*Ben Rojin’imin cenazesini görmeye gittiğimde elini öpmek istedim. Cenazeye doğru yaklaştığım anda iki polis beni engelledi. O sırada boynuna, çenesinin altına yerleştirilmiş el büyüklüğünde bir pamuk parçasını fark ettim. Cenazeye dokunmama izin vermediler.Anlaşılan, boynundaki yarayı gizlemeye çalışıyorlardı. Büyük ihtimalle nefes borusuna zarar verilerek öldürülmüştü ve o bölgedeki izi kapatmak için pamuk koymuşlardı.
*Bize, telefonun Türkiye’de açılamadığını ve Portekiz’e gönderileceklerini söylediler. Daha sonra “Hayır, Portekiz’e göndermedik; İspanya’ya göndereceğiz,” dediler. Meğer telefon hiçbir yere gönderilmemişmiş. Fakat basna bunun tam tersi servis edilmişti…
*Rojin’in bedeninde iki DNA tespit edildi. Biri göğüs kafesinde, diğeri ise mahrem bir bölgede tespit edildi. Bugüne kadar önce “intihar”, sonra “suda boğulma”, ardından DNA’lar için “bulaşma” dediler; ama bunların hepsi çürütüldü. İki farklı erkeğe ait iki ayrı DNA tespit edildi. Özellikle vajinal bölgedeki DNA açıkça tecavüz niteliğinde bir cinayeti işaret ediyor.
Gazeteci Ronî Riha , Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde kaybolan, kaybolduktan 18 gün sonra da cesedi bulunan Rojin Kabaiş’in başına gelenleri ve olayın üzerine serilen sis perdesiyle ilgili gelişmeleri acılı baba Nizamettin Kabaiş ile konuşmaya devam ediyor.
Röportajın ikinci bölümü şöyle:
Siz cenazeyi morgdan alıp Van’dan ayrıldıktan sonra rektör sizinle hiç iletişime geçmedi mi?
Hayır, ne rektör ne de üniversiteden herhangi biri benimle iletişime geçmedi. Sadece iki kez yurt müdürü beni aradı. Bu aramaların birinde, rektörün neden bir başsağlığı için bizi ziyaret etmediğini sordum. Müdür ise, rektörün “Siz tepki gösterirsiniz diye gelmeye çekindiğini” söyledi. Bunun üzerine, “Bizim geleneklerimizde acımızı paylaşmaya gelen katilimiz bile olsa ona ses çıkarmayız,” dedim.
Bundan sonra, üç ay geçtikten sonra, rektör yaşlı ve saygın bir amcamı aramış; gelmek istediğini söylemiş. Ben artık rektörün gelmesini istemiyordum fakat amcam, “Ben kabul ediyorum, gelsin,” dedi.
Bir süre sonra rektör beş arabayla evimize geldi; bir Fatiha okuyup kalktılar. Tam gitmeye hazırlanırken, ona Rojin’in mezarına gidip ondan özür dilemesi gerektiğini söyledim. “Tamam, mezarlığa gidip dua edeceğim,” dedi. “Özür de dileyeceksin,” dedim. “Haklısın,” diye cevap verdi.
Evden ayrılmadan önce bana, “Çocukların ne iş yapıyor?” diye sordu. Ben de birinin üniversite mezunu olduğunu ve atanmayı beklediğini, diğerinin ise inşaatta çalıştığını söyledim. Bunun üzerine yanındaki müdürle kısık sesle bir şeyler konuştular. Üniversiteyi bitirip atanma bekleyen oğlumun adı Ömer’dir. Bana, Ömer için bir şeyler yapabileceklerini ima ettiler. Yanındaki müdür beni çağırıp, “Oğlunun atanmasını sağlayabiliriz,” dedi. Buna tepki göstererek teklifi reddettim.
Bir konuşmanızda, “Morgda kızımın cenazesini görmeye gittiğimde boynunun ön tarafında bir darbe izi olduğunu ve bunun pamukla gizlenmeye çalışıldığını fark ettim,” demiştiniz. Bunu biraz açar mısınız?
Ben Rojin’imin cenazesini görmeye gittiğimde elini öpmek istedim. Cenazeye doğru yaklaştığım anda iki polis beni engelledi. O sırada boynuna, çenesinin altına yerleştirilmiş el büyüklüğünde bir pamuk parçasını fark ettim. Cenazeye dokunmama izin vermediler. Özellikle o pamuk parçasını gördükten sonra daha da ısrar ettim; fakat engellendim.
Anlaşılan, boynundaki yarayı gizlemeye çalışıyorlardı. Büyük ihtimalle nefes borusuna zarar verilerek öldürülmüştü ve o bölgedeki izi kapatmak için pamuk koymuşlardı. Otopsiye giren bir doktor da aynı yarayı fark etmiş, bunun rapora yazılmasını istemiş fakat savcı kabul etmemiş. Savcı, bu yaranın doğuştan gelen bir morluk olduğunu söyleyip durumu geçiştirmeye çalışmış.
Biz otopsi kapısının hemen önünde bekliyorduk. Savcı, bize hiçbir şey sorma gereği duymadan, sanki çocukluğundan beri böyle bir morluğu varmış gibi davranmış. Fakat sağ olsun, otopsiye giren doktor büyük bir mücadele vererek boynundaki darbe izini dosyaya eklemeyi başarmış.
Dosyanın üzerinde gizlilik kararı olduğu için içinde ne var ne yok kimseyle konuşulmuyor. Bu gizlilik kararı iyi niyetli bir karar değil; tam tersine, olayın üstünün örtülmesi için alınmış bir karar. Avukatlarımız da kamuoyuna açıklama yapamıyor; yoksa haklarında soruşturma açılır. Ben ise ilk günden beri savcıya, “Her yerde, her şeyi konuşurum,” dedim.

Rojin’in telefonuna ne oldu?
Yaklaşık üç ay önce bize, telefonun Türkiye’de açılamadığını ve Portekiz’e gönderileceklerini söylediler. Daha sonra tekrar Van’a gidip savcıya telefonun akıbetini sordum. Savcı bu kez, “Hayır, Portekiz’e göndermedik; İspanya’ya göndereceğiz,” dedi. Meğer telefon hiçbir yere gönderilmemişmiş. Fakat basna bunun tam tersi servis edilmişti; güya telefon Portekiz’e gönderilmişti.
Meğer henüz İspanya’ya bile gönderilmemiş. Daha üç gün önce Van Barosu’ndan aradılar; bir evrak geldiğini, telefonun İspanya’ya gönderilebilmesi için o belgede benim imzamın gerektiğini söylediler. Evrakı imzalayıp Diyarbakır Adliyesi’ne teslim ettim.
Fakat aylardır kamuoyuna, telefonun İspanya’da incelendiği söyleniyor. Bana sorarsanız, bu süreçte telefonun içeriğine de zarar verdiler.
Adli Tıp Kurumu raporuna göre, Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA bulundu. Bu son gelişmeye dair ne söylemek istersiniz?
İki DNA aslında daha ilk etapta fark edilmiş ve dosyaya girmişti. Fakat birileri bunun üzerini örtmeye çalışıyordu; raporda sadece birkaç cümleyle, oldukça silik bir şekilde yer alıyordu. Tüm rapor “suda boğulma” ihtimali üzerine kurulmuştu. Bu yüzden DNA meselesi ya gözden kaçsın ya da özellikle görünmez kılınsın istenmişti.
Rojin’in ölümünden iki ay sonra avukatın yanına gidip raporu bana okumasını istedim. Avukat da o gün iki ayrı DNA’dan söz etti. Bunun üzerine baro başkanıyla birlikte başsavcılığa giderek bu iki DNA’nın yeniden incelenmesi ve bazı detayların Adli Tıp’a sorulması için dilekçe verdik. Başsavcı, “İki hafta içinde yanıt alırsınız,” dedi. Aradan üç ay geçti; hâlâ hiçbir haber yoktu.
Bu süreçte Diyarbakır Barosu’na da vekâlet verdik ve artık Diyarbakır Barosu da dosyaya dâhil olmuştu. Adli Tıp raporunun neden geciktiğini öğrenmek için Van’a gidip başsavcıyla tekrar görüştük. O da birkaç hafta içinde raporun çıkacağını söyledi. Nihayet başsavcı değişti ve yeni biri geldi. İlk başsavcıdan farklı olarak olaya daha tarafsız yaklaştığını düşündük. Ona da iki DNA’dan söz ettik. Ancak o da bu DNA’ların “bulaş” olabileceğini söyledi. “Bulaş” derken cenazeyi sudan çıkaranlar, taşıyanlar veya müdahale edenler kastediliyordu.
Hem Van Barosu hem de Diyarbakır Barosu avukatları DNA’ların bedenin tam olarak neresinde olduğunu öğrenmek istedi. En sonunda yeni savcı adeta isyan ederek, “Sorun bende değil; sorun İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda. Orası cevap vermiyor,” dedi.
Bunun üzerine avukatlarla birlikte Adli Tıp Kurumu’nu şikâyet etmeye karar verdik. Van’dan döndükten sonra Ankara’ya gitmeye karar verdim. İki gün sonra oğlumla Ankara’ya, Adalet Bakanlığı’nın önüne gittik. Bu ziyaret tam Rojin’in ölümünün birinci yılına denk geliyordu. Bakan orada değildi, fakat sözcüsü bizimle görüştü. Adli Tıp meselesini anlattım ve şikâyetçi olduğumu söyledim; not aldılar.
Eve döndükten altı gün sonra Van Baro Başkanımız aradı: İki DNA’ya dair cevap gelmişti. Bir DNA göğüs kafesinde, diğeri ise daha aşağıda, mahrem bir bölgede tespit edilmişti. Yani iki DNA da bedenin iki ayrı ve hassas bölgesinde bulunmuştu. Bunun üzerine hem Van Barosu hem de Diyarbakır Barosu Diyarbakır’da bir basın açıklaması yapmaya karar verdi ve bu gelişme kamuoyuna duyuruldu.
Hemen ardından bir heyet hâlinde yeniden Van Başsavcısı ile görüştük. Bu durumun artık gizlenemeyeceğini söyledik. Bugüne kadar önce “intihar”, sonra “suda boğulma”, ardından DNA’lar için “bulaş” dediler; ama bunların hepsi çürütüldü. İki farklı erkeğe ait iki ayrı DNA tespit edildi. Özellikle vajinal bölgedeki DNA’nın bulaş olma ihtimali yok; bu durum açıkça tecavüz niteliğinde bir cinayeti işaret ediyor.
Bu arada yaklaşık 200 kişinin arama kurtarma ekiplerinin, cenazeyi bulanların, sedyeye alanların, ambulansa taşıyanların DNA’sına bakılmış ve hiçbir eşleşme çıkmamış. Ayrıca Rojin’in atletinde tespit edilen kan izinin de Rojin’e değil, başka bir kadına ait olduğu söylendi.
Daha sonra Adalet Bakanı ile de görüştüm. Davanın takipçisi olacağını, iki avukat görevlendireceğini ve bu dosyayla özel olarak ilgileneceğini söyledi.
Rojin’in şüpheli ölümü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) taşındı ve araştırılması için önerge verildi, ancak AKP–MHP oylarıyla bu önerge reddedildi. Bunun hakkında ne söylemek istersiniz?
Özellikle AKP burada büyük bir yanlış yaptı. Eğer bu araştırma önergesi kabul edilseydi, olayın aydınlatılması için etkin bir heyet Van’a gelir, çok kısa sürede bu cinayeti tüm yönleriyle araştırırdı. Böylece hem cinayet aydınlanırdı hem de bugüne kadar hangi el ya da ellerin bu dosyanın karartılması için devreye girdiği açıkça ortaya çıkardı. Ben bu konudaki rahatsızlığımı Adalet Bakanı’na da ilettim. Kendince gerekçeler sundu, ancak ben bu gerekçelere katılmadım. Ölümün, insan hayatının, bir kız çocuğunun katledilmesinin hiçbir gerekçesi olamaz.
Sedat Peker, Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili bilgi verene 25 milyon lira ödül vereceğini açıkladı. Sedat Peker ile bir iletişiminiz oldu mu?
Evet, Sedat Peker bizimle iletişime geçti. Yaklaşık 20 gün önce beş kişilik bir avukat heyeti bizi ziyarete geldi. Biri kadın, dördü erkekti. Avukat olduklarını ve Sedat Peker adına geldiklerini söylediler. Hem başsağlığına gelmişlerdi hem de bu davaya dahil olmak için benden izin istediler. Ayrıca, Sedat Peker’in bu cinayetle ilgili bilgi verene 25 milyon lira ödül vereceğini beyan ettiler.
Kendisi de bir kız babasıdır. Muhtemelen kızım için verdiğim mücadele yüreğine dokunmuş, dikkatini çekmiştir. Ben de cinayetin aydınlanması için bu sürece dahil olmasını kabul ettim. Kızımın katil ya da katillerinin bulunması için kim iyi niyetle el uzatırsa o eli tutarım, başımın üstünde taşırım. Çünkü Rojin artık sadece benim kızım değil; bütün vicdanların evladıdır. Bu vesileyle, sizin aracılığınızla bir kez daha Sedat Peker’e ve avukatlarına iyi niyetleri için ve verdikleri hukuki destek için teşekkür etmek isterim.
(SON)











