Melek Borak: Narin Güran Davası; Kimse görmedi ama herkes biliyordu…

Genel

Tam 19 gün sonra, ilk günlerde nasıl olduysa atlanan kamera görüntülerinden bir aracın tespiti yapıldı. Ardından Narin’in cansız bedeni bir derede bulunmuştu. O ana kadar “şüpheli” olarak anılan aile, bir anda bu davanın sanıkları hâline gelmişti.

Daha önce aracında çocuğa ait eser miktarda DNA bulunduğu iddia edilen amca zaten tutuklanmıştı. Küçük Narin’in cansız bedenini ortadan kaldırdığı öğrenilen komşu Nevzat’ın bulunmasıyla birlikte – ve üçten fazla değişen tutarsız ifadeleriyle – anne ve abi de bu karanlık üçgenin içine çekilmişti.

Komşu Nevzat, 19 gün boyunca renk vermeden aramalara katılmış, aileyle beraber oturup kalkmış, hiç şüphe çekmemişti. Medya, kendini doğru düzgün Türkçe ifade edemeyen anne hakkında hızla senaryolar üretmişti.

Bir kelimeyi cımbızla çekip istediği hikâyeyi yazıyordu. Sanki o alıştığımız ama gerçekte olmayan reyting amaçlı Güneydoğu töre dizilerinden biri çekiliyordu! Oysa her konuşmasını dinlediğimde ne demek istediğini anlayabiliyordum. Kadın Kürtçe düşünüyor, Türkçe kendini ifade etmeye çalışıyordu.

Buna rağmen ekran başında koca koca adamlar bu kadının kaşını, gözünü, mimiklerini, gözyaşını çubuklarla analiz ediyordu. Anne artık cinayeti bilen ama konuşmayan, yasak aşkı olan, sahte gözyaşı döken, şüpheli bir figüre dönüştürülmüştü.

Köpüren toplum her geçen gün daha da bileniyordu. Köyü ateşe verelim diyenler bile vardı. Tavşantepe adeta Şeytantepe oluvermişti.

Tabii aileden birçok kişi her gün sorguya alınıyor; kolluğu yanıltmaktan, suçluyu kayırmaktan soruşturuluyordu. Yenge, amca, kuzen derken birçok kişi de tutuklandı. Asıl kolluğu yanıltan, suçluyu kayıran; muhabir diye köyde patronları tarafından birbiriyle yarıştırılan güya basın mensuplarıydı.

Bunlar sosyoloji bilmeden, empati yapmadan, gözleri kör, kulakları sağır, kendi hayal güçleriyle en çarpıcı senaryoları yazıyorlardı. Olay artık minik Narin değil, en dehşet haberini yaratmaktı. Aile ise bir kabusta bağırırsın da sesin çıkmaz ya, işte tam o durumdaydı.

Bu noktada dikkat çeken bir başka mesele vardı: Köy, suçun nedeni hâline getirilmişti. Oysa ortada cinayeti gören yoktu. Duyan yoktu. Görüntü yoktu, ses yoktu. Somut delil yoktu. Ama güçlü bir kanaat vardı ve delile ihtiyaç duyulmuyordu.

Kamuoyunun gazını almak için sanıklar bir an önce en ağır şekilde cezalandırılmalıydı. Komşu Nevzat Bahtiyar kendisinden önce cinayet şüphesiyle tutuklanan amca Salim Güran hakkında medyada yazılanları ezberlemişti.

Güran ailesi hakkında yaratılan algı, Nevzat’ın bu işe tek başına cesaret edemeyeceği kanaatini güçlendirmişti. Bu senaryoya göre Nevzat sadece “emir kuluydu”. Amca, muhtar Salim’in ise her şeye kudreti yetiyordu!

İlk derece mahkemesi hiç alışkın olmadığımız bir hızla kararını neredeyse yetiştirdi. Geriye dönük dar baz HTS kayıtları, oda oda noktasal konumlandırmalar… Sonradan birçok uzmanın “bilimsel safsata” olarak nitelendirdiği yöntemler bu dava ile meşrulaştırılmıştı.

Oysa anne de abi de o saatlerde evde olduklarını söylüyordu. O gün her şey normal ve olağandı anlatımlarından anladığımız kadarıyla. Amcanın evi neredeyse bitişikti; o da şehirden geldiğini ve ailesiyle beraber evde olduğunu zaten söylüyordu.

Yani aslında dar baz denilen dehaya bu durumda çok da gerek yoktu. Amcanın, daha sonra avukatları tarafından dosyaya sunulan raporlara göre o saatlerde telefonu ile meşguldü. Ailesi de şahitlik yapıyordu.

İddia edilen olay örgüsü ise dakikalar içinde kusursuz bir planlama gerektiriyordu. Kimse “Bu mümkün mü?” diye sormadı. Anne, kızının mezarını bile görmeden cezaevine gönderilmişti.

Ailenin birçok ferdi Narin’in cenazesinde bile yoktu. Yas tutma hakları ellerinden alınmıştı. Masumiyet karinesi bu dosyada sadece bir hukuk kavramı olarak kalmıştı. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi ise hiç işletilmemişti.

Kovuşturma süresince de gizlilik kararı olan dosyadan sürekli bilgi sızdırılmıştı.

Bu davada hâkim olan duygu şuydu: “Kanıtlayamam ama yemin edebilirim.” Tıpkı Ahmet Kaya’nın dediği gibi: “Cinayeti kör bir kayıkçı gördü.” Kördü ama görmüştü. Bu davada ise kimse görmedi ama herkes biliyordu.

Haklarını teslim etmeliyim ki DEM Partili akademisyen Sevilay Çelenk ve Ö. Faruk Gergerlioğlu aileyle görüşmüş, cezaevinde tutukluları ziyaret etmiş ve araştırmalar yapmıştı.

Bununla beraber birkaç gazeteci de yazıp çizmişti.

Bir de sosyal medyanın space odalarında aileyi savunan bir grup ile ailenin suçlu olduğunu düşünen bir grubun fanatik atışmalarını duyuyorduk. Sanırsınız bir bahis! Ya bu insan hayatı…

Eğer bu aile suçsuzsa, sizin Narin’i öldüren katilden farkınız ne Allah aşkına? Çocuğunu kaybetmiş bir anne… Üstelik bu annenin başka çocukları var! On sekiz yaşında bir genç… Sahi, bu insanlara bir şey olursa?

İlk derece mahkemesi “iştirak hâlinde cinayet” hükmü kurmuştu. Karar istinaftan da hızla geçti. Güçlü bir muhalefet şerhi dosyada sessizce kaldı.

Birçok hukukçu bu davayı Türkiye’nin Dreyfus’u olarak tanımlıyordu; çünkü burada da yargılanan şey deliller değil, kanaatlerdi.

Bununla beraber yine birçok hukukçu bu dosyada birçok eksiklik olduğunu söylüyordu; en azından usul yönünden mutlaka Yargıtay’da bozulacağına dair iyimser düşüncelere sahipti.

Geçtiğimiz günlerde dosyanın Yargıtay’da inceleme safhasında olduğunu avukatlar paylaştı ve umutluydular.

Yeni yıla günler kala kararın kesinleştiği haberleri servis edildi; avukatlar UYAP’ta henüz kararı görememişken.

Karar ilginçti: Nevzat yönünden bozma, anne, abi ve amca yönünden onama. Üstelik yeni bir olay örgüsü kurulmuştu. Ama hâlâ temel sorular cevapsızdı.

Bugün artık Narin olayı basın ve medyanın ilgisini çekmiyor. Adalet, adalet diye bağıranlar ilk gün bir çocuk kayboldu, şimdi de bir aile…

Derdi adalet olanlar asıl trajediyi görmüyor, ne tuhaf. İnsanlar artık kapatmış konuyu. “Sahi ne oldu?” diye soranların yanında bir de “peki kim öldürmüş, belli oldu mu?” diye soranlar var.

Malum, ülkenin gündemi yoğun. Konu da eskidi, heyecan da yok!

Ama ben merak ediyorum: Narin için “adalet” diyenleri bu karar tatmin etti mi?

İştirak hâlinde işlendi denilen bu cinayeti üç sanık hangi motivasyonla işledi?

Anne, tek kız çocuğunun ölümüne nasıl razı oldu?

Bu aile gayet gelenekçi, kızlarını seven bir aile; iki gün sonra düğünleri var üstelik!

Yargıtay’ın kararındaki olay örgüsüne göre de tasarlanmış. Peki bunu düğün arefesinde neden yaptılar ki?

Bir de… Adli Tıp raporlarına göre boğularak öldürülen bu çocuğu kim boğdu?

Öldürücü darbe kim tarafından vuruldu? Kim nasıl yardım etti?

Ne yapmıştı ki bu çocuk, neden ortadan kaldırılma ihtiyacı duyulmuştu?

Tekrar soruyorum! Ey adalet timsalleri, elinizi vicdanınıza koyun!

Bu anne Narin’i doğurmakla mı suç işledi? Ya masumsa?

Ya bu abinin gerçekten haberi yoksa?

İlk günlerde ortaya atılan “8 yaşındaki çocuk görmemesi gereken bir şey gördü ve susturuldu” iddiası da Yargıtay’a göre tamamen yok sayılmıştı.

Zaten böyle bir şey olsaydı 18 yaşındaki abi buna nasıl susabilirdi ki?

8 yaşındaki çocuk başka türlü susturulamaz mıydı?

Ya da tersi… Anne, abiyi korumak için mi sustu? Peki ya amca?

Aslında, cesede ilk temas eden komşu Nevzat cinayeti aydınlatmalıydı; çünkü gerçekleri o biliyordu.

Ama sürekli değiştirdiği ifadeleri cinayeti aydınlatamadı, kimseyi tatmin etmedi.

Nedense mahkeme de Nevzat’a sadece delilleri karartan sıfatıyla yaklaşmıştı.

Ama Yargıtay bunu bozdu!

Dediğim gibi, Nevzat için yeni bir olay örgüsü çıktı karşımıza.

Daraltılmış baz ve Nevzat’ın son ifadeleri burada çökmüş; bu kez evden minik çocuğun bedenini alan Nevzat Bahtiyar, 15.08’de aileye “beklenen şahıs yaklaşıyor, görevimin başındayım” diye bilgi vermiş!

Narin de her zaman kullandığı yolun aksine kestirme yolu kullanmış tabii…

Yani “görmemesi gereken bir şeyi gördü” tezi de çökmüş bu durumda.

Çünkü bu karara göre bu tasarlanmış; Narin’e pusu kurulmuş.

Bu yüzden de N. Bahtiyar açısından bozma kararı verildi, yeni olay örgüsüne göre cinayete yardım etmekten yargılanacak.

Ne bileyim… Tek bir keşif bile yapılmayan köyde bu kanaatler nasıl oluştu?

Çünkü normal şartlarda bu ailenin olsa olsa şüpheli olması gerekiyordu.

Maddi delil dedikleri amcanın aracındaki DNA bile Yargıtay kararında geçmemişti!

Şunu düşünüyorum: Eğer kolluk Nevzat’ın aracını önceden tespit etseydi, bugün bu aile içeride olur muydu?

Ha, unutmadan… Bir de PSA bulgusu vardı; çocuğun en mahrem yerinde, çantasında!

Bundan da bahsedilmemiş sanırım.

Bilemiyorum ama avukatlar bir istismar şüphesinden bahsediyorlar.

Sonuçta bir PSA varsa bu akla daha yatkın!

Bu bile tek başına bu cinayete başka bir boyut kazandırabilirdi!

Başka bir durum da aile avukatlarının aylarca iğne ile kuyu kazarcasına sunmuş olduğu birçok delil, imaj kayıt raporları, iyileştirilmiş kamera görüntüleri, Türkiye’de alanında en uzman bilişim uzmanlarının da görüşleri dikkate alınmamıştı.

İnanın çok şey var…

Bütün kurgu yanlış yapılan hesaplarla Narin’in patikayı geçtiği varsayımlarına dayandırılmış aslında.

Patikayı geçince güzel gözlü narin meleğin evinin ve ahır bölgesinin olduğu dar alanda katledildiği tespiti ile kalemler kırılmış!

Oysa o üçgende en çok şüphe duyulması gereken bir komşu da vardı!

Üstelik çocuğunun cansız bedenini ortadan kaldıran da oydu!

En can alıcı eksik ve bence olaya farklı bir pencereden bakmamızı sağlayacak olan olay yerinde bir keşifin yapılmamasıydı!

Eğer o keşif yapılmış olsaydı Narin’in o patikayı çıkmamış olma ihtimali çok yüksekti.

Çünkü 55 saniyede geçildi kabul edilen o patikayı yaz günü küçük çocuğun 2,5 dakikadan erken bir sürede geçmesinin imkânsız olduğunu sonradan avukatlarının ve DEM Partili milletvekili Gergerlioğlu’nun yapmış olduğu olay yeri keşifleri ile ayan beyan ortadaydı.

Hangisini anlattım, hangisini atladım bilmiyorum.

Tek bildiğim şu: Bu ağır cezalar için daha elle tutulur, gözle görülür deliller lazım!

Bir de başka bir inanç vardı, onu da geçemeyeceğim:

“Bu aile en ağır cezaları alırsa mutlaka biri çıkar, itiraf eder ve dosya çözülür.”

Bir de ailenin gözaltındayken uğradığı korkunç işkence iddiaları vardı, onlar da soruşturulmadı!

İtirazımız şu ki bu dava etik açıdan hukuk ilkeleri içerisinde çözülmeliydi!

Diyarbakır gibi yüksek güvenlikli bir şehirde belki bu hengâme olmasa birkaç günde mevcut teknolojik imkânlar (tabii ki uzman ellerde) ve daha sistemli bir kovuşturma ile bu cinayet kesin olarak çözülebilirdi!

Ama olmadı!

Yargıtay’da hükme bağlanmış bir dosyanın geri dönüşü olur mu, bilmiyorum.

Bir İtalyan avukatın yıllar önce, bu dosyaya benzer şekilde kapanmış ama çok ciddi eksikleri olan bir dava için söylediği söz aklıma geliyor:

“Biz bu tür davaları İsa’ya havale ederiz.”

Bu davada adalet, karanlık bir suda yol alan kör kayıkçıların eline bırakıldı.

Kimse hakikati görmüyordu ama herkes kürek çekiyordu.

Yön, delillerle değil; algıyla, öfkeyle, aceleyle belirlendi.

Ve bir çocuk öldü.

Ardından bir aile.

Kör kayıkçılar hâlâ kürek çekiyor.

Nehrin nereye aktığını bilmeden…

Narin varlığıyla ailesine ne kadar mutluluk vermişti bilmiyoruz ama yokluğu, bütün ailenin felaketi olmuştu.

 

İlginizi Çekebilir

Fransız partilerden Macron’a Halep çağrısı: Savaş suçu işlendi, harekete geç
Özgür Özel’den Murat Çalık ve Tayfun Kahraman açıklaması:

Öne Çıkanlar