Müslüm Yücel: Mekân politikası, ihlal

Yazarlar

Kim çalacak evimin kapısını

Açık bir kapı, girilir

Kapalı bir kapı, korkulur

Kapının öte yanında atar dünyanın kalbi

(Pierre Albert-Bırol, Doğal Eğlenceler, çev., Alp Tümertekin,  s. 217.)

Ölü Evinden Anılar (1860), Dostoyevski’nin önemli yapıtlarından biridir. Bu kitapla şöyle bir sahne vardır: Gençlere idam gömlekleri giydirilir, kurşuna dizilecek olan üç genç, gözleri bağlı bir şekilde direklere bağlanırlar. Karşılarında üç manga asker vardır. Üç genç öleceğini düşünürler. Tam bu sırada -bunun bir plan olduğu anlaşılır- çarın ulağı gelir ve bir yetkiliye bir şeyler söyler: Gençler sürgün edileceklerdir.

Dostoyevski bu sahneyi hayatı boyunca unutmaz: Budala’nın (1869) kahramanlarından Prens Mişkin ve generalin kızı Adeladia arasında geçen diyalogda sahne yeniden canlanır. Adelaida ressamdır, uzun zamandan beri ne çizeceğini bilmemektedir. Mişkin, beş dakikalık ömürleri kalmış gençleri anlatır, her bir dakika ömre bedeldir ve gençler bu süreyi çok adilce bölüşmüşlerdir: İki dakikayı arkadaşlarıyla veda etmeye, iki dakikayı kendilerini düşünmeye ve son bir dakikayı kendilerine ayırmış, etraflarına bakmışlardır. Bu Mişkin’in unutamadığı zaman değildir yalnızca, bir de resmi yapılacak bir an vardır: “İdam hükümlüsünün yüzünü çizin…”

Ölü Evinden Anılar’ın ilk sayfalarında hapishaneyi tanırız, ardından koğuşları ve en nihayet mahkumları. Geniş iç avlusu olan hapishanenin iki kenarında tek katlı, iki uzun ahşap bina vardır, bunlar suçlarına göre sınıflandırılmış mahkumların kaldığı koğuşlardır. Mahkumlar, birer fotoğraf gibi durur, görüntüleri acının tanıklığını yapar, suskun ve kıpırtısızlardır, tıpkı baykuş gibi, ancak bir fark vardır, kendi cesetlerinin başında dururlar. Sabahleyin mahkumlar bu koğuşlardan çıkartılır, akşam tekrar bu koğuşlara kilitlenirler. Koğuşlar, albüm gibidir, işkence yapmak isteyen bir gardiyan ya da asker buradan kendine bir fotoğraf seçer; bakar, güler, ardından döver: “Burada hiç kimse diğerini hiçbir şeyle şaşkınlığa düşüremez, burada hiçbir şeye şaşırmamak aralarında en övünülecek erdem sayılır.”

Burada ölüm vakalarına, intihara, hastalara tanık oluruz. Kitabın ilk ölüsü, bize sonrası için bilgi verir. İlk tanıdığımız ölünün bir ismi yoktur, sürekli İncil okuduğu için Sofu diye bilinir. Ağır işkence görmüş, hastaneye kaldırılmış, üç gün yatakta kaldıktan sonra ölmüştür, ölüm döşeğindeyken şunları söylemiştir: Sadece acı çekmek istiyorum.

Anlarız, acı kıymetli bir şeydir ve kişi buna razıdır, alttan akan şiddette ise yalnızlık, ruhsal olarak tehdit altında olmanın ağırlığı vardır.

Anılar’ın en dokunaklı kısmı Hastane’dir. Tutsaklar hastaneye yatarken yanlarına para, bulabildiği kadar ekmeklerini, tütün keselerini, çakmak taşlarını yataklarının altında saklar. Kimi mahkumlar (Amcanın Rüyası’nda olduğu gibi) acıdan kurktulmak için vereme sığınır; çünkü verem dörtnala koşan bir hastalık olduğundan, insanı ölüme erken götürür. Acıdan ve rezil hayattan kurtulur. İlk tanıdığımız veremli Ustyantsev, kırbaçlanmaktan korktuğu için vereme sığınanlardandır. Arkadaşı Chekunov, “şu köleye bakın, kendine bir efendi buldu” demekten kendini almaz. Ustyantsev, bu efendi sayesinde, ömrünün son günlerini iyi geçirir. Diğer bir hasta Mikhaylov’dur, öleceğini, herkes yarım saat önceden fark eder, bu yüzden mahkumlar parmak uçlarıyla yürür. Ölmeden önce Mikhaylov’un yaptığı tek şey boynunda duran muskayı aramaktır, bu herkesi etkiler, bu muska bir yüktür, Mikhaylov ölmeden önce muskayı koparmaya çalışır.

Anılar’da hastane vardır, hasta vardır ama bir karakter olarak dikkat çeken bir doktor, bir hemşire yoktur. Tutuklular hastaneye prangalarla getirilir ve hiçbir doktor beş kiloyu bulan bu pranganın çıkartılmasını istemezler. Mahkûmların sevdiği bir doktor vardır, tek kusuru, sessizliğidir; hastaların bu doktoru sevme nedeni, istedikleri ilaçları yazmasıdır; anlatıcıya göre Rus halkı, “zaten ilaçlara karşı güvensizdir.” Bir Alman geleneği de hastaları korkutur, doktorlar, kibar adamlardır ama kimi cesetleri parçalayıp organları aldıklarına dair söylentiler vardır. Mahkûmlar doktorları sever, iyileşen hastaların kimisi ayrılmak istemezler, yüzüne, gözüne kireç sürüp gözlerini kızartanlar vardır…

Hastane edebiyatı

Türk edebiyatında hapishane ve hastane edebiyatı zayıftır. Doktorlar Avrupa’da tahsil yapmıştır. Avrupa’dan kasıt hem mesleğini iyi yapıyor, hem aydın imajı vermek içindir. Ahmet Mithat Efendi’nin Şefik, Mizancı Murat’ın Mansur tipleri böyledirler; her ikisi de tedavi ve teşhisten uzaktırlar, işleri dert dinlemedir; ikisi de yazıcının sahip olduğu fikrin mealidirler. Güç okuyan, evlenen, çocuk sahibi olan ama bir süre sonra hastasıyla gönül ilişkisine giren, bir şeyleri ihlal eden doktor tipine (Ömer) Halit Ziya’da rastlarız. Ama Ömer’de en son, eve döner. İlginç olan askeri doktor tiplerdir; asker ve aydın, devletin ideolojisidir. Reşat Nuri, babasının askeri doktor olmasından mıdır bilinmez en çok askeri doktor tipi çizendir; bu tipler Cumhuriyet’in sağlık politikasıdır, hepsi ittihatçı bir geçmişe sahiptir, hepsinin Çanakkale geçmişleri vardır. Hasta ise Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda karşımıza çıkar; çok sevilen bu roman, bir arabesk filmini geçmez; çocukluk aşkının evlenmesi, ameliyat korkusu vs bir akışı vardır. Kayda değer tek sahne kadavra sahnesidir ki bu sahneye de mercekle baksak, altından Hamlet çıkacaktır.

Hastalık, hastane, edebiyat bağlamında geniş bir külliyat vardır; Thomas Mann’ın Büyülü Dağ ve Albert Camus’un Veba’sı ilk akla gelenlerdir. Veba az sorunlu bir eserdir; hastalığın politik bir konu (Hitler, eşittir veba) olarak işlenmesi, hastalığı yaşayanlara karşı incitici olsa gerektir: Troçki, Stalin’i “Marksizm’in kanseri” olarak görürdü.

Türkiye’nin ölü evleri

Anılar 1860 yılında yayımlandı ancak dile getirdiği sorunların tümü, Türkiye cezaevlerinde günceldir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne göre her şahıs, kendisi ve ailesi için sağlık güvenliğine sahiptir. 1961 Anayasası’nda da kişinin beden ve ruh sağlığı konusunda devlet “ödevli” kılınmıştır. Ancak Adnan Menderes’lerin yüz ağartıcı bir şekilde muayene edilmesi de bu ödev dâhilindedir. Yassı Ada’da tutuklulara işkenceler edilmiş, kalp krizi geçirenlere müdahale edilmemiştir; Lütfü Şaylan, Lütfi Kırdar, Zakar Tarver, Yusuf Salman kalp krizi sonucu ölmüşlerdir. İntihar edenler vardır, Cemil Keleşoğlu bunlardan biridir. Celal Bayar bir keresinde kemeriyle intihar girişiminde bulunmuştur. Tutukluların sağlık durumlarının en trajik halini kadın tutuklulardan Necla Tekinel yaşamıştır. Uzunca araştırdığım bir hikâyesi vardır, özetle; Tekinel hamiledir, darbe olunca Yassı Ada’ya götürülür, doğumu yaklaşınca İstanbul’a getirilir, sezaryen yapılır; dört beş gün sonra Tekinel sütten kesilir, çocuğunu alıp anneanneye verirler, Tekinel, adaya götürülür. 12 Mart’ta, devrimci tutuklulara yapılmadık işkence kalmaz. Ayakları kırılan, kolları kırılan onlarca tutuklu vardır: Mustafa Yalçıner ve Ertuğrul Kürkçü, belki bir gün hastane günlerini anlatırlar. Türkiye’nin ölü evleri kadar, hastaneler de iktidarların linç kültürlerinin bir parçasıdırlar. 12 Eylül işkencelerini duyduk. Yaralanıp yakalananlara yapılanlarsa anlatılacak gibi değildir. Sayıları bir ya da iki değildir, hatta hastaneye gidenler, bir süre sonra hapishaneye gitmek bile isterler, burada çünkü çok ince işçilikler vardır: Prof. Dr. Turan İtil ve Prof. Dr. Ayhan Songar’ın “rehabilitasyon” adı altında siyasiler üzerinde deneyler yaptıkları sır değildir artık. Yine 12 Eylül’ün Diyarbakır’ı Nazi toplama kamplarını geçmiştir. Toplama kamplarında doktorlar hastalara işkence eder, onları kobay olarak kullanırlardı: Havacılık sektöründe doktorlar hipotermi için esirleri özel olarak seçer, dondurma deneyleri yaparlardı. Bunlar eczacılığı da yedeklerine almışlardı, kimi ilaçları esirler üzerinde denerlerdi; esirler için şunu söylerler: “İnsan serası.”

Günümüzde de pek bir şey değişmemiştir. İşkence bir insanlık suçu olmasına, böyle kabul edilmesine rağmen, vardır. Cezaevlerinin internet sayfalarına baktığımızda, cezaevi değil de sanki beş yıldızlı otellerdir. Deniliyor ki kişi, yasal olarak cezaevine girdiği gün muayene edilir, sağlık durumuna göre rapor hazırlanır. Hastalığı var mı yok mu, bulaşıcı mı değil mi, buna göre tedavisine devam edilir, önlem alınır, sırasında devlet ve üniversite hastanelerine sevki yapılır. Tutuklu da eğer isterse mesai saatleri içinde muayene ve tedavi edilir; acil hallerde, yirmi dört saat hizmet veren bir sağlık sistemi vardır; revirde de her türlü alet ve cihaz vardır. Hastaneye giden tutukluların masraflarını Adalet Bakanlığı vermektedir, ilaç da buna dahildir; diş muayenesi, çekim, dolgu ve protez de…

Bu ve benzer bilgilere rastlanır ancak bütün bunların işkenceye döndüğünü de tutuklular çok iyi bilir. Örneğin (2024 yılı) dışarıdayken geçirdiği kaza sonucu ayağına platin takılan Zeynep Gonca Karakoç, birkaç yıl sonra polise mukavemet suçundan cezaevine giriyor ve yapılan bir arama sırasında iki gardiyan Karakoç’un platinini kırıyorlar. Yetmiyor, şunu söylüyorlar: “Sizi geberteceğiz.” Bu ifadeler Meclis’e taşınmış, ancak sonuç alınamamıştır.

Tecrit, bir sağlık sorunudur

Tutukluların sağlık hakkı, AİHM tarafından güvence altına alınmıştır. Hatta acil durumlarda hizmetin derhal hayata geçirilmesi gibi bir şart/ istek de vardır. Tersi ihlaldir. Üç yıldır haber alınamayan Öcalan’ın durumu bile bir sağlık sorunudur. Üç yıldır kimseyle görüştürülmüyor ve bu konuda genelde oklar Adalet Bakanlığı’na çevriliyor. Oysa sorun Sağlık Bakanlığı’nı da ilgilendiriyor. İmralı Cezaevi, tam teşekkülü sağlık hizmeti verse bile, aileden, avukattan soyutlanmış, cezaevindeki diğer tutuklulardan soyutlanmış bir kişiyi bir dizi hastalık bekler; ilki yalnız kalmadır; yalnızlık halinde kişi bir dizi endişe taşır, sosyal ortamdan dışlanmışlık hissi yaşar, bu psikolojisini bozar: Ruhsal olarak durum böyleyken, fiziki olarak da kişide kimi hastalıklar meydana gelir, baş dönmesi, titreme, nefes darlığı, göğsün sıkışması, mide bunaltısı, kalp ritminin bozulması, ağız kuruluğu, kimseyle konuşamadığı için kendi kendine konuşma, sesler duyma, kulak çınlaması. İkinci büyük hastalık alzheimerdir; beyin hücreleri hafıza kaybına neden olur; kişi, olayları, kişileri unutur, bir süre sonra kendini unutur, kendi ihtiyaçlarını göremez, kişiyi hayata döndüren tek bir şey vardır, yakınlarıyla birlikte olmak. Yalnızlık, eğer kişi, kendisi bunu kabul etmişse, psikolojiktir ama bir sistem, bir kişiyi yalnızlığa itiyorsa, orda, artık başka bir şey vardır: Şiddet.

Tecrit, korku uyandırıyor, korku veriyor. Korku bir kaynaktır, nereden ve kimden geldiği bilinir, kaygı ise bilinmezdir, ikisinin bileşkesi şiddettir ve şiddeti büyüten, duyulara kadar indiren de süredir.

Tecrit iki yönlü bir korku ve kaygı kaynağıdır; yönlerden biri doğrudan Öcalan’la ilgilidir, ikincisi, ister kabul edilsin, isterse edilmesin Öcalan’a inanan bir halk vardır ve bu halk onu sadece kendisiyle sınırlandırmıyor, ona “halkların önderi” sıfatıyla hitap ediyor; yani Öcalan, yalnızca bir örgütün lideri değildir, bir halkın evladı ama aynı zamanda Süryani, Ermeni, Türk, Rum ve Arap halklarının da lideridir. Buna göre Öcalan, sadece Türkiye’yi bağlamıyor. Ayrıca Öcalan, fikirleriyle entelektüel kesimi de kapsıyor, etkiliyor; Slavoj Zizek, 2023 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide, onun bir aydın olduğunu belirtiyor ve “Öcalan’la görüşmek istediğini” söylüyor. Ekolojik Bir Topluma Doğru (1996) kitabıyla ünlü olan Murray Bookchin, ölümünden iki yıl önce, Öcalan’a bir mesaj gönderiyor: “Kürtlerin Sayın Öcalan gibi bir lidere sahip olmaları müthiş bir şey.”

Burada artık, mekân, hapishane olmaktan çıkıyor, bir ihlal yerine dönüyor. Sosyal devletin sağlık hizmetlerinin eşit ve nitelikli olma hükmü de boşta kalıyor ama bize de şunu söylüyor: Tecrit, sadece siyasi ve hukuki bir süreç değildir. Bir sağlık problemidir. Öcalan yalnızca siyasal ve hukuksal olarak tecrit altına alınmış değildir, ruhsal olarak da tecrit altındadır; kişilerin sağlık durumları, ilk başta kendilerine, ikinci safhada avukat ve ailelerine bildirilir. Suçu ne olursa olsun bir tutuklunun üç şeye ihtiyacı vardır: Alana, ışığa, havaya…

Öcalan’a üç yıldır bir tecrit uygulanıyorsa, Adalet Bakanlığı bu konuda gerekli açıklama ve işlemleri yapmıyorsa burada bir sorun vardır ve bu sorun siyasidir, hukukidir; Türkiye’nin genel cezaevi politikasında (sözde bile olsa) her tutukluya yeterli alan, doğal ışık, temiz hava sunmak durumundadır. Bu haklar bir kişiden alınıyorsa, burada Sağlık Bakanlığı ve sağlıkla ilgili sivil toplum kuruluşlarının payı vardır. Öcalan’ın avukatlarının yaptığı başvurular kabul edilmiyor, ailesi görüşemiyor. Sağlık kuruluşlarının bugüne kadar yeterli alan, doğal ışık, temiz hava ve ruhsal destek için bir başvurularının olmaması tuhaftır. Demokrat partilerin de ışığın, havanın, yeterli alanın kavgasını vermemeleri tuhaftır. Tıp etiği denilen bir şey vardır; her hekim yaşamdan yana tavır alır. İnsan sağlığı, yaşamı söz konusudur ve insan sağlığı her türlü siyasal ve dinsel düşüncenin üstündedir. Burada, tecritle, söz konusu olan bir insandır ve dünyanın bütün ülkelerinde bir hekimin işi, insan onurunu gözetmektir. Adalet adil olanın sağlanması ve neyin adil olduğunun tartışılmasıdır, hakkaniyeti içerir ve bütün bunlar, bir yerde siyasal hayatla ilgili olabilir, keyfilik de olabilir ama sağlık kuruluşlarının ve Sağlık Bakanlığı’nın böyle bir durumu söz konusu değildir; Sağlık Bakanlığı’nın ve sağlıkla ilgili kurumların tek amacı insandır, insan yaşamıdır, insanın işlediği suçlar buraları ilgilendirmez; Türkiye’de insanlar, herkesten çok hekimlere güvenir, gözü kapalı, mahremiyet tanımadan kendilerini hekimlere teslim ederler.

Tecridin sürmesi yabancılaşmayı büyütür. Oto Rank’ın dediği gibi yabancılaşma “ayrılık kaygısı” dışında bir şey değildir; bu, güvensizlikle, duymazlıkla beslenince devasa bir sorun ortaya çıkar ki bu sorunu bir zamanlar adını bildiğimiz, kitaplarını okumadığımız Feurbach açıklıyor, “din” diyor: Bizden olmayan herkes, kâfirdir. Ama ben Geothe ve Nizami’ye biat etmiş biriyim, bu yüzden Camus’un yabancılaşma için “diyalog parçalanmışlığı” iddiasına hak veriyorum; “çünkü olmadığımız bir yerdeyizdir…”

/Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi/

İlginizi Çekebilir

Günay Aslan: Zilan Deresi Katliamı…
Ali Engin Yurtsever: İşgalden İlhaka Evrilen Süreç

Öne Çıkanlar