Müslüm Yücel: Mağara

Yazarlar

Ordaydık. Orada sözü duyduk. Söz, Bese Hozat’ın dilinden çıkınca, sıcak yerini serinliğe bıraktı, bir mağaradan çıktı, burada bir şeyi vahyetti, bir şey söyledi, dedi, bilgi ve doğruluk biçimden çıksın, özüne dönsün… Söz, burada yalnızca yetkeydi, güvenilir ve doğru olan tek şeydi ve sözün büründüğü bilgi, bir tamlık ilişkisiydi, gerçekti: Ne yargısal bir araç ne de bu aracı doğrulamak için bir ispat gerekti… Biz aşağıda olanlar, iki şey arasındaydık; ilki bilgi, ikincisi inanç. Doğrulanabilir olana bilgi, beklentilerimize inanç demiştik bugüne kadar: Bese, her ikisiydi, hem bilgi, hem de inanç. 

Yeni bir mağara alegorisiyle karşı karşıyaydık… Platon’un mağarasında, bin yıllardan beri bize bilgiye ulaşmanın yolları sunulmuştu. En önemlisi de bilginin değerini bilmeydi. Burada bilgisiz insan ve karanlık garip bir ilişki içindeydi, burası, yer altında, mağaramsı bir yerdi ve bu mağarada yaşayan insanlar çocukluklarından beri ayaklarından ve boyunlarından zincire vurulmuş bir vaziyette yaşıyorlardı; ne kımıldayabiliyor ne de başka bir yer görebiliyorlardı… Garip bir sahneydi, biz garip mahpuslardık; ne kendimizi ne yanımızdakileri görebiliyorduk… Zaten zaman da buna aynasını açacaktı; fotoğraflar çektirecek, kendimizden büyük sözler edecek, görünür olmak için şaklabanlıklara başvuracaktık; hem gerçek, bilgi ve inanç bizim için bir dekor değil miydi? Kullardık, ünlerin, ödüllerin, büyük küçümsemelerin kullarıydık, ben diye divan durduğumuz, benden başkasını görmediğimiz basit makamlar içinde debelenip duruyorduk… 

Bese ve yanındakiler, işte burada beliriyorlardı, burada benim ve benim gibi onlarca kişinin karanlığını aşıyorlardı. Tuhaf bir havaydı, mağaradan aşağı doğru inenler, ne bizim gibi sağa, sola bakıyor ne kendilerini gösterme hastalığına yakalanmışlar gibi çırpınıyorlardı; kendini gerçekleştirmek, kendi olmak ya da anlamak yani varlığa anlam katmak diye bir şey varsa o, bu olmalıydı.  Biz, onları görmediğimiz için gölgelere verdiğimiz adlarla nesneleri ya anlattır ya sadece sanırdık, bu yüzden çok şaşkın, gülünç ve hatta hayatımız bulanıklıktan başka bir şey değildi. Üstelik pişkince suçu da gözlerimizde buluyorduk; kimseyi görmediğimizden kimse de bize görmüyor diye düşünüyorduk. Onların görünen yönü, evrendi; görünmeyen yönleri isimleri idi; biz isimlerimizin peşindeydik, onlar evrenin; biz, auramızı kaybetmiştik; anda ve vaat edilen mekânlarda görülebiliyorduk, adına da modern hayat diyorduk, biricik değildik, bir hakikatimiz yoktu; yeniden üretilmiş hayatlardık; birimiz, diğerinin kopyasıydık, bir kayboluş hikâyesiydik ve herkesin erişebileceği bir yerdeydik, atmosferimizi belirleyen kalbimiz ya da beynimiz değildi, kitleydi, alkışla ayakta kalıyor, alkışla yerimize oturuyorduk, politiktik; önce bize rahatça ulaşabilen azınlıkla yola çıkmıştık, şimdi o büyük çoğunluğun peşindeydik; özgünlük diye bir derdimiz yoktu, varsa da unutmuştuk, her yerdeydik ama onlar, hiç de böyle değildi, şimdi ve buradaydı, şimdi ve burada diye bir şey varsa, bu onlardı, şimdiye ve buraya auralarıyla gelmişlerdi, bu güne kadar neyi hayal etmişlerse, oydular, sıcak ve ışık doluydu hepsi, mekan, atmosferdi; burası, bu mekan, bu mağara bundan böyle, belki de bin yıl sonra bile, onlarla kült merkezi diye anılacaktı; çünkü onlar külttü, çünkü hepsi özgündü, hiç biri yeniden üretilemezdi; her biri kendiydi, çünkü hisleri ve düşünceleri para gibi elden ele kişiden kişiye değişen kimselerden değillerdi, bu yüzden olsa gerek göl gibi gözleri içimize aktı… Hale diye bir şey varsa, bundan sonra belki onlarla ifade edilecekti…

Bir kez gördük onları, zamanın ve mekânın tuhaf ağları içinde onların soluduğu havayı soluduk, ne kadar gözlerimize yakın olurlarsa olsunlar, o bir kezlik görünüm bile öyle bir gölge bıraktı ki üstümüzde yıllar yılı unutamayacaktık. Kendini yaratmış kişiler karşısında kim daha ne duyabilir ki zaten?  Onlara bu gücü veren tek bir merkez vardı ki bu merkez kendileriydi. Ellerinde kudret olmadığı zaman özgürlük isteyenlerden değillerdi; kudreti ele geçirince üstün olmak isteyenlerden değillerdi. Başaramazsak, adalet isteriz diyenlerden hiç değillerdi. Açık bir şey vardı: Dünya adalete sırtını döndüğü için silaha sarılmışlardı ve şimdi, sadece doğanın değil, kültürün, tarihin, halkların da bir grameri olduğunu söylüyor, silahlarını ateşe veriyorlardı… 

Ateş simgesel olandır ki burada bir kararlılık ve tutku dile geliyordu. Kararlılık ve tutkunun içinde her şey ateşin içindeydi, ateşte her şeyin içindeydi. Ateş hem kadim bilgi hem de kadim bir inançtı. Bütün elementleri ortaya çıkartan oydu; dönüşümle denize, denizin yarısı toprağa ve nihayet seyreltilmiş havaya ve suya sirayet ederdi. Hatta ileri gidenler vardı, buna göre ruh ateş ve su karışımıydı. 

Mesele neydi? Birbirimizi ölmüş olarak görmeye devam mı edeceğiz yoksa ölülerimize bile özgürlük mü isteyeceğiz… Ötede intikamcı duygular, intikamcı düşünceler ve salt, alt etme adına ömrünü ve ömrümüzü zehirleyen hükümetler, devletler; bunlar yekten öce batmışlar ve adlarımıza, mezarlarımıza yasak koymuşlar; ya murdar etme peşindeler ya ölüm ve hapsetme derdindeler… Düşman duygusuyla ayakta kalmak ne acıdır, çocukların ve hatta ağaçların bile düşman duygusuyla büyümesi ne acı…  

Bu ateş derincedir, kimilerini rahatsız etti. Hatta bu ateşin tasfiye ve teslimiyet anlamına bile geldiğini söyleyen oldu; bunlar hiç acı çekmemiştiler, suçlu bir sorumsuzluktan öte bir şey de değiller.  

Ateşi yakan Bese’nin ellerini görmediler. Bu eller geleceğin bütün aynalarında göründüler. Şöyle bir mağaradan çıkışları vardı, en az bir bin yıllık tarihi sırtlamıştılar. 

Biz aşağıda karanlıkta oturuyorduk. Onlar aşağı doğru inince bütün vadi yeşile kesti. Bizim kuru dallarımız yeşerdi. Aydınlık yayıldı. Kadınların makasa gelmeyen uzun saçları cam gibi ışıdı, örgüleri Fırat ve Dicle’ydi. Yukarı çıktıklarında bir keder aldı bizi; onları yanımıza alıp evimize dönemedik; bağıra bağıra sustuk, ağlaya ağlaya konuştuk… 

Hiçbirinin yüzünü unutmadık. Hepsinin yüzü bayrak gibi dalgalandı ve Bese bu yüzlerin bir bileşkesi olarak belirdi, herkesi, her bir şeyi kapsadı; dile kolaydı, binlerce yılın tarihiyle aşağı inmişti ve şimdi çıplak geri dönmüştü. Yavana çalan tek bir adımı yoktu, yavan tek bir bakış yüzünden geçmedi. Bir insan değildi, Allah’tı; engin kişi diye bir şey varsa, bu, oydu; hulul etmişti, Allah’ın insan biçimiydi, şimdi, ete kemiğe bürünmüş, Bese adıyla görünmüştü, hem de bütün bunlar taşın içinde olmuştu. 

Bese açıkça tarih biziz diyordu ki tarih, artık burada, bu anda sökün eden bir şeydi, hayattı/ felsefeydi, önünde de hiçbir şey duramazdı. Onlar yukarı çıktı, biz, Platon’un mağarasına geri döndük. Bese, bize birlikte yaşamak için rüşeymi bir anahtar verdi. Bu anahtar Goethe’nin deyimiyle istek duyulan yeri sezer: “Onu izle, derinliklerde sana yolu gösterecektir.”  

Yoksa ne mi olur? 

Kadim bilgidir, derler, ilk ateş insan bedeninde saklıdır ve ateş sırlarını açığa vurmadığı için evrenin sebeplerinden biridir… Bu sebep ortadan kalkmasın…

 

İlginizi Çekebilir

Danıştay’a göre zorunlu din dersi toplumsal gereklilik
Meclis Komisyonu yasayla değil Kurtulmuş’un inisiyatifiyle kurulacak

Öne Çıkanlar