Mecit Zapsu: İnşa Edilen Sessizlik; Hapishane ve Hastane Arasında Kaybolan İnsan

Genel

Modern devlet, kentleri büyütürken zihinleri daraltır. Gökdelenlerin gölgesinde kalan insan, görünmez duvarlarla çevrili bir çağa uyanır: Betonun hem sığındırdığı, hem hapsettiği bir çağdır bu. Türkiye’de son yirmi yılda en çok yapılan iki yapı hapishaneler ve hastanelerdir. Bu iki bina türü, sadece mimari değil; aynı zamanda zihni, bedeni ve toplumu şekillendirme araçlarıdır. Betonun dili vardır: Susturur. Tuğlaların hafızası vardır: Unutturur. Ve demir kapılar sadece içeriyi değil, dışarıdaki özgürlüğü de kilitler.

Peki, neden bu kadar çok hapishane? Neden bu kadar çok hastane?

Hapishaneler: Sessizliğin Kurumsallaşması

Her toplum, kendi korkularının bir mimarisini kurar. Türkiye’de devlet, kendisine yönelmiş her eleştiriyi, her farklı sesi, her özgür düşünceyi “tehlike” olarak görmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Böylece hapishaneler yalnızca suçlular için değil, muhalifler için de inşa edilir. Bu ülkenin en parlak gençleri, gazetecileri, siyasetçileri, şairleri ve düş kuran çocukları demir parmaklıklar arasında çürütülmüştür. Zindanlar yalnızca birer mimari yapı değildir; onlar, devletin nasıl bir gelecek tahayyül ettiğini gösterir.

Hapishane, iktidarın hayal edemediği özgürlük düşlerinin gömüldüğü mezarlıktır.

Bir ülke ne kadar çok hapishane yapıyorsa, o kadar çok korku üretiyor demektir. Bu korku, bazen kimliğe, bazen fikre, bazen sadece susmayan bir bakışa yöneltilir. AKP hükümeti döneminde yüzü aşkın yeni cezaevi inşa edildi. Bu, sadece artan suç oranıyla açıklanamaz. Bu, iktidarın kendi bekasına yönelik korkusunun taşla, demirle ve betonla vücut bulmuş halidir.

Hastaneler: Bedenin Yönetimi, Ruhun Çöküşü

Hastaneler, dışarıdan bakıldığında şefkatin, iyileştirmenin mekânlarıdır. Ama modern çağda hastane, yalnızca bir tedavi merkezi değildir; aynı zamanda bir biyopolitik araçtır. Devlet, bireyin bedenine ne kadar yaklaşıyorsa, özgürlük o kadar daralır. Türkiye’de şehir hastaneleri birer kentsel dev yatırım gibi sunuldu, ama gerçekte bu yapılar insanların bedenini değil; devletin kamu kaynaklarını tedavi ediyordu. Hasta garantili hastaneler, kâr garantili kapitalizmin taşlaşmış simgeleri oldu.

Halk, yoksulluğun, işsizliğin, geleceksizliğin kıskacında yaşarken hastane kapılarında uzun kuyruklara girdi. Herkes hasta oldu, çünkü herkes yorgun: Ruhsal, fiziksel ve varoluşsal bir tükenmişlik içinde. Toplum kronik bir şekilde hasta ediliyor ve sonra iyileştirme iddiasıyla sisteme yeniden entegre ediliyor.

İktidar, önce ruhu hastalandırır, sonra bedeni tedavi eder. Böylece hem hasta kalırsın, hem bağımlı.

Hapishane ve Hastane: Disiplin Toplumunun İkiz Kulesi

Michel Foucault, modern toplumları “disiplin toplumu” olarak tanımlar. Bu toplumlar bireyi sadece dışarıdan değil, içeriden kontrol eder. Ve bunu hapishane ile hastane gibi kurumsal mekanizmalar üzerinden gerçekleştirir. Bu ikili yapı, insanı bir makineye dönüştürür: Ya “tedavi edilmesi gereken” bir anomali, ya da “ıslah edilmesi gereken” bir suçlu olarak kodlanırsın.

Bu bağlamda Türkiye, sadece yatırımların değil, zihniyetin de değişmediği bir ülke. Çünkü özgür düşünce hâlâ potansiyel suçtur. Ve bu suçun cezası ya psikiyatri servisine ya da hücreye çıkar. İnsan burada ya “deli” ya da “terörist” olur.

İktidar, “yol yaptık, köprü yaptık” diye övünürken, esas inşa edilen şey “itaat toplumudur.” Betonla, demirle, taşla örülen bir suskunluk çağında yaşıyoruz.

İnşa ve İnkâr Arasında: İnsanın Kayboluşu

Bir ülkede en çok hastane ve hapishane yapılıyorsa, o ülke bir “sağaltma” ve “sindirme” rejimi kuruyor demektir. Bu rejim, dışarıdan bakıldığında hizmet gibi görünür, ama içeride bir inkâr politikası işler.

Kürtler için yapılan cezaevleri, Aleviler için suskunlaştırılmış hastaneler, kadınlar için tecrit edilen doğum servisleri… Hepsi aynı yapının parçalarıdır. Hepsi aynı sessizliği üretir: Devletin makbul vatandaş tasarımına uymayan herkes, bu sistemin ya “dışına” ya da “içine” atılır.

Ve dışarısı da bir tür içeriye dönüşür: Açık hava cezaevleri, psikolojik hastalıklarla örülü yaşamlar, boğulmuş bir sessizlik…

Direnişin Mimarisi: Taşı Parçalamak

Bu karanlık tablo içinde umut, yalnızca yeni yollar yapmakla değil; eski duvarları yıkmakla mümkündür. Hapishaneye düşmemek için susan değil, hapishaneye rağmen konuşanlar özgürlük getirir. Hastalanmamak için değil, hastalığı doğuran düzeni sorgulamak için çaba gösterenler bir gelecek inşa edebilir.

Çünkü gerçek mimarlık, insanı kurtaracak olan duvarı değil, o duvarı yıkacak olan bilinci inşa etmektir.

İnsan, taş ve beton arasında ezilmemeli. İnsan, o taşın altından felsefe üretmeli, o betondan özgürlük fışkırtmalı. Çünkü tarih gösteriyor: Hiçbir demir kapı düşünceyi durduramaz, hiçbir hastane vicdanı tedavi edemez.

İlginizi Çekebilir

Amerika: TikTok fenomeni Lame gözaltına alındı
Netanyahu, ABD’den İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapmasını istedi

Öne Çıkanlar