruldu, haritalar açıldı, cetveller kondu ve Kürt coğrafyası orada olmayanların ellerinde dört parçaya bölündü. O gün buna Sykes–Picot denildi. Bugün başka kavramlar kullanılıyor ama akıl değişmedi. Böl, yönet, dengele. Halklar değil, sınırlar konuşsun istendi. O masada oturan İngiliz ve Fransız aklı yalnızca bir harita çizmedi.

Aynı zamanda bir yüzyıllık istikrarsızlığın da temelini attı. Osmanlı sonrası Kürt meselesi bu yüzden hiçbir zaman “çözülemeyen bir sorun” olmadı; bilerek çözümsüz bırakıldı. Çünkü çözümsüzlük yönetilebilir bir durumdu. Kürtlerin varlığı değil, hak sahibi bir özne olarak tanınmaları tehdit olarak görüldü. Bugün Rojava’da ortaya çıkan özerk yönetim deneyimine gösterilen tahammülsüzlük de bu tarihsel bakıştan besleniyor. Dün haritayla bölünen bir halk, bugün kendi kaderi hakkında söz söylemeye başladığında yine “denge bozuluyor” deniliyor.

Değişen yalnızca kelimeler, yöntem aynı kalıyor. Amerika bu hikâyenin yeni ama belirleyici aktörüdür. Washington’un Suriye’ye bakışı hiçbir zaman ahlaki olmadı. Bu, bir insani krizden çok ticari ve stratejik bir alan olarak görüldü. Kiminle, ne kadar ve ne süreyle ilişki kurulacağı; sahadaki vahşetin boyutuna göre değil, pazarlığın getirisine göre belirlendi. Bugün görmezden gelinen bir yapı, yarın “kontrol edilebilir ortak” ilan edilebildi. Bu bir hata değil, tüccar zihniyetinin bilinçli tercihidir.

Tam da bu noktada bir başka ahlaki çarpıklık açıkça görülmelidir. Dü­ne kadar terörist olarak tanımlanan bazı silahlı yapıların bugün “meşru aktör” diye sunulması, buna karşılık IŞİD’e karşı sahada en ağır bedeli ödemiş olan SDG’nin hâlâ terörist olarak damgalanması kabul edilemez bir tersyüz etmedir. Dünya kamuoyu, IŞİD belasından kurtulurken SDG’nin rolünü inkâr edemez. Buna rağmen ABD ve Avrupa’nın “SDG bizim müttefikimizdir” söylemi, saldırılar karşısında sessiz kalındığında anlamını yitirmekte, hatta sahtekâr bir güvenceye dönüşmektedir.

Müttefiklik, yalnızca ihtiyaç anında hatırlanan bir ilişki değil; tehdit altındayken de sorumluluk gerektiren bir bağdır. Terör kavramı bu şekilde politik bir etikete dönüştürüldüğünde, ilke değil çıkar konuşur ve bu dil, yarının daha büyük felaketlerinin zeminini hazırlar. Avrupa Birliği ise başka bir yerde durdu. İlke konuştu ama irade göstermedi. Bildiriler yayımladı ama bedel ödemedi. İnsan haklarını savundu, fakat savunmanın maliyeti ortaya çıktığında geri çekildi. Bu tutum tarafsızlık değil, silikliktir. Tarih bu tür sessizlikleri denge değil, kaçış olarak kaydeder. Buradan İngiltere ve Fransa’ya açıkça söylemek gerekir: Bir yüzyıl önce atılan adımların bedeli hâlâ ödeniyor. Kürtlere yönelik bu süreklilik gösteren düşmanlığı “bölgesel karmaşıklık” diyerek meşrulaştıramazsınız.

Aklıselim, bu döngüyü sürdürmek değil, sona erdirmektir. Bu vahşetin bir ayağı da dildir. Türkiye’de iktidar ve ona eklemlenen medya, yaşananları ters yüz eden bir anlatı kurar. Hastaneler vurulur ama buna “operasyon” denir. Siviller ölür ama “güvenlik” başlığı atılır. Fail ortadan kaybolur, suç buharlaşır. Dil burada yalnızca anlatmaz, aynı zamanda aklar. Kürtler bu dili iyi tanır. Halepçe’den Roboskî’ye, Sur’dan Şexmaksut’a uzanan bir hafıza vardır. Bu hafıza öfkeyle değil, unutmamaya dair bir iradeyle ayakta durur.

Çünkü Kürtler bilir ki unutulan her suç, er ya da geç tekrar eder. Bugün cenazelerin aşağı atıldığı görüntüler yalnızca bugünü anlatmıyor. Geçmişi doğruluyor ve geleceği uyarıyor. Bu kadar tanıklık ve bu kadar açık delil varken hâlâ susanlar için “bilmiyorduk” deme hakkı kalmamıştır. Buradaki sessizlik masum bir duruş değil, vahşetin dolaylı ortaklığıdır. Bu bir slogan değildir.

Bu, bir yüzyılın sonunda tutulan bir hesaptır.

İlginizi Çekebilir

Araştırma : Kanada’nın gizemli beyin hastalığı salgını…
IŞİD’in Türkiye ağı: 24 kent, 97 dernek ve medreseler…

Öne Çıkanlar