Mecit Zapsu: Halepçe; Bir Kenti Gazla Susturdular, Bir Halkın Hafızasını Susturamadılar

Genel

Bazı tarihler vardır; takvimde bir gün olmaktan çıkar, bir halkın iç organına dönüşür. Orada atar, orada sızlar, orada konuşur. 16 Mart böyle bir tarihtir. Halepçe denildiğinde insan yalnızca bir katliamı hatırlamaz; insanlığın ne kadar alçalabileceğini, dünyanın ne kadar sessiz kalabileceğini ve zulmün kendisini ne kadar yenilmez sandığını da hatırlar. O yüzden Halepçe üzerine konuşmak, geçmişe dönüp birkaç cümle kurmak değildir. Halepçe üzerine konuşmak, bugünü suçüstü yakalamaktır.

Çünkü Halepçe geçmişte kalmış bir vahşet değildir. O, tarihin içine gömülmüş bir olay değil; bugünün iktidarlarına, bugünün suskunlarına, bugünün çıkar hesapçılarına doğru hâlâ konuşan açık bir yaradır. Üzerinden yıllar geçmiş olabilir; ama bazı acılar zamanla eskimez. Tam tersine, zaman geçtikçe daha da ağırlaşır. Çünkü ilk günkü ölümün yanına, yılların sessizliği, unutkanlığı ve ikiyüzlülüğü eklenir. 16 Mart 1988’de, Irak’ta iktidarda olan Saddam Hüseyin rejimi, Kürt kenti Halepçe’ye kimyasal silahlarla saldırdı. Hardal gazı ile birlikte sinir gazları — sarin, tabun ve VX — kullanıldı. Birkaç saat içinde yaklaşık beş bin sivil, çoğu kadın ve çocuk, hayatını kaybetti; yedi ila on bin kişi ağır yaralandı. Hayatta kalanların önemli bir bölümü ise yıllar boyunca kanser, solunum hastalıkları ve doğum anomalileriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Bu saldırı, Enfal Operasyonu kapsamında yürütülen sistematik imha politikasının en korkunç sahnelerinden biriydi.

O gün öldürülen yalnızca insanlar değildi. Bir şehrin gündelik ritmi öldürüldü. Mutfakta kaynayan su, eşiğe bırakılmış ayakkabı, sokağa çıkmak üzere hazırlanmış çocuk, pencereden bakan anne, akşam eve dönmeyi düşünen baba… Hayatın en sıradan, en savunmasız, en insani hâli hedef alındı. Katliamların en korkuncu da budur zaten: öldürülen yalnızca beden değildir; gündelik olanın masumiyetidir. Kurşunun bir sesi vardır. Bombanın bir gürültüsü vardır. Ama kimyasal ölüm sessiz gelir. Önce havayı bozar. Sonra nefesi bozar. Ardından bedeni. İnsan nereye kaçacağını bilemez; çünkü ölüm gökten değil, soluduğu havanın içinden gelir. Güvendiği tek şey olan nefes, bir anda ihanet eder. Dışarı çıkmak da içeride kalmak da aynı kapanın içine sıkışmak olur. Kimyasal saldırının dehşeti biraz da buradadır: insanın dünyayla en doğal bağını, nefes alışını, kendi aleyhine çevirir.

Halepçe’de olan tam olarak buydu. Bir kent, kendi havası tarafından öldürüldü. Çocuklar annelerinin koynunda, anneler çocuklarının yanında, aileler kapı eşiklerinde, sokak ortalarında, evlerinin birkaç metre ötesinde can verdi. Kaçamadılar. Saklanamadılar. Pazarlık yapamadılar. Çünkü karşılarındaki şey savaş değildi; düpedüz yok etme iradesiydi. Bir halkı sindirmek, aşağılamak, dağıtmak ve hafızasına korku kazımak isteyen devlet aklının en çıplak biçimiydi. Burada durup şu gerçeği açıkça söylemek gerekir: Halepçe bir “çatışma sonucu yaşanmış trajik hadise” değildi. Böyle nötr laflar, suçun üstünü örten diplomat dilidir. Halepçe planlı, bilinçli, siyasal bir katliamdı. Hedef yalnızca askeri bir unsur değildi; hedef Kürtlerin varlığıydı, toplumsal moraliydi, bir halkın kendini yurt belleme duygusuydu. Kimyasal silah kullanmak, yalnızca öldürmek değildir; aynı zamanda şu mesajı vermektir: “Sana insan muamelesi yapmıyorum. Seni, üzerinde her şeyin denenebileceği çıplak bir hedef olarak görüyorum.” Halepçe, bu insanlık dışı mesajın korkunç bir biçimde hayata geçirilmesiydi.

Ama Halepçe yalnızca o rejimin suçunu anlatmaz. Dünyanın suçunu da anlatır. Çünkü büyük katliamlar yalnızca failin kararlılığıyla gerçekleşmez; seyircinin rahatlığıyla da büyür. O gün dünyada birçok devlet ne olduğunu bilmiyor değildi. Kimyasal silahların ne anlama geldiğini bilmiyor değildi. Bölgedeki rejimin niteliğini, yürüttüğü savaşın karakterini, Kürtlere dönük imha siyasetini bilmiyor değildi. Yine de çıkar hesapları, jeopolitik denklemler, diplomatik ikiyüzlülük ve stratejik körlük, insan hayatının önüne geçti. Halepçe yalnızca bir diktatörün suçu değildi; aynı zamanda uluslararası sistemin utancıdır.

O dönemde birçok Batılı devlet, İran’a karşı denge unsuru olarak gördüğü Irak rejimiyle siyasi ve ticari ilişkilerini sürdürüyordu. Kimyasal silah programına giden bazı teknolojiler ve hammaddeler uluslararası ticaret ağlarından geçmişti. İnsan hakları nutuklarıyla dünyaya ders veren devletler, aynı dönemde Ortadoğu’nun üzerinde dolaşan bu ölüm bulutuna gözlerini kapatmayı tercih etti. Modern dünyanın en büyük yalanlarından biri, insan haklarını evrensel bir ilke gibi sunup onu yalnızca çıkarına denk düştüğünde hatırlamasıdır. Halepçe bu yalanın teşhiridir. Dünyanın güçlü devletleri, insan hakları metinleri, uluslararası hukuk nutukları ve diplomatik nezaket cümleleri arasında bir kent gazla boğuldu. Sonra raporlar yazıldı, açıklamalar yapıldı, kınamalar sıralandı.

Oysa katledilen çocuklar raporlarla değil, gazla öldü. Diktatörlük kendisini hep büyük bir gösteriyle kurar. Üniformalar, saraylar, marşlar, heykeller, korku aygıtları, istihbarat ağları, cezaevleri… Her şey tek bir yanılsama üretmek için seferber edilir: sonsuzluk. Diktatör kendisini geçici bir yönetici gibi sunmaz; kader gibi sunar. Sanki hep oradaymış, hep orada kalacakmış gibi davranır. Fakat tarihin garip bir adaleti vardır: diktatörlerin en büyük yanılgısı daima kendileri olur. Çünkü zulüm çok gürültülüdür ama köksüzdür. Korku çok yaygındır ama dayanıksızdır. Zorbalık her yere ulaşır ama hiçbir yere kalıcı olarak yerleşemez.

Güçle kurulan rejimler, bir süre çevrelerine demirden duvarlar örse de içeriden çürümeye başlar. Bugün dönüp bakıldığında o korku imparatorluğundan geriye ne kaldı? Bir utanç kaydı. Bir lanetli isim. Bir suç arşivi. Yıllar sonra Irak’ta kurulan mahkemeler bu katliamı yalnızca bir savaş suçu olarak değil, açık biçimde soykırım olarak tanıdı. Çünkü hedef askeri bir birlik değil, bir halkın kendisiydi. Bir kenti gazla boğmak yalnızca bir saldırı değildir; bir topluluğun varlığını kırmayı amaçlayan siyasal bir iradedir. Bugünün otoriterleri, bugünün zorba iktidarları Halepçe’ye bakmalıdır.

Çünkü Halepçe yalnızca geçmişte kalmış bir suç değildir; iktidarın sınırını gösteren tarihsel bir derstir. Bir halkı bombalayabilirsiniz. Bir dili yasaklayabilirsiniz. Bir şehri haritadan silebilirsiniz. Ama bir halkın hafızasını öldüremezsiniz. Hafıza yalnızca geçmişin tanığı değildir; geleceğin de pusulasıdır. Unutulan her şey tekrar yaşanma ihtimali taşır. Hatırlanan her acı ise bir daha yaşanmaması için kurulmuş ahlaki bir barikattır. Bu yüzden Halepçe’yi hatırlamak yalnızca yas tutmak değildir. Aynı zamanda dünyanın neresinde olursa olsun zulme karşı ses çıkarmaktır. Halepçe bugün yalnızca bir yas günü değildir.

Bir hatırlatma günüdür. Dünyanın bütün diktatörlerine şu gerçeği hatırlatan bir gün: Bir şehri gazla susturabilirsiniz. Bir halkı korkuyla yönetebilirsiniz. Ama hafızayı öldüremezsiniz. Çünkü zulmün ömrü kısadır. Hafızanın ömrü uzundur. Ve tarih, er ya da geç, hafızanın tarafında durur.

İlginizi Çekebilir

Delil Karakoçan: ABD’nin Zihinsel İnşasının Jeopolitik Arka Planı
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen gözaltına alındı

Öne Çıkanlar