İnsan çoğu zaman hayatta kalmayı doğal bir zafer sanır. Nefes alıyorsa, günü atlatmışsa, bir şekilde yoluna devam ediyorsa yaşadığını düşünür. Oysa varlığını sürdürmek ile insan olarak kalmak her zaman aynı şey değildir. Çünkü hayatta kalmak yalnızca biyolojik bir mesele değildir; aynı zamanda etik, duygusal ve varoluşsal bir sınavdır. Bazı hayatta kalışlar vardır ki, geride fark edilmesi zaman alan bir eksilme bırakır.
Zor zamanlarda insan önce uyum sağlamayı öğrenir. Sessizleşir, geri çekilir, kendini küçültür. Bunu çoğu zaman bilinçli yapmaz; koşullar böyle gerektirir. Yaşamın devam edebilmesi için bazı sözler yutulur, bazı bakışlar çevrilir, bazı sorular ertelenir. Bedensel devamlılık, bu küçük vazgeçişlerle mümkün olur.
Ne var ki her vazgeçiş masum değildir. İnsan bazı eşiklerde, yalnızca dış dünyaya değil, kendi iç dünyasına da uyum sağlamaya başlar. O noktada hayatta kalmak, insanın kendi iç bütünlüğünden bir parça bırakmasıyla gerçekleşir. Bu kayıp hemen fark edilmez. Çünkü insan hâlâ ayaktadır. Ama içte bir şey yer değiştirir; insan, kendisiyle kurduğu bağı sessizce gevşetir. İnsan kalmak, her koşulda açık bir “hayır” demek değildir. Bazen susmak, bazen geri adım atmak, bazen beklemek de insan kalmanın bir yolu olabilir.
Fakat her suskunluk aynı yere çıkmaz. Kimi suskunluklar zamanı kollarken, kimileri alışmaya dönüşür. Alışmak güçlü bir savunma mekanizmasıdır; insanı korur. Çünkü alışmak acıyı azaltır. Ama uzun sürdüğünde, bu savunma duyarlılığı da törpüler; duygusal bir uyuşmaya ve vicdanın giderek daha az ses vermesine yol açabilir. Bunun en çıplak hâli, insanın her şeyden yoksun bırakıldığı koşullarda görülür.
Bazı insanlar, en uç baskı ortamlarında bile yaşadıklarına bir anlam tutunmaya çalışır; bir yüzü hatırlayarak, geleceğe dair küçük bir ihtimali koruyarak, kendilerini tamamen çözülmekten alıkoyar. Bazı düşünürlerin de tanıklık ettiği gibi, insan en karanlık koşullarda bile tutumunu seçme gücünü bütünüyle yitirmez. Bazılarıysa hayatta kalabilmek için bütünüyle uyum sağlar; günleri geçirir ama içten içe tükenir. İkisi de yaşar. Ama yaşamanın geride bıraktığı iz aynı değildir. Bu fark, yalnızca tarihsel felaketlerde değil, gündelik hayatta da ortaya çıkar. Uzun süre haksızlığa maruz kalan bir insan, başta direnç gösterirken zamanla “normalleşmeye” başlar.
Önce itiraz etmemeyi, sonra hissetmemeyi öğrenir. Hayatta kalır; işi sürer, düzen bozulmaz. Ama bir noktada, kendini tanımakta zorlanır. Alışma bedeni korumuş; içsel bütünlüğü yıpratmıştır. Yine de bu çizgi her zaman tek yönlü değildir. İnsan bazen, uyum sağladığı bir hayattan geri dönebilir. Bu geri dönüş çoğu zaman sessizdir; büyük kararlarla değil, küçük yüzleşmelerle başlar. Bir anlam kırıntısı, bir söz, bir bakış, insanı yeniden toparlayabilir. Çünkü insan kalmak, bir kez kaybedildiğinde sonsuza dek yitip giden bir şey olmak zorunda değildir. Direniş bazen tam da bu geri dönüş ihtimalinde saklıdır. Bu yüzden hayatta kalmak ile insan kalmak, mutlak bir karşıtlık değildir.
Kimi insanlar, hayatta kalmak için insan kalmayı seçer; kimi insanlar ise insan kalmak uğruna hayatta kalmayı riske eder. Çoğu zaman bu ikisi iç içe geçer. İnsan, absürd bir dünyada, hem kayayı taşır hem de onun altında ezilmemeye çalışır. Bu, ne tam bir teslimiyettir ne de saf bir isyan. Bu yazı, hayatta kalmayı yargılamaz. Çünkü yaşamak kolay değildir. Ama insan kalmanın da kendiliğinden olmadığını hatırlatır. İnsan kalmak, çoğu zaman görünmeyen bir çabanın, içten içe sürdürülen bir direncin sonucudur.
Ne alkış alır ne de kesin cevaplar üretir. Yine de bazıları, vazgeçtiklerini geri kazanarak, hayatta kalan değil, yeniden insan olan biri olmayı başarır. Bu çelişkiyi, farklı koşullarda ve farklı yüzleriyle, sonraki yazılarda izlemeyi sürdüreceğiz. Belki de asıl soru şudur: İnsan hayatta kaldığında, geride bıraktığı şeyleri de birlikte taşıyabiliyor mu? Yoksa varlığını sürdürmek adına vazgeçtikleri, bir süre sonra onu tanıyamayacağı birine mi dönüştürüyor? Hayatta kalan kimdir; ve o kişi hâlâ insan mıdır?












