Mecit Zapsu: Özgürlüğün Çığlığı…

Yazarlar

“Hiç özgür oldun mu?” Bu soru, insanlık tarihinin en eski yankılarından biridir. İnsan, hayvan, toplum, hatta doğa… Her varlık bir şekilde özgürlük için mücadele eder. Çünkü özgürlük yalnızca siyasal bir hak değil; varoluşun en çıplak hâlidir. Özgürlük, insanın ilk nefesinden itibaren başlar. Bebek ağladığında, aslında kendi varlığını duyurur; “ben buradayım” der.

Bu, özgürlüğün en masum çığlığıdır. Ama büyüdükçe insan, toplumun duvarları, devletlerin yasaları, dinlerin dogmaları ve geleneklerin gölgeleriyle karşılaşır. Bu yüzden özgürlük yalnızca bir armağan değil; sürekli yeniden kazanılması gereken bir varoluş biçimidir. Tarih, zincirlerin gölgesinde bile özgürlük arayışının hiç susmadığını gösterir.

Zindanlarda, darağaçlarında, sürgün yollarında nice insanlar özgürlüğün çığlığını yükseltmiştir. Çünkü özgürlük olmadan insan yalnızca yarım bir varlıktır; nefes alır ama yaşayamaz, konuşur ama kendi sesi değildir, yürür ama kendi yolunda değildir.

Bedenin ve Ruhun Zincirleri

Özgürlük, en başta ruh ve düşüncede başlar. Fiziki engelleri aşabilirsin; ama düşüncen esir alınmışsa, kalbin korkuyla kuşatılmışsa, sen hâlâ tutsaksın. En büyük zincir, demirden yapılmış olan değil, zihne ve kalbe vurulmuş olan zincirdir. Tarih boyunca nice imparatorluklar insanları yalnızca kılıçla değil, zihinle de esir aldı. Dinlerin dogmaları, devletlerin ideolojileri, toplumun baskıcı gelenekleri çoğu zaman görünmez zincirler gibi ruhu sardı. Dışarıdan özgür görünen insan, içeriden tutsak kaldı.

Antik filozof Epiktetos, köle olarak yaşarken şunu söylemişti: “Bedenimi zincire vurabilirsin, ama düşüncelerimi asla.” Bu söz, özgürlüğün asıl sahasının ruh ve akıl olduğunu gösterir. İnsanın içindeki ateş söndürülmedikçe, en karanlık zindan bile onun özgürlüğünü yok edemez. Ama tersinden de düşünelim: İnsan düşüncelerini söylemekten korkuyorsa, kalbi korkularla örülmüşse, en geniş meydan bile ona bir zindan olur. O yüzden gerçek özgürlük, aklın bağımsızlığı, vicdanın uyanışı, kalbin cesareti ile başlar. Roma Arenaları ve Spartaküs’ün Çığlığı Tarih boyunca özgürlüğün en dramatik sahnelerinden biri Roma arenalarıdır.

Yüz binlerce köle, imparatorların keyfi ve halkın eğlencesi için aslanlara atıldı. Onların ölümü, bir gösteriye dönüştü; özgür olmayan kalabalık, başkasının zincirlenmişliğinde sahte bir güç buldu. Arenanın taş zemininde dökülen kan, özgürlüğün bedelinin ne kadar ağır olabileceğini insanlığa hatırlattı. Ama bu karanlığın ortasında bir çığlık yükseldi: Spartaküs’ün isyanı. O yalnızca bir köle değildi; zincirlerini kırıp özgürlüğü için ayağa kalktığında, arkasında binlerce köle onunla birlikte yürüdü. Onun adı, tarih boyunca ezilenlerin ortak sembolüne dönüştü. Spartaküs bize şunu öğretti: Özgürlük, yalnız başına bir kaçış değildir; bir halkın zincirlerini birlikte kırdığı andır. O, bireysel özgürlük ile toplumsal özgürlüğün birleştiğinde nasıl bir fırtına yaratabileceğini gösterdi.

Bugün bile Spartaküs’ün adı anıldığında, yalnız kölelerin değil; sömürülen işçilerin, ezilen halkların, zincirlenmiş kadınların, susturulmuş dillerin sesi yankılanır. Çünkü onun isyanı bir tarih sayfasında kapanıp kalmadı; her kuşakta yeniden doğdu. Dinlerin Kutsal Zincirleri Dinler, insanlığın en büyük çelişkilerinden birini taşır: Bir yandan umut, teselli ve dayanışma kaynağı olmuş; diğer yandan özgürlüğün önünde görünmez zincirler örmüştür. “Kader” adıyla milyonlara boyun eğdirildi; zalimlerin zulmü, gökyüzünün hükmüymüş gibi sunuldu. İktidarların işine geldiğinde, dinler itaatin kılıfı oldu. Bu yüzden nice halklar, başlarına çöken zincirleri “Tanrı’nın iradesi” sanarak yüzyıllar boyu susmak zorunda kaldı. Ama aynı dinlerin derinliklerinden özgürlük kıvılcımları da doğdu.

Musa’nın “Bırak halkımı gitsin” haykırışı, köleliği reddeden bir özgürlük çağrısıydı. İsa’nın adalet ve merhamet arayışı, dönemin ikiyüzlü iktidarlarına karşı bir direnişti. Doğu’nun mistik damarında, Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” diye haykırışı, yalnızca metafizik bir iddia değil; insanın Tanrı karşısında özgürleşme hakkını savunan bir isyandı. Dinlerin tarihi bize şunu gösterir: İnanç, insanın en güçlü zinciri de olabilir; özgürlük için yanan en büyük ateşi de… Önemli olan, inancın hangi ellerde, hangi vicdanla yorumlandığıdır. Özgürlüğün yolunda din, ya zincirlerin kutsal adı olur, ya da zincirleri kıran hakikat nefesi.

Özgürlük yalnızca insana ait değildir. Bir kafese konmuş kuşun kanat çırpışı, zincire vurulmuş bir köpeğin gözlerindeki özlem, denizin ortasında ağlara yakalanmış bir balığın çırpınışı… Bunların her biri özgürlüğün evrensel dilidir. Çünkü özgürlük, yaşamın tüm formlarında ortak bir ihtiyaçtır. Hayvanların özgürlüğü meselesi bize sert bir hakikati hatırlatır: İnsan, başka canlıları tutsak ederek aslında kendi ruhunu da tutsak eder. Bir kafesin demiri yalnızca kuşu hapsetmez; o kafesi yapan insanın vicdanını da daraltır. Fabrika çiftliklerinde hapsedilen hayvanların bakışında, modern çağın görünmez esaretlerinin aynası vardır: Ne kadar gelişmiş görünürsek görünelim, hâlâ başkalarının özgürlüğünü gasp ederek yaşam kurmaya çalışıyoruz.

Antik çağdan beri filozoflar bu soruya değindi. Pythagoras, hayvanların ruhunu insana akraba görerek onların öldürülmesine karşı çıktı. Bugün ekoloji ve hayvan hakları hareketleri, insanın özgürlük arayışıyla hayvanın özgürlük hakkını birleştiriyor. Çünkü bir halk ya da birey kendi özgürlüğünü savunurken, başkasının özgürlüğünü hiçe sayıyorsa, aslında eksik ve kırık bir özgürlükten söz ediyordur. Hayvanların özgürlüğü, insana şunu hatırlatır: Gerçek özgürlük, sadece kendi zincirini kırmak değil; bütün canlıların zincirlerini birlikte düşünmektir. Çünkü özgürlük, yalnızca insanın değil, yaşamın ortak nefesidir.

Modern Dünyanın Görünmez Zincirleri

Bugün köle pazarları yok belki, arenalarda zincirli köleler aslanlara atılmıyor; ama modern dünyanın zincirleri çok daha görünmez, çok daha sinsi. Artık zincirler demirden değil; plastik kartlardan, parlayan ekranlardan, bitmeyen borçlardan yapılmış. Bir insan emeğini satmadan bir gün bile yaşayamaz hale getirildiğinde, onun zinciri maaş bordrosudur. Tüketim kültürünün parıltılı vitrinleri önünde duran milyonlar, özgürlüğü değil, aslında tüketimin esaretini yaşıyor. İnsanlar artık yalnızca bedenleriyle değil, arzularıyla da tutsak edilmiş durumda. Modern teknolojiler de yeni zincirler örüyor. Sosyal medyanın görünmez duvarları arasında insanlar kendi hayatlarını sergiliyor ama kendi düşüncelerini saklıyor. Parmaklarımız özgürce ekranlarda kayarken, zihnimiz algoritmaların sınırlarında dolaşıyor.

Dışarıdan özgürlük gibi görünen bu alan, içeriden gönüllü bir esarete dönüşüyor. Spartaküs’ün zincirleri demirdi; bugünün zincirleri ise şeffaf ve sessiz. Ama belki de daha derin, daha kalıcı. Çünkü görünmez olan zincir, fark edilmediği için en tehlikeli olanıdır. Gerçek özgürlük, yalnızca eski zincirleri kırmak değil; yeni zincirleri tanıyabilmek, onların içimize işleyen gölgelerini fark edebilmektir. Modern çağın en büyük özgürlük mücadelesi, görünmez zincirleri görünür kılmaktır.

Kadınların Özgürlük Yolu

Kadının özgürlük mücadelesi, insanlık tarihinin en eski ama en güncel kavgasıdır. Bin yıllardır kadınların bedenleri, dilleri, inançları ve emekleri zincirlerle kuşatıldı. Kimi zaman “namus” adıyla eve kapatıldılar, kimi zaman “gelenek” adıyla susturuldular, kimi zaman da “kader” adıyla köleleştirildiler. Ama her dönemde kadınlar, bu zincirleri parçalamak için ayağa kalktı. Ortaçağ’da cadı diye yakılan kadınların çığlığı, aslında özgürlük için yakılan ateşti. 18. yüzyılda Mary Wollstonecraft, kalemiyle erkek egemen topluma meydan okudu. 20. yüzyılda kadınların oy hakkı mücadelesi, eşit yurttaşlığın kapısını araladı. Ve bugün, dünyanın dört bir yanında kadınlar yalnızca bireysel hakları için değil, toplumun özgürlüğü için de direniyor. Bu yolun en parlak ışıklarından biri Kürt kadınlarının mücadelesidir.

Rojava’da inşa edilen eşbaşkanlık sistemi, kadınların yalnızca siyasette değil, toplumsal yaşamın her alanında eşit temsiline dayandı. Demokratik modernite anlayışı, kadını özgürleştirmeyi toplumun özgürleşmesinin temeli saydı. Böylece kadın, yalnızca “korunan” bir varlık değil, toplumsal dönüşümün öncüsü haline geldi. Kürt kadını bugün, erkek egemen zorbalığa karşı direnişin en güçlü örneğini veriyor. Onların örgütlü mücadelesi, yalnızca Kürt halkının değil, bütün dünya kadınlarının yolunu aydınlatıyor. Çünkü kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez; ama kadın özgürleştiğinde bütün insanlık zincirlerinden bir adım daha kurtulur. Kadınların özgürlük yolu bize şunu gösteriyor: Özgürlük, bireysel iradeyi toplumsal kurtuluşla birleştiren bir yürüyüştür. Ve bu yürüyüşün ön saflarında kadınların olması, insanlığın özgürlük atlasına en parlak rengi ekler.

Halkların Direnişi

Kürtlerden Filistin’e Özgürlük yalnızca bireylerin değil, halkların da en kadim arayışıdır. Tarih boyunca nice halk, kendi dilini konuşmak, kendi toprağında özgür yaşamak, kendi kaderini tayin etmek için zincirlerle boğuştu. Kürtler, yüz yıldır dört parçaya bölünmüş topraklarında özgürlük için direniyor. Dil yasaklarına, sürgünlere, katliamlara rağmen kendi kültürlerini yaşatma iradesinden vazgeçmediler. Bugün Rojava’da kurulan sistem, yalnızca bir siyasal proje değil, halkların eşitliği ve kadınların özgürlüğü temelinde inşa edilen yeni bir yaşam biçimidir. Kürt direnişi, dünya halklarına şunu hatırlatıyor: Özgürlük yalnızca bir hedef değil; örgütlü bir irade, ortak bir yaşamı kurma cesaretidir. Filistin halkı da on yıllardır özgürlük için mücadele ediyor. Topraklarından sürülmüş, evleri yıkılmış, kimlikleri inkâr edilmiş olsa da, her taşın altında özgürlüğün sesi yankılanıyor. Filistin direnişi, dünyanın vicdanına şu soruyu bırakıyor: Bir halkın yurdu olmadan, insanlık gerçekten özgür olabilir mi? Ama mesele yalnız Kürtler ya da Filistinliler değildir. Afrika halkları yüzyıllarca sömürgeciliğe direndi; Latin Amerika halkları darbelerle kurulan diktatörlüklere karşı ayaklandı; Asya’da nice halk, emperyalizmin zincirlerini kırmak için bedel ödedi.

Halkların direnişi bize şunu öğretiyor: Özgürlük, yalnızca bireyin kalbinde yeşeren bir çiçek değildir; bir halkın kolektif türküsünde kök saldığında kalıcı olur. Ve bu türkü, sınırları aşan evrensel bir şarkıya dönüşür: Ezilenlerin ortak sesi, zincirleri kırmak için birleşen insanlığın korosu.

Özgürlüğün Bedeli

Özgürlük, insanlık tarihinin en parlak ideali olduğu kadar, en ağır bedellerle ödenmiş değeridir. Hiçbir halk, hiçbir birey özgürlüğü kendiliğinden armağan edilmiş bulmadı. Her özgürlük kıvılcımı, bir darağacının gölgesinde, bir zindan duvarının soğukluğunda, bir sürgün yolunun yalnızlığında büyüdü. Nice insanlar özgürlük için can verdi. Hallac-ı Mansur, hakikati söylediği için parçalandı; Giordano Bruno, evrenin sonsuzluğunu savunduğu için Roma meydanında yakıldı; Şeyh Bedreddin, eşitlik hayali kurduğu için idam edildi. Onların hayatları birer ağıt gibi sona erdi, ama özgürlük düşüncesi onların kanıyla sulanarak yeşerdi.

Modern çağda da bu bedel eksilmedi. Zindanlarda yıllarını geçiren şairler, faili meçhullerde kaybolan aydınlar, meydanlarda vurulan gençler… Hepsi özgürlüğün bedelini kendi bedenleriyle ödedi. Çünkü özgürlük, yalnızca bir kelime değil; kanla, gözyaşıyla, cesaretle yazılan bir tarih defteridir. Ama bu bedeller boşuna değildi. Onların bıraktığı miras, bugünün umudunu doğurdu. Bir halk darağaçlarında ölürken, aslında gelecek nesillerin özgür nefesini hazırlıyordu. Çünkü özgürlük, bir kişinin değil, bütün nesillerin ortak mücadelesiyle var olur. Özgürlüğün bedeli ağırdır, ama özgürlükten yoksun yaşamanın bedeli daha da ağırdır. Zincirle sürünerek yaşamaktansa, özgürlük için bedel ödemek, insanlığın onurunu taşımaktır.

Özgürlük ve Aşk

Özgürlük, yalnızca bir siyasal kavga ya da hukuksal bir hak değildir; aynı zamanda aşkın en saf hâlidir. İnsan sevdiği için özgür olmak ister. Çünkü aşk zincir tanımaz, aşk tutsaklığı reddeder. Bir insan sevdiğinin gözlerine özgürce bakamıyorsa, onunla aynı dili konuşamıyorsa, onunla aynı sokakta el ele yürüyemiyorsa, orada aşk yarım kalır. Ve özgürlüğün olmadığı yerde aşk da eksik kalır. Bu yüzden tarih boyunca aşkla özgürlük birbirini çağırdı: Mem û Zîn, yalnızca kavuşamayan iki gencin hikâyesi değil; bir halkın özgürlüğe kavuşamayan aşkının destanıydı.

Özgürlük, aşkın nefesiyle büyür. Aşksız bir özgürlük kuru bir slogandır; özgürlüksüz bir aşk ise yarım kalmış bir hayaldir. Hakikatle yoğrulmuş aşk, özgürlüğün en derin öğretmenidir. Çünkü aşk insana yalnızca kendisi için değil, başkası için de özgürleşmeyi öğretir. Sevgi zincirleri kırar; özgürlük ise sevgiyi büyütür. İkisi birbirinden ayrılamaz iki nehir gibi, aynı denize akar. O deniz, insanın insanca yaşadığı özgürlük ufkudur. Özgürlük ve aşk bize şunu söyler: İnsan, en çok sevdiğinde ve özgür olduğunda bütündür. Ve en hakiki özgürlük, başkasını da özgürce sevebilmenin cesaretidir.

Özgürlüğün Atlası

Özgürlük, yalnızca bireyin değil, halkların; yalnızca insanın değil, hayvanların; yalnızca bugünün değil, dünün ve yarının nefesidir. Onun atlası, zincirlerden şafaklara doğru açılan bir haritadır. Her kıtada, her çağda, her bedende izini bırakır. Özgürlük, bir zincirin kırıldığı an kadar somut, bir kalbin derinliğinde yankılanan umut kadar soyuttur. Zindanlarda şairlerin mısralarında yaşar; meydanlarda direnişçilerin sloganlarında; annelerin gözyaşlarında ve çocukların kahkahalarında.

O, gecenin en koyu anında bile şafağı beklemek; zincirlerin ağırlığını bilerek yine de zinciri kırma iradesini taşımaktır. Özgürlük, yalnızca bir hak değil; insanca yaşamanın ta kendisidir. Çünkü insan özgür değilse, yarım kalır; ruhu eksik, varlığı suskun olur.

Özgürlüğün atlası bize şunu gösterir: İnsanlığın tarihi, zincirler ile şafaklar arasındaki sonsuz bir yolculuktur. Ve her yeni kuşak, bu yolculuğun haritasına kendi rengini ekler.

Sonunda özgürlük, insanın insana, halkın halka, kalbin hakikate verdiği en büyük sözdür: Yaşayacağız. Hem de özgürce.

İlginizi Çekebilir

Serhad Serhad: Zengezur Diplomasisi…
Reuters: Hamas ateşkesi kabul etti

Öne Çıkanlar