Mecit Zapsu: İnkârdan İnşaya 27 Şubat…

Genel

27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan tarafından açıklanan deklarasyon, Türkiye’nin yüz yıllık meselesine ilişkin yeni bir eşik öneriyordu. Hukuk temelli bir sürecin açılması, demokratik entegrasyon için barış yasalarının gerekliliği ve demokratik toplum çözümünün hukukun tesisine bağlanması çağrısı yapılıyordu. 27 Şubat 2026’da, birinci yıldönümünde yayımlanan ikinci mesaj ise bu çerçeveyi daha da somutlaştırdı.

Öcalan, “negatif isyan dönemini tek taraflı iradeyle aştıklarını” belirterek artık “pozitif inşa aşamasına” geçilmesi gerektiğini vurguladı. “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” ifadesiyle Türk–Kürt tarihsel diyalektiğinin özgünlüğünü hatırlattı. Süreci “Cumhuriyet’le zihnen barışmanın ilanı” olarak tanımladı. Şiddete dayalı siyaset döneminin kapanması gerektiğini, demokratik toplum ve hukuk temelli bir sürecin açılmasının zorunlu olduğunu ifade etti. Ve en önemlisi, bu sürecin tek taraflı yürüyemeyeceğini söyleyerek devleti, siyaset kurumlarını ve toplumu sorumluluk almaya davet etti.

Bu iki metin birlikte okunduğunda açık bir gerçek ortaya çıkıyor: Sorun artık yalnızca silahların susması değildir. Sorun, hafızanın tanınması, adaletin tesis edilmesi ve ortak geleceğin hukuki zeminde inşa edilmesidir. HAFIZA Türkiye’de mesele hiçbir zaman yalnızca güvenlik olmadı. Mesele, inkârın kurumsallaşmasıydı. 1924’ten itibaren kurulan tekçi yurttaşlık anlayışı, farklı kimlikleri anayasal metnin dışında bıraktı. Dil yasaklandı, isimler değiştirildi, kültürel hafıza bastırıldı. 1990’larda güvenlik paradigması derinleşti; zorunlu göçler, faili meçhuller ve olağanüstü hâl uygulamaları bu coğrafyanın belleğine kazındı. Bir toplum hafızasını bastırarak huzur bulamaz. Bastırılan hafıza travma üretir. Travma kuşaktan kuşağa aktarılır. Hafıza yalnızca geçmişin tanığı değildir; geleceğin pusulasıdır.

Unutulan her şey başka bir biçimde geri döner. Toplumsal hafızayı diri tutmak, bir halkın varlık mücadelesinin en derin ahlakıdır. Pozitif barış, hafızayı bastırmak değil, tanıyarak dönüştürmektir. Tanınan acı siyasetin meşru zemini olur; tanınmayan acı gölgede büyür ve yeni çatışmalara zemin hazırlar. Bugün hâlâ resmi söylemde “Kürt sorunu”ndan kaçınılması, hafızayla yüzleşmeme iradesidir. Oysa yapılan çağrı, bu yüzleşmeyi demokratik entegrasyonun önkoşulu haline getiriyor. ADALET Hafıza tek başına yeterli değildir. Hafıza, adaletle birleşmediğinde yalnızca bir hatırlama eylemi olarak kalır. Adalet, bir toplumun kendine verdiği sözdür: “Bir daha olmayacak.” Bu söz ancak hukukla anlam kazanır. Öcalan’ın vurguladığı gibi, demokratik entegrasyon barış yasaları olmadan gerçekleşmez.

Demokratik toplum çözümü, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel boyutlarda hukukun tesisine bağlıdır. Günümüzdeki krizlerin kökü, tam da demokratik hukukun yokluğundadır. Eşit yurttaşlık açık anayasal güvenceye kavuşmadıkça barış kalıcı olmaz. Bir halkın dili kamusal alanda güvence altına alınmadıkça eşitlik gerçekleşmez. Yerel demokrasi güçlendirilmedikçe katılım derinleşmez. Yargı bağımsız olmadıkça hukuk devleti kurulamaz. Gerçek cesaret, gücü kullanmak değildir. Gerçek cesaret, gücü hukukla sınırlamaktır. Geçmişle yüzleşme mekanizmaları kurulmadan, hakikat kamusal biçimde tanınmadan, mağduriyetler onarılmadan barış yalnızca kırılgan bir sessizliktir. Sessizlik adalet değildir. GELECEK Gelecek, hafıza ve adaletin üzerine kurulur. Negatif barış çatışmayı durdurur. Pozitif barış ise ortak yaşamı üretir. “Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz” ifadesi bu yüzden yalnızca sembolik değildir.

Bu, birlikte yaşamanın ontolojik kabulüdür. Birinin varlığını inkâr ederek diğeri de eksik kalır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında mesele, birlik söylemini tekrar etmek değil; birliği eşitlik temelinde yeniden kurmaktır. Bu geçiş tek taraflı iradeyle tamamlanamaz. Devlet, siyaset kurumları ve toplum sorumluluk almadıkça pozitif inşa gerçekleşmez.

Ortak yaşamın demokratik mimarisi ancak hukuk temelli bir cesaretle kurulabilir. İktidarlar geçicidir. Ama anayasal tercihler kalıcıdır. Eğer Cumhuriyet ikinci yüzyılında gerçekten demokratikleşecekse, bu korkuların diliyle değil, eşitliğin hukuki ifadesiyle olacaktır. Ve bugün asıl soru şudur: Bu ülke hafızasından kaçmaya devam mı edecek, yoksa adalet üzerinden yeni bir gelecek mi kuracak? Tarih, cesareti olmayanları affetmez. Ama adaletle yüzleşenleri de unutmaz.

İlginizi Çekebilir

Yeni bir ankete göre, Amerikalıların İsrail-Filistin sorununa bakışı değişti 
Îranê Piştî Êrişa Îsraîlê Peyama “Tolhildanê” Da

Öne Çıkanlar