Mecit Zapsu: Kürt Sorununun Adını Koymadan Çözüm Olmaz

Genel

Kürt sorunu, adını değiştiren söylemlerle değil, varlığını kabul eden bir yüzleşmeyle çözülebilir. İnkârın güvenlik diliyle örtüldüğü her yerde adalet ertelenir, demokrasi yara alır ve barış yalnızca bir temenni olarak kalır. Kürt sorunu, çoğu zaman “ne istiyorsunuz?” sorusuna sıkıştırılır. Oysa asıl soru daha geride durur: “Siz varsınız” cümlesi, bu ülkede hangi koşullarda kurulabiliyor? Çünkü Kürt sorunu, talepler listesinden önce, sorunun varlığının inkâr edilmesi sorunudur. “Kürt sorunu yoktur” denildiğinde yalnızca bir politik tartışma kapatılmaz; bir halkın yaşadığı acıların, kayıpların ve kırılmaların üstüne kalın bir perde çekilir.

Görünmez kılınan şey yalnızca bir kimlik değil, aynı zamanda adaletin kendisidir. İnkâr, sorunu ortadan kaldırmaz. Sadece onu başka adlarla dolaşıma sokar. Bugün egemen söylem genellikle şunu söyler: “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır.” Peki o zaman şu soru sorulmaz mı: “Terör sorunu nereden doğdu?” Boşlukta mı ortaya çıktı? Hiçbir tarihsel, siyasal ve toplumsal bağlam olmadan mı filizlendi? Yoksa yıllarca konuşulmayan, bastırılan, inkâr edilen bir sorunun sonucu olarak mı ortaya çıktı?

Bir sorun yok sayıldığında, onun sonuçları yönetilmeye çalışılır. Kürt sorunu konuşulmadığında, güvenlik dili devreye girer. Adaletin yerini tedbir, eşitliğin yerini sabır, yüzleşmenin yerini inkâr alır. Oysa Kürtler ne ayrıcalık talep ediyor ne de ayrımcılık. İstenen şey son derece yalın: Kendi kimlikleriyle, kendi dilleriyle, onurlarını eğmeden bu ülkenin eşit yurttaşları olarak yaşayabilmek. Bu yüzden Kürt sorunu her şeyden önce bir anadil sorunudur. Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; insanın dünyaya açıldığı ilk kapıdır. Bir insanı dilinden koparmak, onu yalnızca kelimelerden değil; çocukluğundan, annesinin sesinden, ninniden, duadan ve sevincin en sahici hâlinden koparmaktır. Dil, hafızanın evidir. Evini elinden aldığınız insan, her yerde yaşar ama hiçbir yere ait olamaz.

Kürt sorunu aynı zamanda bir demokrasi sorunudur. Demokrasi yalnızca sandık günü hatırlanan bir ritüel değildir. Halkın seçtiği iradenin bir kararla yok sayıldığı yerde, “terör” kelimesi her şeyi açıklayan bir gerekçeye dönüşür. Seçmenin yüzüne “senin oyun geçerli değil” denildiği anda, yalnızca temsil değil, aidiyet duygusu da çöker. Bu mesele bir eşit yurttaşlık sorunudur. Bir kimlik sürekli güvenlik parantezine alınıyorsa, o kimlik eşit değildir. Bir halkın tamamı potansiyel tehdit gibi görülüyorsa, hukuk koruyucu olmaktan çıkar; korkunun dili hâline gelir. Kürt sorunu, aynı zamanda faili meçhuller ve zorla kaybedilmeler sorunudur.

Adalet yalnızca suçluyu cezalandırmak değildir; gerçeği kabul etmektir. Kaybın adı konulmadığında yas bitmez. Bir insanın nerede öldüğü bilinmezse, bir toplumun vicdanı da nerede duracağını bilemez. Konuşulmayan her kayıp, geleceğe bırakılmış bir korku mirasıdır. Yakılan, boşaltılan yerleşim yerleri; yerinden edilen insanlar; haritadan silinen köy isimleri… Bunlar “geçmişte kaldı” denilerek kapanacak meseleler değildir. Geçmişle yüzleşmeyen toplumlar, geleceği sürekli tökezleyerek kurar. İnkâr edilen hafıza, bir gün başka bir adla geri döner. Bugün “terör sorunu” denilerek tarif edilen gerçeklik, aslında Kürt sorununun inkâr edilmiş hâlidir. Sorunun adını değiştirerek onu tarihsizleştirmek, bağlamından koparmak ve yalnızca güvenlik başlığına hapsetmek, çözüm değil kaçıştır. Zehirli bir dil kullanan siyasetçilerle, her olayı aynı başlık altında toplayan, ayrıştırıcı ve yıkıcı bir medya diliyle hiçbir toplumsal mesele çözülemez.

Çünkü bu dil, sorunu anlamaya değil bastırmaya; yüzleşmeye değil suçlu üretmeye yarar. Bir halkın tamamını güvenlik parantezine alan söylem, şiddeti bitirmez — yalnızca onu süreklileştirir. Adaletin yerini tehdit, siyasetin yerini korku aldığında, sorun çözülmez; sadece ertelenir ve ağırlaşır. Bu yüzden Kürt sorunu, nihayetinde bir onur ve adalet sorunudur. Onur, insanın “ben buyum” dediğinde cezalandırılmamasıdır. Kendi dilinde konuşurken eğilmemesidir. Acısını anlattığında yalanlanmamasıdır. Bir halkın onuru kırıldığında, yalnızca o halk değil; o ülkenin ortak vicdanı da yaralanır. Çünkü onur bölüşülemez; toplumun toplam ahlâkıdır.

Geriden bakıldığında Kürt sorunu, bir yüzyılın travmasıyla yüzleşme sorunudur. Travma yalnızca yaşanan acı değildir; inkâr edilen acıdır. Konuşulamayan travma ya şiddete dönüşür ya da suskunluğa. Her iki hâlin bedelini de en çok sıradan insanlar öder.

Sonunda dönüp aynı yere geliyoruz: Türkiye’nin Kürt sorunu, Türkiye’nin demokrasi sorunudur. Demokrasi çoğunluğun rahatlığı değil, azınlığın güvencesidir. Barış, çatışmanın bitmesi değil; eşitliğin başlamasıdır. Bir ülke, bir sorunun adını değiştirerek çözüm üretemez. Ama adını doğru koyarsa, ilk kez insanî bir yol açılır. Çünkü adı konulmayan hiçbir sorun çözülmez.

İlginizi Çekebilir

Bakanlık Zana için harekete geçti
Murat Issı: Büyük İskender’den günümüze Kürt- Yunan toplumları arasında ciddi kopukluklar oluşmuştur

Öne Çıkanlar