Numan Kurtulmuş’un son açıklamaları, çözüm masasının fiilen devrildiğini ilan eder gibiydi: “Komisyonun Öcalan’la görüşme gibi bir programı yok, SDG silah bırakmadan herhangi bir yasa çıkmaz, Kürtçe ikinci resmi dil olamaz.”
Bu sözler masayı doğrudan devirmek anlamına geliyor. Eğer sorunun muhatabıyla görüşülmeyecekse ,Kürtçeye en küçük bir statü tanınmayacaksa, Suriye’deki mesele Türkiye’de önşart olacaksa, barış kiminle yapılacak? Korucularla mı, atanmış komisyon üyeleriyle mi? İşbirlikçilerinizle mi ? Bu durum, Türkiye’deki Kürt meselesinin tarihsel birikimiyle doğrudan bağlantılıdır. 2013-2015 yılları arasında Oslo ve Dolmabahçe süreçleri, barış umudunu yeşertmişti.
O dönemde Öcalan’ın çağrısıyla PKK ateşkes ilan etmiş, geri çekilme adımları atmış, devlet de anayasal reformlar için komisyonlar kurmuştu. Ancak devletin somut adımlar atmaması, 2015’teki hendek operasyonları ve siyasi baskılarla masanın devrilmesi, bugünkü güvensizliğin temelini oluşturdu.
Her ateşkes ilanında dağlarda ve şehirlerde operasyonların sürmesi; tutuklamaların, baskıların eksilmemesi, “örgüt üzerine düşeni yaptı ama devlet karşılık vermedi” algısını halkın zihninde güçlendirdi. Şimdiye kadar Öcalan ve örgüt, barış için gözle görülür adımlar attılar: Ateşkes ilan edildi, örgütün kendini feshetme kararı duyuruldu, sembolik de olsa bir grup gerilla silahlarını yaktı. Tüm bu jestler, devletin sürece yasal ve demokratik adımlarla karşılık vermesi için yapılmıştı. Ancak operasyonların hiç durmaması, halkta “devlet barış istemiyor” kanaatini pekiştirdi.
Bugün Kürt halkının büyük bölümünde hâkim olan duygu şudur: “Sıra artık devletteydi ama o da güven inşasını sağlayamadı.” 2024’te KONDA’nın yaptığı bir ankette, Kürt vatandaşların %65’i barış sürecine yeniden başlanmasını isterken, devlete olan güven %35’in altına düşmüş durumda. Halk barış isterken, güvensizlik büyüyor. Kürt toplumunun farklı kesimleri sürece çeşitli açılardan yaklaşıyor. Şehirli orta sınıf Kürtler anadilde eğitim ve kültürel haklarda ısrarcı; kırsaldakiler doğrudan güvenlik baskısıyla yüzleşiyor. Diasporadaki Kürtler, uluslararası kurumlara seslenerek barışı küresel gündem hâline getirmeye çalışıyor.
Ancak her kesimde ortak olan duygu, devletin isteksizliği karşısında büyüyen hayal kırıklığıdır. Yeni yasama yılı açılışında Erdoğan’ın yaptığı konuşma bu tabloyu tamamladı. Somut hiçbir şey söylemeden, yuvarlak cümlelerle konunun etrafında dolaştı. Ne barışa dair net bir söz, ne de somut bir plan ortaya koydu. Bu belirsizlik aslında bir siyaset tarzıdır: umut dağıtmak, beklentiyi diri tutmak ama sonuç üretmemek.
Böylece devlet hem “çözüm” imajını kaybetmiyor, hem de çözümün yükünü üstlenmiyor. Buradaki temel mesele şudur: Otoriter bir rejim, gerçek demokratik adımlar attığında kendi iktidarının temelini sarsar. Çünkü demokrasi; anadilde eğitim, siyasi temsil, eşit yurttaşlık, özgür örgütlenme gibi haklarla gelir. Bu haklar verildiğinde rejimin tekçi ve merkeziyetçi yapısı çözülür. Dolayısıyla otoriter rejimlerin refleksi, “çözüm masası”nı bir noktada devirmek zorundadır. Masanın ayakta kalması, rejimle çelişir.
Türkiye’deki iktidarın bu tutumu yalnızca otoriter yapının ürünü değil; aynı zamanda milliyetçi tabanın hassasiyetleri, güvenlikçi bürokrasinin derin etkisi ve seçim hesaplarıyla şekilleniyor. Dünya deneyimleri bu gerçeği teyit ediyor. Güney Afrika’da apartheid rejimi, siyah halkı eşitlikten mahrum bırakarak iktidarını korudu; ama Mandela ile kurulan masa rejimin sonunu hazırladı. İspanya’da ETA silah bırakırken, devlet demokratik özerklik modellerini devreye sokmak zorunda kaldı; aksi halde süreç daha kanlı olacaktı. Kolombiya’da FARC ile barış, yıllarca devletin güvenlikçi refleksleriyle ertelendi; ancak toplumun baskısı ve uluslararası garantörlerle kısmi bir çözüm mümkün oldu.
Ortak ders açıktır: Otoriter rejimler demokratik masaya oturduklarında, kendi çözülmelerini de kabul etmiş olurlar. Türkiye’deki iktidar ise bu riski göze almadığı için masayı devirmeyi seçiyor. Meselenin uluslararası boyutu da önemlidir. Türkiye, SDG’yi PKK’nın uzantısı olarak görüp Rojava’daki özerk yapıyı barış sürecine dahil etmeyi reddediyor. Ancak SDG’nin ABD başta olmak üzere uluslararası desteğe sahip olması, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Bu durum, iç barış sürecini doğrudan bölgesel gelişmelere bağlarken, Suriye’deki denklemle iç içe geçiriyor.
SDG’nin IŞİD’e karşı mücadeledeki rolü, uluslararası toplumun bu aktörü görmezden gelmesini imkânsız hâle getiriyor. Bugün gelinen nokta devletin çözümden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor: Kürtçe’nin resmî dil olarak tanınması reddediliyor, Öcalan’la görüşme dışlanıyor, SDG şart koşularak mesele dışarıya taşınıyor. Tüm bunlar barış arayışının samimiyetsizliğini açığa çıkarıyor. Ama tarihsel deneyim bize şunu söylüyor: Halkların talepleri bastırıldıkça yok olmaz, aksine güçlenir. Bugün masa devrilmiş olabilir, ama yarın yine kurulacak. Çünkü Kürt halkının onurlu yaşam, anadil ve eşitlik talepleri er ya da geç hak ettiği karşılığı bulacak.
Otoriter siyaset bunu erteleyebilir ama engelleyemez. Barış sürecinin yeniden canlanması için devletin güven inşa edici adımlar atması gerekir. Öcalan’la şeffaf bir diyalog kanalı açılmalı, Kürtçe’ye kamusal alanda statü tanınmalı, siyasi mahkûmların serbest bırakılması gibi jestler yapılmalı. Uluslararası garantörlerin sürece dahil edilmesi güven bunalımını aşabilir; toplumun farklı kesimlerinin temsil edildiği bağımsız komisyonlar süreci kapsayıcı kılabilir. Eğer bu adımlar atılmazsa, masanın her devrilişi bir sonraki çatışmanın daha ağır bedellerini getirecektir











