Sürgün, Kürtler için geçici bir zorunluluk ya da istisnai bir hal olmadı. Sürgün, onlarca yıldır sürdürülen sistematik bir devlet ve uluslararası rejim pratiğine dönüştü. Yaşarken yurtsuz bırakılanlar, ölürken bile toprağından mahrum edildi.
1980’lerden bu yana; siyasetçiler, sanatçılar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve sıradan emekçiler, anti-demokratik uygulamalar, inkâr politikaları ve süreklilik kazanmış baskılar nedeniyle sürgüne zorlandı. Bu insanlar yalnızca sürgünde yaşamadı; büyük bir kısmı sürgünde öldü. Bu durum, münferit ihlallerin toplamı değildir. Bu, uluslararası hukukun gözleri önünde işlenen süreğen bir suç rejimidir.
Soykırım hukuku yalnızca toplu katliamları kapsamaz. Bir halkın yaşam alanlarından koparılması, siyasal temsilinin imhası, kültürel üretiminin bastırılması ve ölülerinin bile toprağına erişiminin engellenmesi de soykırımın yapısal unsurlarıdır. Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde tanımlandığı üzere, bir grubun “fiziksel varlığını kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmaya yönelik yaşam koşullarına maruz bırakılması” suçtur. Kürtlerin sürgünde ölümü, tam olarak bu tanımın içindedir. Sürgünde ölüm, doğal bir hayatın sonu değildir. Bu, geciktirilmiş, dolaylı ama bilinçli bir yok etme biçimidir. Hedef yalnızca beden değildir; hafıza, süreklilik ve geri dönüş ihtimalidir. Çünkü Kürt için ölüm bile siyasallaştırılmış, denetim altına alınmıştır. Yılmaz Güney…
Uluslararası ödüllerle onurlandırılmış bir sanatçıydı. Ama kendi ülkesinde yaşamasına, üretmesine ve ölmesine izin verilmedi. Paris’te öldü, Paris’te gömüldü. Onun mezarı, yalnızca bir sanatçının değil; uluslararası toplumun sessizliğiyle sürdürülen kültürel tasfiyenin de mezarıdır. Dr. Abdurrahman Kasımlo… Rojhilat Kürdistan’ın siyasal hafızalarından biriydi. Silahla değil, siyasetle çözüm aradı. Sürgünde öldürüldü. Bu ölüm, Kürt siyasetinin yalnızca bastırılmadığını; uluslararası koruma mekanizmalarının bilinçli biçimde devre dışı bırakıldığını gösterdi. Mahmut Baksi… Gazeteci, yazar, tanık. Yazının suç sayıldığı bir dönemde kalemiyle direndi. Sürgünde yaşadı, sürgünde öldü. Ardında kalan metinler, ifade özgürlüğünün Kürtler söz konusu olduğunda nasıl askıya alındığının belgesidir.
Aram Dikran… Bir halkın sesiydi. Kürtçeyi yasaklı topraklardan alıp dünyaya taşıdı. Ama öldüğünde, kendi toprağına gömülmesine izin verilmedi. Yunanistan’da defnedildi. Bu, ölüm sonrası hakların bile etnik kimliğe göre tanındığını gösteren açık bir insan hakları ihlalidir. Ahmet Kaya… Bir şarkıdan korkan bir düzenin aynasıydı. Linç edildi, sürgüne zorlandı. Paris’te öldü, Paris’te gömüldü. Mezarı, ifade özgürlüğünün mezarıyla yan yana durmaktadır. Selim Sadak… Bu ülkenin milletvekilliğini ve belediye başkanlığını yapmış bir siyasetçiydi.
Almanya’da kansere yenik düştü, sürgünde öldü. Cenazesi, yoğun halk mücadelesi ve siyasi baskılar sonucu Şırnak Şerafettin Elçi Havalimanı’na getirildi; İdil’de binlerce kişinin katılımıyla toprağa verildi. Bu tablo, Kürt için ölüm hakkının bile kendiliğinden tanınmadığını; ancak direnişle kazanılabildiğini gösterdi. Ve bütün bunlar olurken, uluslararası toplum çoğu zaman sustu. Avrupa’da mülteci statüsündeki Kürtlerin cenazeleri diplomatik engellere takılırken, uluslararası insan hakları örgütleri bu ihlalleri çoğu zaman yalnızca “izlemekle” yetindi. Ölüm bile sınır kapılarında bekletildi; hukuk, etnik kimliğe göre askıya alındı. Ama bu hikâye yalnızca tanınmış isimlerden ibaret değildir. Garzan Mezarlığı’nda ailelerine teslim edilmeyen yüzlerce naaş vardır. Yıllardır süren hukuki başvurulara rağmen bu cenazeler hâlâ ailelerine verilmemektedir.
Yıllarca “güvenlik” gerekçesiyle alınamayan cenazeler vardır. Defin hakkı, keyfî biçimde ertelenmiş; yas tutma hakkı dahi suç sayılmıştır. Şırnak Kasaplar Deresi’ndeki çöplüğe atıldığı, baskıya rağmen görevini yapan gazeteciler tarafından belgelenen onlarca gerilla cenazesi vardır. Bu, söylenti ya da iddia değil; görüntülerle, tanıklıklarla ve haberlerle kayıt altına alınmış bir gerçektir. Avrupa’da kimliksiz mezarlara numarayla gömülen Kürt mülteciler vardır. Ailelerine haber verilmeden, isimleri kayda geçmeden toprağa verilen hayatlar… Bunlar istisna değildir. Bunlar, bir halkın yaşam ve ölüm hakkının birlikte gasp edilmesidir.
Hannah Arendt’in “haklara sahip olma hakkı” dediği şey, Kürtler için sistematik biçimde ortadan kaldırılmıştır. Kürtler yalnızca yurtsuz bırakılmamış; ölümleri bile tanınmaz hale getirilmiştir. Walter Benjamin’in “tarihin enkazı” dediği yerde, Kürtlerin mezarları bile sürgündür. Resmî tarih, bu ölümleri kayda geçirmeyerek suça ortak olmuştur. Giorgio Agamben’in “çıplak hayat” kavramı, sürgündeki Kürt bedeninde somutlaşır: Korunaksız, sahipsiz ve hukukun dışında bırakılmış bir varoluş. Bu nedenle sürgünde ölüm, yalnızca bir trajedi değil; uluslararası hukukun suskunluğu sayesinde sürdürülen bir soykırım pratiğidir. İsimleri anmak, bu suça karşı tutulmuş bir tutanaktır.
Yazmak, mezarı olmayanlar için açılmış bir hafıza alanıdır. Sürgünde ölenler toprağa değil; halkın belleğine gömülür. Ve o bellek, bir gün yalnızca yas tutmayacak. Hesap da soracaktır. Çünkü sürgün bir halkı yok edemez. Ama suskunluk, suça ortak olur. Ve bu ortaklığın tarihi, er ya da geç yargılanacaktır.











