Hapishaneler yalnızca duvarlardan ibaret değildir. İçlerinde, insanlığın sınandığı, adaletin çıplak gerçeğiyle karşılaştığı bir zaman vardır. O zaman, bazen bir takvim yaprağına sıkışır: “Tahliye tarihi.” Ama Türkiye’de, özellikle Kürt siyasi tutsaklar için o tarih, artık bir kurtuluş değil; yeni bir belirsizliğin başlangıcıdır.
İdare ve Gözlem Kurulları adı verilen yapılar, mahkemenin verdiği cezayı tamamlamış insanların önüne yeniden bir duvar örüyor. “İyi hâl” bahanesiyle özgürlük kapısı kapatılıyor, pişmanlık imzası atılmadıkça anahtar çevrilmiyor. Bu, hukukun içinde icat edilmiş yeni bir mahkûmiyet biçimi. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nde yaşananlar bu politikanın soğuk yüzünü gösteriyor.
Muzaffer A., 30 yılını doldurduktan sonra 2 yıl daha içeride tutuldu. Mazlum A., 7,5 yıllık cezasının üzerine 1,5 yıl eklendi. Numan Ü., 6 yılın ardından 9 ay fazladan yattı. Bunlar, yasaların değil, niyetlerin uzattığı cezalar. Her biri, “cezaya ek ceza” dediğimiz, yargısız infazın başka bir adıdır. Benim de cezam, Tekirdağ Cezaevi’nde İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üç ay uzatıldı. Özgürlük takvimden silinmiş, günler hukukun değil, kurulun keyfiyetine bağlı hâle gelmişti.
Aksaray Cezaevi’nde görevli bir savcı, iddiaya göre Kürt siyasi tutsaklara şu cümleyi kurdu: “Ben burada olduğum sürece hiçbirinizi tahliye etmem.” Bu söz, bir yargı mensubunun dudaklarından çıkan cümle olmaktan çok, siyasi bir irade beyanıydı. Hukukun dili değil, iktidarın dili konuşuyordu. Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde İdare ve Gözlem Kurulu, hukuki izahtan yoksun kararlarıyla, infazı bitmiş ve koşullu salıverme tarihi gelmiş kadınların tahliyesini engelliyor. Oysa Anayasa’nın 9. maddesi, yargı yetkisinin yalnızca bağımsız mahkemelere ait olduğunu söyler. Burada ise mahkeme kararları, “iyi hâl” kılıfıyla idari kurulların masasında etkisizleştiriliyor.
İstanbul İHD’nin de açıkladığı gibi, bu keyfîlik yalnızca bireysel hak ihlali değil; doğrudan hukukun altını oyan bir mekanizma. Ve bu cezaevinde, 29 yıldır kalp hastası olan Fatma Tokmak ve 30 yıldır sağlık sorunları bulunan Dilek Öz gibi isimler, mahkemenin tanıdığı özgürlük hakkına rağmen içeride tutulmaya devam ediyor.
Cezaevleri, hasta tutsaklar için artık bir iyileşme umudu değil, ağırlaşan bir bekleyiş. Tedavisi mümkün hastalıklar, duvarların soğuk gölgesinde geri dönüşsüz hâle geliyor. Fatma Tokmak, ağır kalp hastalığına rağmen tahliye edilmiyor. Dilek Öz, sağlık sorunlarına karşın defalarca ertelenen infazıyla hâlâ içeride. Eren Keskin’in paylaşımları, yalnızca iki ismin değil, onlarca hasta tutsak dosyasının benzer akıbeti yaşadığını gösteriyor. Bu, artık bir ihmal değil. Bu, “tedaviyi geciktirerek infaz” adını hak eden bilinçli bir politika. Hannah Arendt, adaletin ancak bağımsız eylem ve vicdanla var olabileceğini söyler. Burada ise ne eylem özgürdür, ne vicdan bağımsız.
Foucault’nun tarif ettiği gibi, iktidar yalnızca bedenleri değil, kimlikleri de disipline etmeye çalışıyor. Mahpuslardan istenen, suçlarını değil, kimliklerini inkâr etmeleri. Tahliye, hukuki bir süreç olmaktan çıkıp, ruhu teslim alma törenine dönüşüyor.
Bugün cezası bitmiş bir insanın, kimliği veya düşüncesi nedeniyle içeride tutulmasına sessiz kalmak; yarın kendi kapımıza gelecek bir hukuksuzluğa davetiye çıkarmaktır. Toplumsal barış, “teslim olursan özgürsün” anlayışı üzerine kurulamaz. Adalet, iktidarın keyfiyetinde değil, hukukun ve vicdanın kesiştiği yerde başlar. Ve belki de bu yüzden, Bakırköy’deki, Tekirdağ’daki, Aksaray’daki mahpusların sesi, yalnızca onların değil; hepimizin sesidir.











