Sabahın karanlığına düşen Nûpel’e ve ajanslara düşen bir haber yüreğimizi yeniden kanattı: İran molla rejimi, üç özgürlükçü Kürt kadını – Pexşan Ezîzî, Werîşe Muradi ve Şerife Muhammedi – darağacının soğuk ipine teslim etmeye hazırlanıyor. Bu yalnızca üç kadının değil, bütün insanlığın boynuna geçirilmiş bir ilmektir.
Bu hikâye yeni de değil; 1979’da iktidara gelen bu kanlı yönetim, geçen 45 yıl boyunca binlerce muhalifi, özellikle Kürt gençlerini ve kadınları sabahın erken saatlerinde darağaçlarına götürdü. Bu hangi dinle, hangi vicdanla, hangi ahlakla, hangi hukukla açıklanabilir? İnsan hayatını yok etmeyi yönetme biçimine dönüştüren bir rejim, sadece bir iktidar sorunu değil, bütün insanlığın onurunu kirleten bir utançtır.
Ama utanç sadece mollaların değil. Yıllardır demokrasi ve insan hakları üzerine nutuklar atan devletler, binlerce Kürt genci darağaçlarında can verirken sustular. Şimdi üç kadının daha infazına sessiz kalırlarsa, bu sessizlik yalnızca zulme ortak olmak değil, gelecekte kendi insanlıklarını da darağacına göndermektir. İnsan haklarını savunmak ahkâm kesmekle olmuyor; zulmün karşısına dikilmekle oluyor.
Molla rejimi insanlığın onuruyla oynuyor. Bu onur sadece bizim değil, sizin de onurunuzdur. Eğer hâlâ bir damla vicdanınız, bir kırıntı ahlakınız kaldıysa, bu zulme dur demenin zamanıdır. Çünkü her sessizlik, bir sonraki darağacının ipini biraz daha sıkıyor. İran’da 1979’da kurulan molla rejimi, kendini İslam devrimi diye tanımladı; adalet, özgürlük, halkların kurtuluşu sözleriyle iktidara geldi.
Ama daha ilk yıllardan itibaren, bu sözlerin üzerine kan döküldü. Halkların umutları, darağaçlarının gölgesinde boğuldu. Bu rejim, muhalefeti susturmanın en hızlı ve en korkunç yolunu seçti: idam sehpası. İran’ın şehirleri, özellikle Kürdistan’ın meydanları, onlarca yıl boyunca sabahın erken saatlerinde kurulan darağaçlarına tanıklık etti. Resmî rakamlar bile on binlerce insanın “Allah adına” asıldığını söylüyor; gerçek sayıların daha yüksek olduğunu herkes biliyor. Ama idamlar sadece cezalandırma değildi; onlar bir devlet dili, bir iktidar gösterisiydi. Korku salmak için darağaçları meydanlara kuruldu. İnsanlar toplanıp zorla izlettirildi, çocuklar bile bu vahşetin seyircisi olmaya zorlandı.

Hiç unutulmayan bir fotoğraf vardır: Ellerinden zincirlenmiş bir Kürt öğretmen, bir aktivist, darağaçına çıkarılırken başını çevirir. Kalabalığın arasındaki küçük kızına son bir kez el sallamak ister, ama zincirli elleri tam kalkamaz, sadece yüreği havalanır. O an, bütün insanlığın onuru ipte sallanır. İnsan olanın yüreği böyle bir sahneye nasıl dayanır? Bu nasıl bir din, nasıl bir devlet, nasıl bir adalet ki, bir çocuğun hafızasına böyle bir anı kazır? Kürt gençleri, öğretmenler, yazarlar, kadın aktivistler…
Her biri ya bir hücrede sessizce çürütüldü ya da şafak vakti bir duvarın dibinde kurşunlandı, darağaçlarında can verdi. Bu rejim için bir Kürt’ün en büyük suçu, özgürlük istemek oldu. Bugün Pexşan, Werîşe ve Şerife için kurulan darağaçları, geçmişten bugüne süren bu kanlı zincirin bir halkasıdır. Bu yalnızca İran’ın iç meselesi değil, bütün insanlığın sorunudur. Çünkü dünyada hiçbir iktidar, hiçbir inanç, hiçbir yasa, bir halkın kızlarını ve oğullarını böyle sistematik biçimde öldürmeyi meşru kılamaz.
Bugün darağaçlarının gölgesinde anılan üç isim var: Pexşan Ezîzî, Werîşe Muradi, Şerife Muhammedi. Ama onların hikâyesi darağaçlarında başlamadı. Her biri, halkı için, özgürlük için, kadınların sesi için bir hayat ördü. Bu yüzden rejimin gözünde suçlu, halkın gözünde onurlu oldular. Pexşan Ezîzî – Kürt kadınlarının onurunu savunan, en küçük bir adaletsizliğe karşı sesini yükselten bir aktivistti. Tutuklandığında tek silahı sözdü; mollalar korktu o sözden. Şimdi darağaçına götürülüyor çünkü kadınların korkusuz olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Werîşe Muradi – yıllarını kadınlara okuma-yazma öğretmeye, haklarını anlatmaya adadı. Hapishaneye konulduğunda bile kitaplarını, defterlerini bırakamadı. Hücrede yazdığı her cümle rejimin duvarlarını çatlatıyordu. Bugün darağaçının hedefi çünkü zindanda bile özgür ruhları zincire vuramayacaklarını kanıtladı.
Şerife Muhammedi – İran sokaklarında “Jin Jiyan Azadî” sloganını haykırırken defalarca gözaltına alındı. Ama başını eğmedi. Bugün darağaçına çıkacak belki, ama başını eğmeden çıkacak. Mollalar için en büyük tehdit buydu: Boyun eğmeyen bir kadının varlığı. Bu üç kadın, sadece kendi hayatları için değil, bütün kadınlar, bütün halklar için direniyor. Onların darağaçlarına götürülmesi, insanlığın boynuna geçirilen ilmeği biraz daha sıkmak demek. Ama onlar ilmek sıkılırken bile son nefesleriyle hayatı savunacaklar. Çünkü özgürlük bazen bir nefes, bazen son bir bakış, bazen zincirli ellerle verilen bir elvedadır. İran rejiminin kadınlara reva gördüğü zulüm yeni değil.
Ama Mahsa Amini’nin 2022’de katledilmesi, bu baskının artık sessizlikle örtülemeyeceğini gösterdi. Bir genç kadın, saçının teli yüzünden gözaltına alındı, işkenceyle öldürüldü. Ve bu ölüm, bütün İran’ı, bütün dünyayı sarstı. Kadınlar sokaklara döküldü; “Jin, Jiyan, Azadî” – Kadın, Yaşam, Özgürlük – sloganı duvarlara, meydanlara, kalplere kazındı. Bu sadece İran’da değil, dünyanın dört bir yanında yankılandı. Çünkü bu slogan, bir halkın değil, bütün kadınların, bütün insanlığın ortak isyanıydı.
Bugün darağaçlarının gölgesinde bekletilen Pexşan, Werîşe, Şerife, Mahsa’nın yol arkadaşlarıdır. Aynı sloganın kızlarıdır. Onları darağaçlarına götürmek isteyenler, sadece üç kadını değil, kadın özgürlüğü fikrini öldürmeye çalışıyor. Ama unuttukları bir şey var: Kadınların çığlığı, darağaçlarından daha yükseğe ulaşır. Mahsa’nın adını susturamadılar, Pexşan, Werîşe, Şerife’nin sesini de susturamayacaklar. Bu zulüm sadece mollaların eseri değil.
Onları yıllardır el üstünde tutan, diplomasi masalarında ağırlayan, ticaret anlaşmaları yapan, çıkar uğruna darağaçlarını görmezden gelen sözde demokratik ülkelerin de suçu var. Demokrasi nutukları atıp darağaçlarına sırtını dönenler, insanlığın ortak utancını büyütüyor. Artık kimse “haberimiz yoktu” diyemez. Kürdistan’ın meydanları, İran’ın hapishaneleri, darağaçlarının gölgesinde öldürülen binlerce genç, bu dünyanın gözleri önünde yok edildi. Ve bugün Pexşan, Werîşe, Şerife için sessiz kalan her devlet, her kurum, her sözde insan hakları savunucusu, yarın kendi vicdanının darağaçlarını inşa edecek.
Biz biliyoruz ki molla rejimi sadece bir iktidar değil, bir insanlık düşmanı karanlık. Onu ayakta tutan her sessizlik, her diplomatik çıkar, insanlığın onuruna vurulan bir darbedir. Ama darağaçlarını yıkmak bizim elimizde. Sesimizi büyütürsek, bu zulüm zincirini kırabiliriz. Çünkü her darağacı, bir gün onu yıkan elleri çağırır.









