Mecit Zapsu: Gerçek Adaletin Elçisine

Genel
Bazı insanlar vardır hevalim, onların yokluğu yalnızca bir eksiklik değil; bir devrin vicdanından eksilen sarsılmaz bir omurgadır. Tahir Elçi benim için de, bu halk için de tam olarak böyle biriydi. 1990’ların karanlığında, Diyarbakır DGM koridorlarında adalet bir hayal, hukuk bir dekor gibiydi. O günlerde yanımda dimdik duran, dosyaları değil insanı savunan biri vardı: Tahir Elçi.
Sadece avukatım değildi; o, insanlığın yükünü omzunda taşıyan bir dosttu. Diyarbakır zindanının rutubet kokulu duvarlarında görüş kapısı açıldığında, içeri önce onun sakin yüzü girerdi. Ama o ziyarete yalnızca “beni” görmeye gelmezdi… Koğuşlardaki bütün arkadaşlarımla tek tek ilgilenirdi: Kimin sağlık sorunu var, kimin mahkemesi aksıyor, kimin ailesi baskı altında… Hepsini sorar, not eder, takip eder; cezaevinin kapısından çıktığı anda da o sorunların peşine düşerdi.
Hak ihlallerine karşı en önde duran, kapı kapı koşuşturan, en çok yorulan oydu. Bir kişi için değil, herkes için adalet isterdi. İşte onu gerçek yapan da buydu.
Kibar ama sarsılmaz bir üslubu vardı; Devlete karşı korkusuz, müvekkiline karşı incelikli, hakikate karşı sadık bir duruş… Zindanda insan insana nasıl omuz verirse, o da bize öyle omuz verirdi. İyi bir hukukçudan önce iyi bir insandı. İyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir dost… Ve hepsinin üstünde, çok iyi bir Kürt’tü. Kürt olmak onun için slogan değil, sorumluluktu: Köklere sadakat, halka vefa, hakikate sahip çıkmak. Ve şunu açıkça söyleyeyim hevalim: Bugün yaşadığımız yargı düzeni, 1990’lardaki DGM karanlığından bile daha geri. O dönem zalimdi, acımasızdı, baskıcıydı; ama en azından bir insan kendi savunmasını saatlerce yapabilirdi.
Mahkeme başkanı seni susturmazdı; sözünü kesmezdi. Bugün ise savunma hakkı bile “zaman yönetimi” bahanesiyle budanan bir lütuf haline geldi. Yargı, bağımsız bir mekanizma olmaktan çıkıp, siyasetin gölgesine sıkışmış bir ritüele dönüştü.
Tam da bu yüzden Tahir Elçi’nin yokluğu daha ağır geliyor. Çünkü bugün onun gibi insanların sesi yalnızca hakikatin değil; bu çürümüş sistemde nefes alabilen son adalet kırıntılarının sesiydi. Ve bir gün… Dört Ayaklı Minare’nin gölgesinde kurşun sesi duyulduğunda, yalnızca bir insan düşmedi yere; bu toprakların “barış” diyebilen en yumuşak, en cesur seslerinden biri susturulmak istendi. Ama susturamadılar. Onun kanı Sur’un taşlarına değil, vicdanlarımıza aktı. Kurudu sanıyorlar ama o kan sessizce kök salıyor, sessizce yeşeriyor. Çünkü o, “Kürt’üm” derken başını öne eğmedi, “Barış istiyorum” derken özür dilemedi, “Bu devlet cinayetleri aydınlatmalıdır” derken geri adım atmadı. Cübbesini çıkardığında da aynı Tahir’di: Çocuklara oyuncak götüren, yaşlıların elini öpen, kadınların gözyaşını silen, gençlerin “abi” dediği o adam…
İşte bu yüzden öldüremediler onu. Bir beden öldü; evet. Ama bir duruş, bir vicdan, bir insanlık hâlâ sapasağlam ayakta. Bugün hâlâ onun izinden giden genç avukatlar var; Hâlâ onun açtığı dosyaların peşinde koşan, onun cümlelerini sürdüren insanlar var; Hâlâ Diyarbakır sokaklarında adını sessizce ananlar, onun bıraktığı emaneti omuzlayanlar var.
Onu anmak bizim için nostalji değil; bir borç, bir devam etme sorumluluğu. Çünkü biliyoruz ki: Eğer bir gün bu topraklarda gerçekten adalet konuşulacaksa, o konuşmanın içinde mutlaka Tahir Elçi’nin sakin, kararlı, berrak sesi duyulacak. Onu vurdukları yerde bugün sessizce bir şeyler büyüyor. Belki bir çiçek, belki bir umut, belki bir vicdan… Seni saygı ve minnetle anıyoruz Tahir Başkan.

İlginizi Çekebilir

Saraçhane eylemleri: Sekiz gazeteci beraat etti
Hong Kong’da çıkan yangında 55 kişi öldü, 279 kişiden haber alınamıyor

Öne Çıkanlar