Barışın diliyle konuştuğunu iddia eden devlet aklı, gerçekte barışı kendi çıkarlarına indirgemekten öteye gitmiyor. Son yıllarda sıkça dile getirilen “geçiş süreci” kavramı – geçmişteki “çözüm süreci”nin bir devamı ya da revizyonu olarak sunulsa da – aslında eski milliyetçi zihniyeti cilalayıp yeniden dolaşıma sokmaktan başka bir şey değil.
Barışın ön koşulu olarak dayatılan “tek devlet, tek ulus” anlayışı, farklı etnik ve kültürel kimliklerin varlığını yok sayıyor; eşit yurttaşlık, kültürel haklar, dil özgürlüğü ve demokratik özerklik gibi talepler “nesnel gerçekliğe aykırı” etiketiyle reddediliyor.
Oysa bu talepler, Kürtçe eğitim hakkı ya da yerel yönetimlerin kendi kararlarını alma yetkisi gibi en temel insan haklarına dayanıyor. Devlet aklı ise bunları ayrılıkçı bir tehdit olarak görmeyi sürdürüyor. Sonuçta barış, hakların karşılıklı tanındığı bir müzakere süreci olmaktan çıkıp, tek tarafın teslimiyetinin meşrulaştırılmasına dönüşüyor. Böyle bir barış anlayışı sürdürülebilir değil; çünkü eşitlik olmadan inşa edilen herhangi bir uzlaşı, en fazla geçici bir ateşkesten ibaret kalır.
Söylenenler dikkatle incelendiğinde görülen şudur: Örgütün feshedilmesi, silahların bırakılması ve devletle tam bütünleşme gibi varsayımlar, barışın temel taşları olarak sunuluyor. Kayyum uygulamaları – seçilmiş belediye başkanlarının yerine devlet memurlarının atanması yoluyla halk iradesinin hiçe sayılması – hâlâ “meşru idari tedbir” olarak savunuluyor.
Oysa son yıllarda onlarca Kürt belediyesine kayyum atanması, yerel demokrasiyi baltaladı ve halkta derin bir güvensizlik yarattı. Yargısal baskılar da aynı şekilde sürüyor: Siyasi tutuklamalar, dava süreçleri ve hapis cezalarıyla muhalif sesler susturulurken, “demokratik siyaset” hep geleceğe erteleniyor. Bugün değil, yarın; şimdi değil, “süreç tamamlandıktan sonra.” Böylece barış, sürekli ileriye atılan bir vaade dönüştürülüyor – tıpkı ucunda sallanan havuç gibi, yaklaşan ama asla ulaşılamayan bir hedefe.
Bu mantıkla barış olmaz; bu, barışsızlığın devlet eliyle sistematik biçimde yeniden üretilmesidir ve çatışmanın kök nedenlerini çözmek yerine bastırmayı tercih eder. Devlet aklının bu dayatmacı ve erteleyici yaklaşımına rağmen, barış masasına en ciddiyetle oturan ve en ağır bedelleri ödeyen taraf, Kürtler oldu. On yıllardır süren çatışmaların, köy boşaltmaların, sürgünlerin, yasakların ve sistematik yok sayılmanın yükünü taşıyan Kürt halkı, her fırsatta barış için samimiyetini ortaya koydu.
Ateşkes süreçlerinde silahların susması için tek taraflı adımlar atıldı, parlamento zemininde siyasal çözüm için irade gösterildi. Buna rağmen iktidar hâlâ aynı retçi dilde ısrar ediyor. Cumhurbaşkanı’nın “bu işi sonuca ulaştıracağız” sözleri, barışın gerçek muhataplarını görmezden gelerek söyleniyor; Kürt siyasi hareketinin temsilcileri ya dışlanıyor ya da kriminalize ediliyor.
Rojava örneğinde ise “SDG silah bıraksın” şartının öne sürülmesi, gerçek bir çözüm arayışından çok bir oyalama taktiği. Bu, ipteki unu yere sermekten başka bir şey değildir ve üstelik, Suriye’deki Kürt güçlerinin IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonla birlikte verdiği mücadeleyi yok saymak anlamına gelir. Gerçek barış, teslimiyetin değil eşitliğin üzerine inşa edilir. Samimiyetle değil, top çevirmekle değil; halkların farklı kimliklerini, taleplerini ve tarihsel acılarını tanımakla olur. Kürtlerin defalarca gösterdiği samimiyet, karşı taraftan aynı ciddiyeti görmediği sürece hep duvara çarpıyor.
Sorulması gereken soru açıktır: Tek taraflı şartlarla, sürekli ertelenen vaatlerle, kayyum ve yargı gölgesinde gerçekten barış olur mu? Bu sorular cevapsız kaldıkça, barış bir hayal olarak kalır; aksine, yeni çatışmaların zeminini hazırlar ve toplumun yaralarını daha da derinleştirir. Yine de bu tablo içinde umut bütünüyle kaybolmuş değil. Barış, devletin tek taraflı dayatmalarıyla değil, halkların ortak iradesiyle, karşılıklı tanıma ve eşitlikle mümkündür. Gerçek bir demokratikleşme ve toplumsal uzlaşma ancak bu zeminde yükselebilir.
Aksi takdirde “geçiş süreci” adı verilen yol, barışa değil, sadece yeni çatışmalara çıkar.









