Mecit Zapsu: Roboski: Karın Altında Unutulmayan İsimler

Genel

Gece karla aydınlıktı; ama ışık değildi görünen — soğuktu. Dağların üstünde dolaşan o sessizlik, köy yoluna kadar inmişti. Bir baba, oğlunun atkısını düzeltti: “Çabuk gidip döneriz,” dedi — sesi sakin, içi tedirgin. Kimsenin aklında kahramanlık yoktu. Biraz un, biraz mazot, biraz da hayatı sürdürme inadı. Bu topraklarda kaçakçılık değil, yoksulluğun öğrettiği eski bir geçim yoluydu.

Sonra gökyüzü değişti. Uçakların uğultusu, dağlara sürülen bir gölge gibi indi. İlk patlamada yer titredi; ikincisinde bir çocuk düştü — elindeki fener karın içine gömüldü. Birileri “durun!” diye bağırdı; ses dağa çarpıp geri geldi. O an anlaşıldı: Bu gece insanı değil, bir kararı koruyan bir güç konuşuyordu. Bir çocuk, katırın yularını bırakmadı; yanında düşen arkadaşına uzandı — ama elini uzattığı yer artık boştu. Sabah olduğunda karın üstünde ayak izi yoktu. Numaralandırılmış bedenler… dizlerinin üstünde, yere yaslanmış anneler… Bir anne, oğlunun alnını silmeye çalıştı; kanla kar birbirine karıştı — silecek şey kalmadı.

Devlet kelimeleri çabuk buldu: “Yanlış istihbarat… talihsiz bir hata…” Ama Roboski’de o kelimeler soğuk havada buhar gibi dağıldı. Çünkü herkes biliyordu: Bazı “hatalar” yalnız teknik değildir; kökü, insan hayatını devlet gücünün arkasına iten bir zihniyettedir. Bu zihniyet yeni değil. Zilan’da dereler kızıla boyandığında, Ağrı’nın dağlarında köyler susturulduğunda, Dersim’de çocukların üzerine gazlar bırakıldığında — aynı karanlık damar işliyordu: gücü, insanın üstüne koyan o soğuk bakış.

Ve kısa bir süre önce Geliyê Tîyarê’de, 34 insanın kimyasal gazlarla hayatını kaybettiği haberleri geldi — ve ardından Roboski… Acı, bir vadeden diğerine devredildi. Ve o damar hâlâ akıyor; hendeklerde, bodrumlarda, sınır boylarında… O zihniyet konuştuğunda, en önce yoksullar — en önce çocuklar susar. Çünkü çocukların sınırları yoktur; hayalleri vardır — bombalar hayalleri tanımaz. 28 Aralık 2011’de, 34 can — çoğu daha reşit bile olmadan — bu kararın altında kaldı. O günden beri her yıl 28 Aralık’ta, anneler aynı isimleri çağırıyor: Bedran (12)… Şıvan (14)… Mahsum (16)… Ve gerisi — kalbi yakan, bitmeyen bir liste. Her isim, havada yarım kalmış bir nefes.

Yüz yıldır, Kürdün payına hep kan, hep gözyaşı, hep ölüm düşüyor. Her mezar taşı, yarıda bırakılmış bir çocukluk; her cenaze, hafızaya açılan yeni bir yara. Ve aynı soru göğe bırakılıyor: Bu ülkede kimin hayatı gerçekten korunmaya değer? Ya da tersinden soralım: Kimin ölümü, asla “devletin hatası” sayılmaz? Roboski artık bir köy değildir — adaletin sustuğu her yerin adıdır. Dosyalar kapandıkça yalnız kâğıtlar tozlanmaz; toplumun vicdanı da kararır. Adalet geciktiğinde suç, yalnız faillerde kalmaz — suskun kalanların omuzlarına da siner.

Medya unutur, raporlar bekler, siyaset gündemi değiştirir. Ama ağıt unutmaz. Ağıtların dili farklıdır: Ne bağırır, ne susar — içerden yakar. Roboski’nin sesi de böyledir: Unutulmayı reddeder, çünkü unutmak çoğu zaman suça ortak olmanın en sessiz biçimidir. Bugün Roboski’yi anmak, bir köyün acısını hatırlamak değil — insan hayatını gücün üstüne koyma ahlakını savunmaktır.

Bir gün o çocukların isimleri yeniden okunacak; bu kez sayı gibi değil, emanet gibi. Ve belki o gün, kar değil — insan onuru örtecek bu ülkenin yaralarını. O güne kadar sessizce taşıyacağız o isimleri, göğsümüzde bir kor gibi. Çünkü unutmak iyileştirmez — hatırlamak, insan kalmaktır.

İlginizi Çekebilir

Van Büyükşehir Belediyesi işçileri 150 gündür direniyor: İşimizi geri alacağız
Murat Issı: Yunanistan-Kıbrıs-İsrail stratejik işbirliği Türkiye’nin bölgesel planlarını zorluyor

Öne Çıkanlar