Seksenli yılların sonunda, 90 kuşağı diye tanımlanan bir kuşak doğdu. Bu kuşağın en büyük özelliği bana göre zihniydi ve bu zihin yeteneğini üç şeyden alıyordu: Anlamak, hayal etmek ve hafıza. Bunların bir araya geldiği tek yer bedendir. Burada anlam üzerinden akıl ve fikirler, duygularımız üzerinden hayal ve hafıza yetkinlik kazanır. Yer de değiştirebiliriz; akıl ve fikir üzerinden yeni anlamlar, hayal ve hafıza üzerinden duygular. Amaç ne? Hafızaya hayatın her alanında sahip çıkmak! Hafızan ne? Hafıza Şeyh Said, Seyit Rıza ve kırama varan katliamlar; Ağrı, Zilan, Diyarbakır Cezaevi, Halepçe Katliamı… Neyle sahip çıkacaksın, neyin var? Tek şey: Vicdan, bu kuşağın ahlakıdır. Bir insanın vicdanı yoksa her şeyi yapar, her şeyi söyler… Niye yapar, niye söyler? Nedeni şu olsa gerektir: Kimilerinin öteki dünya arayışı gibi bir dünyası vardır; bir şey yapar, sonra, bunu sermayeye dönüştürürler, hep ben yaptım derler, yaptıkları şeyi kişisel bir kazanıma, bir metaya dönüştürüp sömürürler.
Nedeni şu: Zayıf ve yüreksizdirler. Yetkileri olduğunda Tanrıdırlar, biat bekler, acı verirler; yetkileri alındığında dilencidirler, acıtırlar içimizi; bellekleri, şeyleşmiştir, kim onlara ne fiyat verirse, onun emrine girerler. Kendi hayat ve hikâyelerini sömürdükleri gibi arkadaşlarının hayat ve hikâyelerini de pazara sürer metalaştırdıkça metalaştırırlar. Çoğunluklar mı? Üç beş kişiler. Amaçları ne? Amaçları çoğunluktan bir şeyler. Ancak hafızaları zayıflamıştır, büyük bir kimlik bunalımı içindeler, kendilerini ve topluma yabancılaşmaları alıp başını gitmiştir, güven duygusundan yoksunlar. Niye yoksunlar?
Nedeni şu olsa gerektir: Geçmişe ait bilgileri hafızalarından silmişler ve kendilerine göre bir zaman kurgusu içersine girmişler, bir geçmiş uydurmuşlar ve bu geçmişi sığınak haline getirmişler, Sığınaktan dışarı başlarını çıkarsalar, kendileriyle karşılaşacaklar, yapamıyorlar; iftiraya, yalana ve pis iddialara sarılıyorlar. İddia değerledir ama bunu da beceremezler. İddia, onlarda iftiraya döner. Nedir iftira? Bastırılmış duygular. Duygularını hep bastırmışlar ve iftirayla, duygularını, düşüncelerini dışa vuruyorlar; iftira nereye varacak, kimi nasıl yaralayacak, bilmezler ve dahası, iftiralarını ortaya çıktığı zaman bu sefer alttan almaya başlarlar: Sosyal medya hesaplarıyla pişkince gazetecilik yaptıklarını söylerler, alçaldıkça alçalırlar; bir, gazetecilik tıp kadar hayati bir meslektir; iki, alttan almaya başlayarak insanın zekâsıyla alay ederler, hatta bazen ileri giderler, inkâr ederek iftiralarını masumlaştırırlar. Bugün sosyal medya üzerinden her ne kadar normalleştirilirse de masum bir şey değildir iftira.
Nedeni şu: İftira, psikolojik bir savaştır. Amaçta karşısındakini susturmak, etkisini azaltmaktır, giderek, değersizleştirmektir… Temelde yatan şey ise iftira atılan kişinin inanırlığını ortadan kaldırmaktır. Bazen ciddiye alınmazlar ama ciddiye almakta gereklidir; çünkü sessiz olmak, bileşeni olmaktır…
Konumuz ne? Konumuz Mustafa Karasu…
Karasu, 90 kuşağının dokunulmazıdır. Ona dokunan Kürtlere dokunur, onu inciten Kürtleri incitir… Kürtler kimdir? Dünyada incinmiş kim varsa Kürt’tür… Karasu, incinmiş herkestir. Salt bir kişi değildir Karasu, haksızlık nerdeyse, Karasu, orda olandır; bu haliyle o salt bir kişi değil, evrensel bir temadır: Bir şiir olsa, ya da bir şiir desem, tekil, kendine içkin, dolaysız bir gerçekliği olan bir edimdir. Öyle bir edimdir ki hem duyum hem düşüncelerimizin oluşmasına ve biçim almasına zemindir; değer diye bir şeyimiz varsa ve değer diye bir sanat eserimiz bizi elli yıla aşkın bir süredir sarmışsa bunun bir tek karşılığı vardır; Karasu ve onun emsali olan kimseler; Karasu, kendinde olandır ve bu kendinde olan onun insanlığın ve kendisinin, hiçbir özdeşliğe dayanmayan iç yasasından kendine içkin niteliklerinden beslenir. Bu onun kimliği/ kişiliği olduğu gibi, insanın ona yönelmesini sağlayan yegâne bir kuvvettir de. Bu kuvvetle, tikel olarak tümelin dünyasına adım atarız; ışırız, tin diye bir şey varsa harekete geçer, çünkü Karasu, artık bir kişi de değildir, 14 Temmuz’dur, direniş kültürü diye bir şey varsa, Karasu, odur; bir kuşak, 90’lar, onu böyle tanımıştır; tanım, kendi içindedir. Karasu, biriciktir, ancak içtenlikle anlaşılabilir: Deneyimleri bir daha deneyimlenemez, denedikleri eşsiz olanı açığa çıkartmıştır. Nedeni şu olsa gerektir: Karasu, duygu ve düşünce perspektifidir ve 90 kuşağı için o sadece bir insan değil, bir süreçtir; direniş, onunla anıldığı gibi, onunla karşılaşıldığında meydana gelen bir şeydir de. Karasu’yu bilmenin yolu, onunla özdeşim kurulamamasında yatar. Kim onunla özdeş sayarsa kendini, kendini yok eder ve varlığı, kısa süreli bir reklama döner: Onunla hapis yattım, onunla aynı hücrede kaldım, Ankara’da birlikteydim gibi ifadeler ne bir zaman dilimini açıklar ne bir insanı tanımaya yeten emarelerdir… Nedeni şu: Karasu, nesneleştirilemez. Tarihin öznesi olan birini nesneleştirmeye kimsenin gücü yetmez…

Neden mi?
90 kuşağının çok okuduğu iki kitap vardı: 12 Eylül Karanlığında Diyarbakır Şafağı (Selim Çürükkaya) ve Dörtlerin Gecesi (Fevzi Yetkin ve Mehmet Tanboğa)… Ben bu kitapların ikisini de fotokopiyle çoğaltılmış nüshalarını okudum. Bir de şahsi bir not: Bu kitapların etkisiyle Halay adlı bir dergi çıkarttım. Dergiye bu kitapların yazarları da katkı sundular, bir sayımız Çürükkaya’nın Deli Koço adlı oyunundan dolayı toplatıldı. Dergide onlarca kişinin şiirleri, hikâyeleri yayımlandı. Karasu, burada devreye giriyor işte. Karasu cezaevinden çıktı, hangi yıl, İstanbul’a gelmişti, o zaman yakından gördüm, yanında konuşmaya bile utandım. Bizim Ramazan Ulek, “Müslüm” diye söyleyince, saklanacak yer aradım. Nedeni şu: Karasu bir insan değildi, bir süreçti; direniş, onunla anıldığı gibi, onunla karşılaşıldığında meydana gelen bir şeydi.
Şimdi Çürükkaya’nın 12 Eylül Karanlığında kitabına bakıyorum. Karasu’nun geçtiği yerleri çizmişim: “Yüzbaşının (Esat Oktay) konuşmasıyla gardiyanlar hemen kapıyı açtılar. MK’yı yalınayak dışarı çıkarttılar (…)Bir müddet sonra rap rap diye cop sesleri gelmeye başladı. Bazı hücrelerdeki tutsaklar vurulan copları saymaya başladılar. Fakat birkaç cop birden işlediği için vurulan copları saymak mümkün olmadı (…) MK’yı bağırtamayınca bu kez toplu halde vuruyorlardı (…) Hücredeki tutsaklar MK’nın öldürüldüğünü sandıkları anda Yüzbaşı Esat’ın sesi geldi: “Bağır, ‘ay’ de, bırakacağım (…) Gardiyanlar da MK’nın kararlı tavrından çok etkilenmiş, dillerini yutmuş gibiydiler” (s., s. 115).
Bu kısımdan anladığım, söylemeye çalıştığım şey şu: Karasu’ya işkencecileri bile saygı duyuyorlar.
Bir başka cümle: “Dörtler’in kendilerini yakma eylemi 35’inci koğuşta duyulunca Kemal Pir, artık bu yaşantıyı kabul etmek mümkün değildir. Direniş kesinlikle başlamalıdır diyordu (…) Tutsaklar cezaevi arabasına bindirilirken MK, Hayri’nin yanına sokulmayı başardı. Ama arabada konuşma imkanı bulamadıklarından MK, elini hafifçe Hayri’nin eline değdirdi. Bununla eylemi başlat demek istiyordu. Hayri kendisine değen eli tutup sıktı. (…) Hücreye döndükten sonra akşamüzeri Hayri ile MK, musluk aracılığıyla durumu konuştular” (s., 380).
Açlık grevi başlıyor…
“MK’nın gözü bu gardiyana takılınca Akif’in kendisine verdiği saat aklına geldi. Güçlükle çıkarabildiği bir sesle pehlivan, pehlivan diye seslendi gardiyana… Pehlivan, MK’ya yanaşınca kolundaki saati çıkartıp gardiyana uzattı (…) MK arkadaşının saatini gönderebildiğine sevindi” (s., 433).
Daha birçok örnek var.
Derdim ne?
Son günlerde Karasu üzerinden bir şeyler söyleniyor: Karasu, öldürüldü. Ölüm şekli de bir tiyatro gibi veriliyor. Bunu, Xani TV yapıyor. Bu TV, “sosyal medya kirinin” Kürt ayağını oluşturmaya aday gibi görünüyor. TV’nin sahibi Selim Çürükkaya!
Bu TV, manipülasyonla takipçi topluyor. Karasu’yla ilgili “haberde” başlıktan itibaren hatalar var. Başlık şu: Mustafa Karasu olayı… Bir de buna bizim Günay’ın bir videosunu alet ediyorlar. Günay, Karasu’nun bir konuşmasını değerlendiriyor ama TV, bir olay uyduruyor, olanı değil, kafada kurguladığı bir şeyi, olmasını istediği şekliyle veriyor; buna inanıyor ve yazı ve videoyu birleştirerek de bunu pekiştiriyor! Elbette bilgi/ haber diye bir şey ortada yok, elbette bununla kof bir kalabalık yaratılıyor. Amaç ne? Herkes ondan söz ediyor, onlardan söz ediyor. Önemli olan bu zaten, doğru ya da yanlışın bir önemi yok, onlardan söz edilsin yeter!
Karasu onlar için bir insan değildir, Karasu’ya değer veren insanların da değeri yoktur; şimdi, onlar için önemli olan Karasu’yu metalaştırmak, reyting almaktır: Karasu olayı!
Olay, nedir?
Olay, ortaya çıkan, oluşan durum, ilgiyi çeken/ çekebilecek nitelikte olan her türlü iş, hadise, vakadır. Peki uydurdukları haberde ortaya çıkan, oluşan bir şey var mı? Yok.
Başlığın devamı: Bazı detaylar…
Detay nedir?
Detay, ayrıntıdır… Bir haberin, bir filmin, bir romanın ayrıntıları çok önemlidir. Polisiye romanlarda ayrıntı bizi gerçeğe götürür… Peki söz konusu haberde, detay dedikleri şeyler neler? Haberleri şu: “Yaklaşık bir hafta önce, iki farklı iç kaynaktan Mustafa Karasu’ya yönelik bir saldırı gerçekleştirildiği yönünde haber aldık. Gelen bilgilere göre, kongre hazırlıkları döneminde Karasu’nun da içinde bulunduğu, beş kişilik bir araç Süleymaniye yakınlarında seyir halindeyken otomatik silahlarla taranıyor. Araç şarampole yuvarlanıyor. Üç kişi olay yerinde hayatını kaybederken Karasu ve bir kişi ağır yaralanıyor.”
Buna göre Karasu, yaralanmıştır…
Haberin kaynağı söylenmiyor, sadece “iki farklı iç kaynaktan” söz ediliyor… Burada şöyle bir intiba yaratıyorlar: Bize içerden bilgi sızıyor…
Niye böyle bir şey diyorlar?
Elbette haber, haber olmaktan çıkıyor. Bir intiba derdi var. Karasu’nun ölümü ve yaşamı dışında bir şey yansıtılmaya çalışılıyor: Xani TV ve sahibi “içerde” hala güçlüler…
Burada “içeriye” de bir mesaj iletiliyor: İçinizde adamlarımız var. Buna köy yeri olsa birbirine kırdırma derler… Nifak sokma…
İki kaynaktan ve içerden bilgi almalarına rağmen bir de haberin devamında şunu söylüyor: “Biz bu habere temkinli yaklaştık ve Karasu’nun kongrede görünmemesinden yola çıkarak bunun uydurma olabileceğini düşündük. Ancak dün başka bir kaynaktan da bu durumu teyit ettik ve hatta Karasu’nun da yaşamını yitirdiğini öğrendik. Bu nedenle konuyu kamuoyuna duyurmaya karar verdik.”
Mübarek kaynakların sonu gelmiyor, bir kaynaktan, bir başka kaynaktan diye devam ediyor haber. Temkinli yaklaştık denildikten sonra yine bir kaynaktan durumu teyit ettiklerini dile getiriyorlar. Final şu: “Karasu’nun yaşamını yitirdiğini öğrendik.”
Karasu’nun nerde, kim tarafından, nasıl öldürüldüğüyle ilgili bilgi yok… Bir kesinlik var, haberde öğrendik deniliyor…
Burada Günay, bir kurban olarak seçiliyor. Şöyle diyorlar: “Karasu’nun bu sözleri sarf ettiği video, PKK medyasından kaldırıldığı için, Günay Aslan’ın hazırladığı haberin ilgili bölümünü paylaştık. Ancak başta Günay Aslan olmak üzere yakın çevresinden bize yoğun hakaret ve küfürler yöneltildi. Oysa burada Günay Aslan’ın sözlerinin çarpıtılması ya da kırpılması gibi bir durum söz konusu değildi; haberimiz onunla doğrudan ilgili de değildi. Bu nedenle Aslan’ın bu yoğun korkusu ve tepkisi manidardır.”
Karasu’nun videosu yayından kaldırılmadı, isteyen bulabilir; ikincisi Günay’ın videosu bir haber değil, Karasu’nun söylediklerinin yorumudur. Günay, Karusu’nun ölüm ya da dirimiyle ilgili bir yorumda yapmıyor. Karasu’nun süreçle ilgili fikirlerini yorumluyor. Ancak Xani TV, Günay’ın videosunu vererek, kendi uydurduklarına bir dayanak arıyor ve burada, değil haber etiği, insanlık etiğini de hiçe sayılıyor.
Kısa metinde dikkat çeken itibarsızlaştırma ve ihbar mekanizmasıdır. Bize “içerden” bilgi aldığını söyleyen Xani TV, Günay’ı da iddialarına alet ediyor.
Araya zaman girdi ama Xani TV, haberlerinin peşine düşmediler. Haber canlı bir şeydir ve söz konusu olan bir insan hayatıdır. Karasu’nun hayatı. Haberi sürdürmek gerek. Xani TV, Karasu’nun öldürüldüğünü söylüyor… Öldüyse, cenazesi nerde, kim kaldırdı. Bir de Xani TV’nin “içerdeki kaynakları” acaba bununla ilgili ne söylüyorlar! Bir anda kaynakları mı kurudu…
Batılılar etik diyorlar. Özetle bu ahlaki kurallardır… Etikten kasıt ideal ahlaktır ve bununla yalnızca öneriler sunulur. Basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü temelindedir. Ancak bir şartta koşulur, başkasının hayatına müdahale edilemez… Xani TV, Karasu’nun hayatına müdahale ediyor, Günay’ın hayatına müdahale ediyor ve bunu, bir gerçekten yola çıkarak yapamıyor; bunu, ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen “kaynaklar” üzerinden yapıyor. Ayıp ediyor. Arada dedim, Günay, bizim kuşak, vicdandır; ister gazetecilikte, ister siyasette, ister edebiyatta olsun vicdanı temsil eder… Bu vicdanı incitmemek gerek…
Karasu’yla bağlarsam… Karasu, cezaevinden sonra görmediğim biridir. Arada televizyona çıktığında izlediğim biridir. Birileri onun hapishane anılarını anlattıklarında hala ağzı açıkta dinlediğim biridir… Bizim kuşağın estetik anlayışını, hafızasıyla etkilemiş biridir. Hayri’nin eline şöyle bir dokunmasıyla bir tarih başlatmak dünyanın hiçbir ülkesinde yoktur ve sonra o inanılmaz saat örneği ve sonra, açlık grevinde ölen kimselerin ağızlarına doğru gider sinekler.
Bunları niye mi yazıyorum… Derdim ne Foucault’un savunduğu gibi geçmişin arkeologu olmak ne de Borges’in yaptığı gibi geçmişin kalıntılarını kazıyarak yeniden gün yüzüne şöyle bir çıkartmaktır. Derdim, Karasu, nasıl, ne şekilde olursa olsun, öldürülemezdir, bir dönemin, bir kuşağın ruhudur, bu bir, ikincisi, Karasu’nun kişi olarak ölümü ancak Allah’ın emriyledir, ölebilir ama öldürülmesi Kürtlerin öldürülmesidir ve buna, bir halkı öldürmeye kimsenin gücü yetmez.
Yalan haberlerle asla…
(Not: Bu yazı 4 Haziran 2025 tarihinde yazılmıştır )









