Lozan, halkların dışlandığı bir masa olmuştu; bugün Kürtler ve diğer ezilen halklar kendi masalarını kuruyor. Bu masa; kadınların, gençlerin, inançların ve kimliklerin eşit söz hakkına sahip olduğu, doğayla uyumlu bir yaşam kurma iddiası taşıyan bir masadır. Yeni yüzyılın eşiğinde Kürt halkı, sadece bir halk olarak değil; bir paradigma olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Lozan’ın halklara çizdiği sessizlik haritası, artık yeni bir sesle delinmektedir.
7. BÖLÜM – YÜZYIL SONRA: LOZAN’IN GÖLGESİNDE BUGÜN
Lozan Anlaşması’nın imzalanmasının üzerinden bir yüzyıl geçti. Ancak bu geçen zaman, Kürt halkı için statüsüzlüğün kurumsallaştığı, inkârın kalıcılaştığı bir yüzyıl oldu. 1923’te masadan dışlanan Kürtler, 2025’te hâlâ kendi kimliklerini, dillerini, topraklarını ve iradelerini savunma mücadelesi veriyor. Türkiye’de, Kürtler hâlâ anadilde eğitim hakkına sahip değil. Kürtçe’nin kamusal alanda kullanımı sınırlı, yasal güvenceden yoksun. Seçilmiş Kürt siyasetçiler tutuklanıyor, belediyelerine kayyum atanıyor. 21. yüzyılda bile “Kürt” kelimesi ancak “güvenlik sorunu” çerçevesinde konuşulabiliyor. Devletin resmi ideolojisi, Lozan’da çizilen sınırların çok ötesine geçemedi.
Suriye’de, Rojava Kürtleri uzun yıllar vatandaşlık hakkından mahrum bırakıldı. Ancak 2012’den sonra kurulan Rojava Özerk Yönetimi, bu tarihsel yok sayılışa karşı güçlü bir alternatif sundu. Kadın özgürlüğü, taban demokrasisi ve ekolojik toplum ilkeleriyle inşa edilen bu model, yalnızca Kürtler için değil; Ortadoğu’nun tamamı için yeni bir yaşam umudu yarattı. Ne var ki, bu yapı hâlâ uluslararası düzeyde tanınmıyor; kuşatılıyor ve tehdit ediliyor. Irak’ta, Kürtler bölgesel özerkliğe sahip olsalar da, bu statü sürekli Bağdat yönetimiyle gerilimli bir ilişkide ayakta kalmaya çalışıyor. Petrol gelirleri, sınır güvenliği ve anayasal haklar gibi meseleler Kürt kazanımlarını sürekli tehdit ediyor. Kerkük, yalnızca zengin petrol kaynaklarıyla değil; çok kimlikli yapısıyla da, Kürtler için hem tarihî hem stratejik bir sembole dönüşmüş durumda. İran’da, Kürtler rejimin ideolojik ve güvenlikçi baskısı altında yaşıyor.
Mahsa Amini’nin katledilmesiyle başlayan halk isyanının Kürdistan’dan yayılması, Kürtlerin yalnızca mağdur değil; aynı zamanda özgürlük arayışının öncüsü olduklarını gösterdi. Burada Kürt kimliği bastırılıyor; ama bu baskı aynı zamanda direnişi büyüten bir kaynağa dönüşüyor. Bütün bu örnekler gösteriyor ki, Lozan’ın yarattığı statüko hâlâ yürürlükte. Ama artık Kürt halkı bu düzenin edilgen bir unsuru değil. Her parçada yükselen mücadele; yalnızca Kürtler için değil, tüm Ortadoğu halkları için alternatif bir siyasal modelin zeminini kuruyor. Lozan’ın gölgesi hâlâ bu coğrafyanın üzerinde dolaşıyor olabilir. Ama o gölgeyi yırtan irade artık halkların kendisidir. Kürtler Lozan’daki masaya geri dönmediler; onun yerine kendi masalarını kurdular. Bugün halk meclislerinde, kadın kongrelerinde, komünlerde inşa edilen bu irade; Lozan’ın yok saydığı seslerin yeniden dirilişidir. Lozan’ı yüz yıl sonra yeniden tartışmak, sadece tarihsel bir sorumluluk değil; bugüne ve geleceğe dair bir ahlaki zorunluluktur. Çünkü hâlâ süren inkâr, sürdürülen baskı ve dayatılan statüsüzlük; bu coğrafyada adaletin henüz doğmadığını gösteriyor.
8. BÖLÜM – ALTERNATİF: DEMOKRATİK KONFEDERALİZM VE HALKLARIN BİRLİKTE YAŞAMI
Lozan Anlaşması, halklara rağmen devletlerin yaptığı bir barıştı. Bu barış, başta Kürtler olmak üzere Ortadoğu’nun çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı halklarını yok sayarak, ulus-devlet temelli bir düzeni dayattı. Ancak bu düzen, yüz yıl boyunca savaş, çatışma ve bastırma üretti. Kürtler, bu düzene sadece direnmediler; aynı zamanda alternatif bir toplumsal model geliştirdiler: Demokratik Konfederalizm. Demokratik Konfederalizm, Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen ve Murray Bookchin’in komünalizm ile ekoloji temelli fikirlerinden esinlenen; devlet dışı, toplum merkezli bir siyasal paradigmadır. Bu model; • Halkların kendi kendini yönetmesini, • Yerel meclisler aracılığıyla karar almasını, • Kadın özgürlüğünü esas almasını • Ve doğayla uyumlu bir yaşamı temel alır. Merkeziyetçiliğe, otoriterliğe ve tekçiliğe karşı kolektif bir yaşama çağrıdır.
Bu paradigmanın somutlaşmış hali, Rojava Devrimi oldu. 2012’den itibaren Kobane ve Cizîrê kantonlarında, bir dönem Afrin’de uygulanan özyönetim modeli; • Farklı halkların ve inançların birlikte yaşadığı, • Kadınların eşbaşkanlık sistemiyle yönetime katıldığı, • Doğayla uyumlu bir üretimin esas alındığı yeni bir yaşam biçimi sundu. Ne yazık ki, Afrin 2018’de Türkiye tarafından işgal edildi ve demokratik yapı orada askıya alındı. Demokratik Konfederalizm, sınırları devletler değil; halkların rızası belirler anlayışına dayanır. Bu nedenle yalnızca Kürtler için değil; Araplar, Süryaniler, Türkmenler, Ermeniler ve diğer halklar için de bir özgürleşme zemini sunar. Etnik farkları bir tehdit değil, zenginlik olarak gören bu sistem, Lozan’ın bastırdığı çok kimlikli varoluşa gerçek bir alternatif oluşturur. Kadın özgürlüğü, bu modelin omurgasıdır. Kadınlar yalnızca yönetimde değil; toplumsal dönüşümün her aşamasında aktif bir özne olarak yer alır. Eşbaşkanlık sistemi, jineoloji, kadın akademileri ve özsavunma yapılarıyla erkek egemenliğine karşı devrimsel bir dönüşüm başlatılmıştır. Bu, Lozan’da tamamen dışlanan kadın kimliğinin yüz yıl sonra yeniden tarih sahnesine çıkışıdır. Ekolojik toplum anlayışı da bu paradigmanın bir diğer temelidir.

Kapitalist modernitenin tahrip ettiği doğaya karşı, Demokratik Konfederalizm toplumsal ekolojiyi ve sürdürülebilir yaşamı savunur. Kentleşmeden eğitime, üretimden kültüre kadar doğayla uyum içinde bir yaşam örgütlenmeye çalışılır. Lozan’ın çözemediği ve derinleştirdiği krizlere karşı, Demokratik Konfederalizm bir “çözüm manifestosu”dur. Ulus-devlet yalnızca bastırmayı ve inkârı önerirken; bu model, halkların özgürce ve eşit biçimde birlikte yaşamasını mümkün kılan yeni bir toplumsal sözleşmedir. Artık Kürtler yalnızca hak talep eden değil; o hakları inşa eden bir halktır. Demokratik Konfederalizm, Kürtlerin yalnızca kendi kaderi için değil, tüm halklar ve insanlık için açtığı yeni bir yol, yeni bir yaşam tahayyülüdür.
9. BÖLÜM – YENİ YÜZYILIN EŞİĞİNDE
Lozan Anlaşması, 20. yüzyılın başında şekillenen emperyal aklın Ortadoğu üzerindeki mühendislik projelerinden biriydi. Bu proje; halkların iradesini değil, devletlerin çıkarlarını esas alıyor; eşitliği değil, egemenliği önceliyordu. Yüz yıl sonra bu anlaşma hâlâ tartışılıyorsa, bu yalnızca tarihî bir ilgi değil; çözülmemiş bir adaletsizlikten kaynaklanmaktadır. Kürtler, Lozan’da yalnızca yok sayılmadılar; parçalandılar, statüsüz bırakıldılar ve kendi kaderlerini tayin etme haklarından mahrum edildiler. Bu statüsüzlük, dört farklı devletin farklı biçimlerde uyguladığı baskılarla sürekli hale getirildi. Ancak yüz yıl sonra Kürtler artık yalnızca kaybettiklerini sayan bir halk değil; kazandıkları iradeyi örgütleyen bir halktır. Bugün Kürt halkı, dört parçada da kendi kendini yönetme mücadelesi veriyor. Rojava’da özyönetim, Başûr’da bölgesel statü, Rojhilat’ta halk direnişleri, Bakur’da demokratik siyaset… Tüm bu deneyimler, Lozan’ın çizdiği sınırların halkların iradesini sınırlayamayacağını gösterdi. Sınırlar hâlâ haritalarda duruyor olabilir ama zihinlerde çoktan aşılmış durumda. Yeni yüzyılın eşiğinde, artık yeni sorular sormak gerekiyor: Kürtler yalnızca tanınmak mı istiyor, yoksa yeni bir siyasal toplumsallık mı öneriyor? Ortadoğu halkları birlikte yaşamın adil bir yolunu kurabilir mi? Ulus-devletin dayattığı tekçilik modeli mi devam edecek, yoksa çoğulcu-demokratik bir çözüm mü gelişecek?
Demokratik Konfederalizm, bu sorulara Kürtlerin verdiği cevaptır. Lozan, halkların dışlandığı bir masa olmuştu; bugün Kürtler ve diğer ezilen halklar kendi masalarını kuruyor. Bu masa; kadınların, gençlerin, inançların ve kimliklerin eşit söz hakkına sahip olduğu, doğayla uyumlu bir yaşam kurma iddiası taşıyan bir masadır. Yeni yüzyılın eşiğinde Kürt halkı, sadece bir halk olarak değil; bir paradigma olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Lozan’ın halklara çizdiği sessizlik haritası, artık yeni bir sesle delinmektedir. Bu ses, yalnızca bir halkın çığlığı değil; özgürlük, eşitlik ve birlikte yaşam arzusunun ortak çağrısıdır. Bu çağrıya kulak vermek, yalnızca Kürtlerin değil; adalet isteyen herkesin tarihsel sorumluluğudur. Çünkü yüz yıl önce masada olmayanlar, artık geleceğin kurucuları olacaktır.
Kaynakça
1. David Fromkin – Barışa Son Veren Barış: Ortadoğu’yu Bugüne Taşıyan 1914–1922 Dönemi
2. James Barr – Lanetli Miras: Sykes-Picot’tan Günümüze Ortadoğu’da İngiliz-Fransız Rekabeti
3. Nikolaos van Dam – Suriye: Bir Rejimi Ayakta Tutan Yapılar
4. Abdullah Öcalan – Demokratik Uygarlık Manifestosu (Tüm ciltler)
5. Murray Bookchin – Özgürlüğün Ekolojisi, Kıtlık Sonrası Anarşizm (Post-Scarcity Anarchism)
6. Hamit Bozarslan – Modern Kürt Tarihi
7. Mehmet Bayrak – Kürdoloji Belgeleri, Kürt Aydınlanması, Osmanlı’dan Günümüze Kürtler
8. Wadie Jwaideh – Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi ve Gelişimi
9. Martin van Bruinessen – Ağa, Şeyh, Devlet: Kürdistan’ın Sosyal ve Siyasal Yapıları
10. Robert Olson – Şeyh Said İsyanı ve Cumhuriyetin Doğuşu
11. Jordi Tejel – Lozan’dan Suriye’ye Kürtler: Azınlık Statüsünden Statüsüzlüğe
12. Kürt Enstitüsü Yayınları – Raporlar, belgeler ve analiz çalışmaları
13. Birleşmiş Milletler Azınlık Hakları Bildirgesi – Uluslararası azınlık hakları standartları
14. Milletler Cemiyeti Arşiv Belgeleri – 1920’ler dönemi Kürtlerle ilgili belgeler
15. Lozan Konferansı Tutanakları ve Belgeleri – Türkiye Cumhuriyeti Devlet Arşivleri, çeviri ve özet metinler










