Mecit Zapsu: Yüz Yılın Yarığı – Statüsüzlüğün Bedeli

Genel

Kürtlerin hikâyesi, Mezopotamya’nın rüzgârından İstanbul’un sisine kadar hep aynı sorunun etrafında döner: Bir halk neden yüz yıldır statüsüz bırakılır? Bu sorunun cevabı öfkenin içinde değil; devletin kuruluş hafızasının derin katmanlarında saklıdır.

Türkiye, Kürtleri birey olarak kabul etti ama bir halk olarak tanımaya yanaşmadı. Çünkü bir halkı tanımak, onunla eşit bir toplumsal sözleşmeye girmek demektir. Bu ise yüz yıldır korunmaya çalışılan tekçi devlet kimliğini sarsar. Cumhuriyet boyunca şu kaygı hiç kaybolmadı: “Bir halka hak verilirse, devlet elden gider.” Bu korku Sevr’in gölgesinde büyüdü; milliyetçi bürokrasiye, güvenlik aygıtlarına ve savaş düzeninden nemalanan çevrelere yerleşti

Silah ve inşaat tekelleri, milliyetçi partiler, bazı generaller ve karanlık yapılar için Kürtlerin statüsü, devletin kutsal merkezine atılmış bir taş gibiydi. Barış süreci neden tıkandı? Süreç, tek bir liderin iradesiyle çökmüş değildi. Devlet içindeki direnç, karşılıklı güvensizlik ve 7 Haziran sonrası ortaya çıkan siyasi blokaj, barışın yollarını giderek daralttı. Bu ülkede demokrasi sadece sandıktan değil, kimliklerin tanınması, hukukun üstünlüğü ve güç tekellerinin kırılmasından geçer.

Tam da bu nedenle yıllarca imtiyazlı konumda duran odaklar demokratikleşmeyi bir tehdit olarak gördü. Ve gerçek şu cümlede birleşiyor: Barış, barışa en çok ihtiyaç duyanlar tarafından değil; barışın kendi iktidar düzenlerini, ekonomik rantlarını ve yıllardır kurdukları güç tekelini zayıflatacağını çok iyi bilenler tarafından bilinçli biçimde sabote edildi. Ülke demokratikleşseydi ne olurdu? – Hesap verilmeyen yapılar çözülürdü. – Savaş ekonomisinin yarattığı rant sahaları daralırdı. – Milliyetçi bürokrasi ve gladio artıkları güç kaybederdi. Bu yüzden barış, huzur isteyen halk için umut; iktidarını krizlerden besleyen çevreler için ise bir tehdit oldu.

Statüsüzlüğün görünmez faturası:

Ekonomik çöküş Savaşın ve çözümsüzlüğün bedeli yalnızca siyasal alanda değil, bütçenin kalbinde bir çöküş olarak hissedildi. Kırk yılı aşan çatışma ortamı, ülkenin kaynaklarını savunma harcamalarına kilitledi; eğitime, sağlığa, teknolojiye, üretime akması gereken milyarlar, dağlara ve silahlara gömüldü. Bugün yaşanan ekonomik buhranın, yüksek enflasyonun, sürekli artan bütçe açığının ardında bu görünmez savaş vergisi vardır. Barışın olmadığı bir ülkede yatırım gelmez, üretim güçlenmez, mali istikrar sağlanmaz.

Statüsüzlük, ekonominin karanlık tünellerinden geçerek toplumun omzuna binen ağır bir yük hâline gelir. Ekonomik çöküşün sessiz mağdurları Bu çöküş, sadece rakamlarda değil; insanların sofrasında, cebinde, hayatında görünür hale geldi. Emekli ay sonunu getiremiyor; asgari ücretli bir faturayı ödeyebilmek için diğerini erteliyor; gençler geleceğe değil, yarına nasıl çıkacaklarına hesap yapıyor. Geçim sıkıntısı yalnızca bir ekonomik kriz değil, statüsüzlüğün ve çözümsüzlüğün toplumsal faturasıdır. Barışın olmadığı bir ülkede yoksulluk çoğalır, umut küçülür, hayat pahalılaşır.

Rojava neden rahatsız ediyor?

Rojava, Kürtlere ve bölgeye şunu gösterdi: Başka bir yönetim mümkündür. Yerel meclisler, kadın eşbaşkanlık sistemi, çok dillilik ve halklar arası ortak yönetim… Araplar ve Süryaniler meclislerde eşit temsil edilirken, kadınlar yönetimin yarısını oluşturuyor; Türkiye’de ise hâlâ bir Kürtçe tabela bile yasaklanabiliyor. Bu karşıtlık, Rojava’yı yalnızca bir güvenlik meselesi değil, Türkiye’nin siyasi psikolojisini sarsan bir ayna hâline getiriyor. Soru kendiliğinden beliriyor: “Onlar yapabiliyorsa, burada neden mümkün olmasın?” Asıl korku bölünmek değil; dönüşmek Türkiye’deki korku tek bir kaynaktan akmıyor.

Kimi gerçekten “ülke bölünür” kaygısıyla statüye karşı çıkıyor, kimi ise demokratikleşme hâlinde yıllardır korunan güç ilişkilerinin çözüleceğini biliyor. Bir kısmı ayrılmaktan korkuyor, bir kısmı dönüşmekten. Her iki korku da aynı çizgide birleşiyor: Statüyü reddetmek. Yarık nasıl kapanır? Kürtlerin statüsü tanınmadıkça bu yarık derinleşecek. Tanınırsa bölünme değil; onurlu, eşit ve çağdaş bir ortak yaşamın kapısı aralanacaktır.

Bugün Türkiye’nin önündeki esas soru şudur: “Korkunun şekillendirdiği bir yüzyılı daha mı sürdüreceğiz?” Korku bugün hâlâ kazanıyor gibi görünüyor. Ama tarih gösterdi ki, korkunun yönettiği yüzyıllar sonsuza kadar sürmez.

İlginizi Çekebilir

Ayşegül Doğan: İlham Ahmed İstanbul’daki konferansa katılmalı
Aydın Deniz: HTŞ, farklı olan herkesi düşman görüyor

Öne Çıkanlar