Merkan Aksoydan: Bizim Kolektif Rüyamız

Yazarlar

M. Kundera’nın bir kitabını okurken, kitaptaki karakter, kendi rüyasını anlatığı sırada, fark ettim ki benim de sürekli olarak gördüğüm rüyayı okuyorum. Nasıl olur da yıllar önce yazılmış bu kitap farklılıklara rağmen benim rüyamı anlatabiliyordu ki? Sonra hemen yanı başımdaki Türkiye’de üç yıl yaşamak zorunda kalan mülteci bir arkadaşıma sordum: “Sen de böyle bir rüya görüyor musun Azamat” diye.

Azamat,  kaçak olarak geldiği İsviçre’de geri gönderilme korkusu yaşamasına rağmen rüyalarında, Afganistan’a kaçak olarak tekrar girip, yaşadığı yerlerde dolaşıp, arkadaşlarını, sevdiklerini görüp daha sonra tekrar kaçak bir şekilde İsviçre’ye geri dönme planları yaparken rüyasından uyanıyormuş her seferinde.

Benim rüyalarıma benzeyen, kitapta okuduğum bu cümleler şimdi de yanı başımdaki Afganistan’dan gelen bir başka mültecide de vardı. Ama o harap olmuş ülkesini görürken ben,  güzel sokaklar görüyordum. O öldürülme korkusu yaşarken ben polisin beni yakalama ve hapise atma korkusu yaşıyordum rüyalarımda.

Bu konu gittikçe ilgimi çekiyor, aynı dili konuşabildiğim bütün mülteci arkadaşlarıma bu rüyayı sormaya başlamıştım.

Kimisi gizlice girdiği kendi ülkesinde bir mezarlığı ziyaret ediyor ve sonra yeniden kaçma planları kuruyor, kimisi yine gizlice girdiği ülkesinde polise yakalanıyor, kimisi arkadaşlarıyla vedalaşmadan kaçtığı ülkesinden arkadaşlarıyla vedalaşıp, ailesini görüp tekrar kaçmak zorunda olduğunun bilinci ile uyanıyordu rüyasından.

Belki yirmiden fazla insan ile bu konuyu konuşup, rüyalarını dinledim. Türkçe bilen Pakistanlı, Afganistanlı, Suriyeli mülteciler veyahut Türkiye’den gelen Kürtler, Araplar, Süryaniler. Hepsinin bu ortak rüyayı görmesi Mülteci oluşlarındandı şüphesiz.

Her ne kadar arasam da tekrar o kitabı bulamadığım için biraz üzgün olsam da Anti-komünist bir akla sahip olan M. Kundera’nın  Doğu Avrupa’dan Almanya, Fransa, İsveç vd. Ülkelere kaçmak zorunda kalmış mültecileri anlattığına eminim. Onlar da bu rüyaları görüyorlardı Ve bugün de ben, daha Doğu’dan batıya gelen mültecilerde de bunu keşfediyordum. Bizden öncekiler 1950’sonrası Doğu Avrupa’dan kaçmış, bizler ise bugün bile Ortadoğu’dan kaçmayı sürdürmekteyiz.

Ve aynı kitabın bir yerinde Odyyseia’dan bahsedilir ve benim aklıma Odysseus gelir. Yani “tarihin ilk mültecisi”. “Sürgün hayatında” çok iyi şartlar altında yaşa da yurduna dönmek için fırsat kollayan Odysseus.

Bugün Ortadoğu, kapitalist-emperyalizm politikalarıyla kan gölüne dönmüş olsa bile binlerce kilometre yol yürüyüp, gitmek istediği ülkeye ulaşmak için başka ülkelerde belki senelerce kalıp, tekrar yola koyulmak adına ucuz işgücü olarak sağlıksız-sigortasız çalışıp, tüm insani davranışlardan mahrum, gittiği her ülkede ırkçılığa, pogroma maruz kalıp en nihayetinde İsviçre gibi bir ülkeye ulaşmış olsa dahi ülkesine tekrar dönmenin rüyasını gören ülkesinden ayrılmak zorunda kalan, ev hasreti çeken mültecilerin dünyası burası.

Sonra, Azamat, Azamat diyorum bu rüyaları ben de görüyorum. Başkaları da görüyor. Belki tüm mülteciler görüyor Azamat bu rüyaları biraz farklı da olsa.

Azamat, Türkiye’de üç yıl kalmış. Sigortasız, düşük ücretle çalışmış, tek bir odada 7-8 kişinin yan yana uyuduğu bir yerde. Ve sırf bu yüzden Azamat, günün ilk ışıklarından gecenin geç saatlerine kadar dışarılarda kalmış, deniz kenarlarında yürümüş diğer mültecilerle,  bu süre zarfında Türkçe öğrenmiş zaten.

Azamat, geçtiği her ülkede en az 3 sene kalmış. Afganistan’dan az bir miktarla yola çıkmış, Türkiye’de para biriktirmek için bulduğu her işte çalışmış, Yunanistan’da portakal toplamış, inşaatta çalışmış. Yunanistan’da da az para vermişler Azamat’a. Ve Azamat tüm bu yolları yürümüş. Önce Türkiye, sonra Yunanistan, Makedonya, Hırvatistan’dan İtalya’ya geçmiş.

İtalya’da ya da Yunanistan’da niye kalmadın Azamat diye sormuştum bir keresinde zira Yunanistan ve İtalya ben Türkiyedeyken gidip görmek istediğim, “tarih kokan” ülkeler olarak gördüğüm, sanat ve felsefenin doğduğu yerlerdi.

Bir farkı yok Afganistan’dan demişti. Mültecilerin yaşam şansının çok az olduğunu, mültecilerin iş bulma imkanının imkansız olduğunu,  çoğu mültecinin yine Türkiye’de o tek odanın içinde 7-8 kişiyle kaldığı gibi İtalya ve Yunanistan’da da öyle kaldığını anlatmıştı. Sonra pek çok mülteciden yine aynısını dinledim. Ne Fransa’da kalmak istiyorlar ne İtalya ne de Yunanistan’da. Mülteciler için cehennem olan bu ülkeler, “diğerleri” için tatil bölgeleri, modernizmin kaleleri olarak görülür.

Ve Azamat ile biz,  iki haftada bir İsviçre’de kamp yaşamı sürerken, İsviçrelilerin gelip bize diş fırçalama eğitimi verdiği sınıflara gidiyorduk.

Rüyalarda ve gittiğimiz bu onur kırıcı “entegrasyon” sınıflarında eşittik biz, sokaklarda, iş yerlerinde, devletin kurumlarında bize gösterilen muameleler karşısında da eşittik.

Sahi bizi eşit görmeyen bu “yerliler” kim ve nereden gelmişler Azamat?

*

Mülteci arkadaşımın ismi güvenlik sebebiyle değiştirdim. 

 

İlginizi Çekebilir

Uğur Güney Subaşı: Afgan Sofiler
Ali Engin Yurtsever: Belirsizliğin İnce Çizgisinde Yürümek

Öne Çıkanlar