Gazetecilik, şiddetin kime yöneldiğine göre ahlaki pozisyon değiştiremez. Evrensel gazetecilik, acıyı etnik kimliğine göre tartmaz; şiddeti failin devletle kurduğu ilişkiye göre aklamaz; ölümü “haklı” ve “anlaşılabilir” kategorilere ayırmaz. Eğer bir medya dili, siviller katledildiğinde “Bu vahşeti kim yaptı?” diye soruyor; fakat aynı vahşet Kürtlere yöneldiğinde “Buna neden ihtiyaç duyuldu?” sorusuna kayıyorsa, orada gazetecilik değil, derin bir etik çürüme vardır. Bu durum bir refleks hatası değil, sistematik bir zihniyet meselesidir.
Rojava’da Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde yaşananlar, “çatışma” kavramıyla geçiştirilemeyecek kadar açıktır. Sivillerin yaşadığı alanlara yönelik cihadist saldırılar, zorla yerinden edilmeler, parçalanmış bedenler ve kadınlara yönelik aşağılayıcı, insanlık dışı uygulamalar; uluslararası hukukun açıkça savaş suçu olarak tanımladığı fiillerdir. Bu görüntüler yoruma değil, kayda geçmeye; bağlama değil, açık bir teşhire ihtiyaç duyar. Burada yaşanan şey, modern savaşın “gri alanları” değil, çıplak şiddetin kendisidir.
Buna rağmen Türkiye’de kendini “muhalif” olarak tanımlayan ana akım medya, bu gerçeklik karşısında suskunluğu tercih etti. Susmakla kalmadı; dili yumuşattı, faili muğlaklaştırdı, şiddeti teknik askeri terimlerle örtmeye çalıştı. Daha da vahimi, bu saldırıları gerçekleştiren cihadist yapılar bir anda “meşru güç”, “düzen sağlayıcı aktör” gibi sunulmaya başlandı. Gerçekler değişmemişti; değişen yalnızca şiddetin yöneldiği halktı. Gazze’de siviller katledildiğinde — ki buna karşı duyarlılık göstermek insan olmanın asgari şartıdır — aynı medya çevreleri haklı olarak güçlü bir dil kurdu. Manşetler sertleşti, yorumlar netleşti, vicdan yüksek sesle konuştu. Ancak aynı refleks, Kürtler öldürüldüğünde ortadan kayboldu. Rojava’da hayatını kaybeden çocuklar için aynı kelimeler kurulmadı; kadınlara yönelik vahşet için aynı öfke üretilmedi. Bu bir unutma ya da bilgi eksikliği değildir. Bu, kimin yasının tutulmaya değer görüldüğüne dair bilinçli bir tercihtir.
Gerçek muhaliflik, yalnızca iktidarı eleştirmekle sınırlı kalamaz. Devletin Kürt meselesine dair inkâr ve güvenlikçi dili yeniden üretildiği anda muhaliflik anlamını yitirir. “Ama beka”, “ama terör”, “ama jeopolitik” diyerek her seferinde şiddete gerekçe üretmek, onu yalnızca normalleştirmez; meşrulaştırır. Bu noktada muhalif medya, iktidarın söylemsel alanına girmiş; sadece daha rafine bir dil kullanmakla yetinmiştir. Evrensel gazetecilik “Bu kime yapıldı?” sorusuyla değil, “Bu yapılabilir mi?” sorusuyla hareket eder. Halklar arasında ahlaki bir hiyerarşi kurmaz. Bir halkın acısını görünür kılıp diğerini sessizliğe gömmek, gazetecilik değil; açık bir ayrımcılıktır. Kürtler hedef alındığında dili değişen, şiddeti bağlama oturtan, faili perdeleyen hiçbir medya anlayışı ne özgürdür ne muhaliftir ne de gazetecidir.
Bu, inkârın muhalefet kisvesiyle yeniden üretilmesidir. Evrensel gazetecilik cesaret ister. Bu cesaret yalnızca iktidara karşı konuşmayı değil, toplumun içine işlemiş milliyetçi reflekslerle ve seçici vicdanla yüzleşmeyi de gerektirir. Kürtler söz konusu olduğunda kalemler titriyorsa, manşetler yumuşuyorsa, failler korunuyorsa; orada gazetecilik değil, suç ortaklığı yazılıyordur. İnkâr ise hangi politik dille sunulursa sunulsun, etik bir suçtur ve tarih bu suçu not etmeyi iyi bilir.










