Mecit Zapsu: Kürt olmanın cezası ve gerçeğin direnişi; Suat Daştan

Genel

 Suat arkadaşı 2022 yılında Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tanıdım. İki yıl aynı koğuşta kaldık. Sessiz ama derin düşünen, çalışkan ve yardımsever bir insandı. İlk bakışta fark edilen bir dinginliği vardı; kelimeleri süslemeye gerek duymadan hakikati söylerdi. Amedliydi. Liseyi yeni bitirmiş, üniversite sınavına girip İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştı.

Ama onun hayatı yalnızca kitaplarla değil, inkâr ve bastırmayla örülü bir halk tarihinin yüküyle şekillenmişti.

Suat’ın çocukluğu, 1990’lı yılların karanlık günlerine tanıklık etmişti. Binlerce köyün boşaltıldığı, faili meçhul cinayetlerin sıradanlaştığı, köy meydanlarının panzer gölgesinde susturulduğu bir dönemde büyümüştü. Yakılan köyler, karakola çağrılıp geri dönemeyen komşular, karartılmış akşamlar onun hafızasına derin bir yara gibi işlenmişti.

Çocukluğundan itibaren Kürdistan’da yaşanan acıları, kendi yüreğinin en derin yerinde hissederek büyüdü. Bu onu pasifleştirmedi, aksine doğal bir insan hakları savunucusuna dönüştürdü. Bir yandan okuyarak kendi halk gerçekliğini anlamaya çalışıyor, diğer yandan bölgede estirilen teröre karşı düzenlenen protestolara katılıyordu. Bu yüzden birçok kez gözaltına alındı, işkence gördü, hakaretlere ve tehditlere maruz kaldı. Ama hiçbir zaman boyun eğmedi. O, sadece bireysel özgürlüğü değil, halkının da onurunu savunuyordu.

İstanbul’dan Kaçış

Hukuk fakültesine kaydını yaptırmak için İstanbul’a gittiğinde, bir gün evinden gelen bir telefon onun yolculuğunu bambaşka bir yöne çevirdi. Ağabeyi telefonda şöyle demişti: “Dün gece polis evi bastı. Evi darmadağın ettiler, her yeri aradılar. Seni arıyorlar.” Suat, bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bu devletin eline bir kez düştüğünde, adaletin değil düşmanlığın dili konuşurdu. Çünkü onun gözünde Suat gibi gençler, potansiyel suçlulardı; yani Kürt’tüler, yani özgürlük istiyorlardı. Derhâl tedbir aldı. Kaldığı yerlere bir daha uğramadı, telefonunu imha etti. Kendini sınırın öte yakasına atabilmek için yol ve yöntem aradı. Birkaç başarısız denemenin ardından Edirne üzerinden Meriç Nehri’ni geçmeyi başardı. Rehberinin tarifine göre, nehri geçtikten sonra sırtını suya verip demiryolu raylarına ulaşana dek yürümesi gerekiyordu. Saatler süren yürüyüşten sonra rayları buldu ve onları takip ederek arkadaşıyla birlikte Yunanistan’ın Selanik kentine ulaştı.

Oradan Atina’ya geçti ve kendisine verilen adrese giderek Kürt özgürlük hareketinin kuryelerine ulaştı.

Avrupa’da Bir Dönemeç

Suat için orada kalmak bir seçenekti. Avrupa’nın sunduğu “özgürlük”, “demokrasi” ve “refah” başlıkları altında bir mülteci olarak güvenli bir yaşam kurabilirdi. Ancak o, Kürt halkına reva görülen yaşama, köyleri yakılan, sürgün edilen, asimilasyona maruz bırakılan, zindanlarda dışkı yedirilen halkının mücadelesine sırtını dönmedi. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana inkâr edilen bir halkın onuru için, sisteme karşı bilinçli ve gönüllü bir katılım gösterdi. Birkaç ay Yunanistan’da kaldıktan sonra Rusya’ya geçti. Orada yoğunlaştırılmış bir pratik ve politik eğitimden geçti. Sakine Cansız gibi sorumlu düzeyde yöneticiler tarafından Avrupa’da ya da örgütün farklı sahalarında görev alması önerildi. Ancak Suat, bu tekliflere nazikçe teşekkür ederek tercihini açıkça ortaya koydu: O, ülkede olmak, mücadelenin içinde yer almak istiyordu. Kürdistan’a, halkının yüreğine dönmek istiyordu.

Kürdistan’a Dönüş ve Dersim Yolu

Bunun üzerine önce İran’a, oradan da Güney Kürdistan’a geçti. Dağ hayatının zorluklarına alışması zaman aldı ama kısa sürede doğayla ve yoldaşlıkla kurduğu bağ onu güçlendirdi. Pratik yaşama erken uyum sağladı, disiplini ve özverisiyle arkadaşlarına örnek oldu. Bir kış boyunca yoğun siyasi eğitim aldı. Bahar düzenlenmesiyle birlikte Suat, Dersim eyaletinde görev yapmak istediğini yönetime iletti. Önerisi kabul edildi. Yaklaşık iki aylık zorlu bir yürüyüşün ardından bir grup arkadaşıyla birlikte Dersim’e ulaştı. Bölgeyi tanımak için halkla temas kurdu, çevreyi gözlemledi. Zazacayı iyi konuştuğu için iletişim kurmakta zorlanmadı. Hem yoldaşlarının hem de halkın güvenini kısa sürede kazandı. Kış üslenmesi için lojistik sorumluluğunu üstlendi. İlk yılını Dersim’de geçirdi.

Yakalanış ve İşkenceler

Ancak örgütün aldığı karar doğrultusunda metropollerde görev yapması gerekti. Bu görevlendirme sonrası Erzincan’a geçti. Burada, bir köylünün ihbarı sonucu yakalandı. Gözaltına alındı, ağır işkencelerden geçirildi. Defalarca sorgulandı. Her defasında yalnızca örgüt üyesi olduğunu, herhangi bir silahlı eyleme katılmadığını belirtti. Ancak sistemin derdi adalet değil, ceza vermekti. Malatya, Elazığ, Mardin gibi cezaevlerini dolaştı. Dava dosyasında hiçbir somut delil olmamasına rağmen, devletin elindeki “itirafçı” kartı tekrar devreye girdi. İtirafçı, Suat’ı tanımamasına rağmen, “Ben Suat’ın Dersim’de bir eyleme katıldığını duydum” dedi. İşte bu “duyuma” dayalı beyan, mahkeme için yeterliydi. Suat Daştan’a müebbet hapis cezası verildi. Yargıtay cezayı onadı. Avukatları dosyayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. AİHM davayı bozarak yeniden yargılanma kararı verdi. Ancak Türkiye’de “yeniden yargılama” çoğu zaman sadece formaliteden ibarettir.

Suat’ın cezası bir kez daha aynen onandı. Suat, yargılamaların her aşamasında yalnızca kendini savunmakla yetinmedi. Kürt halkının yaşadığı gerçekliği, sistemin reva gördüğü insanlık dışı uygulamaları teşhir etti. Kürt özgürlük mücadelesine neden katıldığını açıkça beyan etti. Böylece mahkeme salonlarında yargılanan değil, yargılayan bir bilinçle durdu. O anlarda asıl sorguya çekilen; inkâr politikaları, faili meçhuller, yakılan köyler ve susturulmak istenen bir halkın hakikatiydi.

Zindanda 21 Yıl ve Adaletin Çifte Standardı

Bugün 21. yılını cezaevinde dolduruyor. Elazığ’dan Karabük’e, oradan da ailesine daha uzak bir cezaevi olan Tekirdağ’a sürgün edildi. Şu an hâlâ Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde, varsayımlar üzerine verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını çekiyor. Suat, hâlâ okumaya ve üretmeye devam ediyor. Tarih, felsefe, edebiyat üzerine çalışıyor. 80 yaşlarındaki anne ve babasını göremese de haftalık yalnızca 10 dakikalık bir telefon görüşmesiyle hasret gidermeye çalışıyor. O 10 dakika, bir ömrün özlemini taşımaya yetmez. Bir annenin “iyiyim” deyişi, bir babanın “kendine dikkat et” demesi, yılların ağırlığını silemez. Oysa aynı sistem, adlî mahkûmlara haftalık 30 dakikalık görüntülü görüşme hakkı tanıyor. Eğer o hafta ziyaretçileri gelmemişse, bu süre 60 dakikaya kadar çıkarılabiliyor. Devletin gözünde bir gaspçı, bir hırsız ya da bir dolandırıcı, politik bilinci olan bir tutsaktan daha fazla hakka sahip.

Çünkü sistem, Kürt halkının özgürlük talebini hâlâ bir “tehdit” olarak görüyor. Ve bu tehdidi kontrol altında tutmak için sadece zindanları değil, o zindanların içindeki en küçük hak kırıntılarını bile gasp etmeyi mubah sayıyor. Bu yalnızca bir iletişim hakkı meselesi değil, sistemin siyasi mahpuslara nasıl bir düşmanlık hukuku uyguladığının açık bir göstergesidir. Adaletin eşitliği değil, düşmanlığı esas aldığı bir düzende Suat gibi insanlar sadece cezalandırılmıyor; aynı zamanda unutturulmak isteniyor.

Hâlâ Direnen Bir Yürek

Cezaevi idaresi dışarıdan gönderilen kitapları keyfî şekilde engelliyor, bazı yayınlara el koyuyor. Siyasi tutsaklar, bazı cezaevlerinde kısmen katılım sağlasalar da, birçok sosyal faaliyetten ya dışlanıyor ya da sınırlanıyorlar. Mektupları sansürleniyor, kimi zaman hiç gönderilmiyor. Kelimeler suç sayılıyor, duygular kriminalize ediliyor. Ziyaretler, sohbet hakları, kültürel etkinlikler gibi temel insani haklar, yönetimin takdirine bağlı keyfî uygulamalara tâbi tutuluyor.

Ayrıca cezaevlerinde “Gözlem Kurulu” adı altında işleyen, fakat adaletle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir başka yapı daha var. Başkanlığını cezaevi savcısının yaptığı bu kurulun diğer üyeleri çoğu zaman infaz memurlarından oluşur; içlerinde hukukçu bulunmaz. Bu kurul, sudan bahanelerle cezalarını tamamlamış siyasi tutsakların tahliyelerini keyfî şekilde 1 yıldan 3 yıla kadar uzatabiliyor. Aynı kurul, çoğu zaman soyut ve içeriği belirsiz “pişmanlık göstermedi” ya da “ideolojik tutumunu sürdürdü” gibi gerekçelerle disiplin cezaları vererek tutsakları yasal birçok haktan da mahrum bırakıyor. Böylece, mahkeme kararıyla belirlenmiş cezalar dahi fiilen genişletilerek, özgürlük yerine belirsizlik dayatılıyor.

Fakat tüm bu baskılara rağmen Suat, susmuyor. Çünkü bazı insanlar vardır; onları hapsedebilirsiniz ama susturamazsınız. Onların sesi demir kapılardan sızar, dört duvarı aşar, halkının kalbine ulaşır. Suat Daştan’ın yaşamı, sadece bir bireyin değil; bir halkın hakikatini savunma direncidir. O direniş, hâlâ içeride yazılan defterlerde, sessizce gönderilen mektuplarda, gökyüzüne dönük umutlu bakışlarda yaşamaya devam ediyor.

Ve biz, tanıklık edenler olarak bu hikâyeyi unutmayacağız. Çünkü Suat, unutturulmak istenen bir halkın vicdanıdır. Dilerim bu yazı, yalnızca bir anlatı değil; aynı zamanda bir hafıza taşıyıcısı, bir adalet çağrısı ve bir insanlık tanıklığı olarak yankı bulur.

İlginizi Çekebilir

İmamoğlu’nun yüksek lisans tezi de YÖK arşivinden kaldırıldı
Hamas: Gazze’de yardım tırı devrildi 20 kişi öldü

Öne Çıkanlar