PKK’nin silahlı mücadelesini sona erdirme kararıyla birlikte son zamanlarda yine sık sık bir ezberi duyuyoruz; 29. Kürt İsyanı!
Ezber dedim, neden dediğimi birkaç hususta anlatacağım.
İlk önce bu 29 Kürt isyanı meselesinin nereden çıktığına bakalım. Bu iddia bilindiği kadarıyla 1990’ların başlarında Süleyman Demirel tarafından ortaya atıldı. O zamanlar PKK’nin iyice gündem olduğu, şiddetin ve Kürtlere yönelik zulmün tavan yaptığı ve bu arada da bazen çözüm yönünde tartışmaların olduğu zamanlardı. Böyle bir dönemde Demirel PKK’nin ortaya çıkışını 29. isyan olarak nitelemişti. Gerçi bazılarına göre, Demirel PKK’den önce 29 isyan demiş ve böylece PKK’nin mücadelesi de aslında 30. isyan oluyor.
İlginç olan ise yıllardır bu sözün bir ezber olarak tekrarlanmasıdır. Doğrusu resmi söylem ve siyaseti esas alanlar, Demirel söylemiş olsa bile, isyan nitelemesinden çoğunlukla kaçınıyorlar; ama arada çözüm süreçleri veya yumuşama dönemleri falan oldu mu, “işte Demirel de böyle demişti” gibisinden hatırlatmada bulunuyorlar. İsyan sözcüğünden bilerek kaçınıyorlar; zira bu durumda PKK’yi meşru bir taraf olarak konulandırmak istemiyorlar, onlara göre mesele terörizmden ibarettir! Bu şimdilik bir yerde dursun. Öbür yandan Kürt tarafı da tam aksi bir amaçla Demirel’in hatırlatmasını epey popüler düzeyde kullanabiliyor, hatta 29. isyan sözünün çoğunlukla Kürt siyasetçiler vesaire tarafından dillendirildiği de söylenebilir. Burada da elbette devletin Kürt meselesini ve hareketini terörizm cenderesine alan söylem ve siyasetine karşılılık olarak meşru bir zemin oluşturma gayreti söz konusudur. Bu anlaşılır bir durum, ama belirttiğim gibi önemli bir sorun var…
Birincisi; tarihsel olarak 29 isyan demenin gerçekte bir karşılığı var mı?
İkincisi; isyan ile kastedilen nedir? Biraz önce devlet ile Kürt hareketinin zıt anlamlar yüklediklerini aktardım, ama tarihsel olarak bakıldığında bundan daha farklı anlam dünyalarının olduğunu da görmek lazım. Mesela devletin ısrarla isyan dediği yerde Kürtlerin itiraz ettiği bir durumdan söz ediyorum.
Öncelikle gerçekten 29 isyanın olup olmadığı meselesine ve bunun tarihsel kaynağına bir bakalım.
Bahsettiğim gibi, Demirel’in ifadeleriyle 29 isyan sözü gündeme girdi ve artık epey popüler. Peki, Demirel bunu neye isnaden söyledi? Doğrusu, bu soruya yanıt vermek zor, zira bunun çok da belirgin bir çerçevesi yok. Ama muhtemelen sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca olup bitenleri değil, biraz daha gerilere gidip Osmanlı’nın son yüzyılından itibaren olup bitenleri de kastederek 29 isyan dedi. Nitekim daha sonra bu sözden yola çıkanların da bunun altını doldurmak için, daha doğrusu 29 sayısını tamamlamak için böyle bir zaman aralığını, yani Osmanlı’nın son yüzyılını ve Türkiye Cumhuriyetini esas aldıklarını görebiliyoruz, buna muhalif Kürt çevreleri de dahildir.
Bu durumda Kürt isyanlarının resmi çetelesinin bizzat devlet tarafından tutulduğunu aktarmak lazım. Bunun için en önemli kaynak da bizzat Genelkurmay Başkanlığı’na aittir. 1972 tarihli ve gizli damgasını taşıyan Genelkurmay’ın bir kitabı var; Albay Reşat Hallı imzalı “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” başlıklı kitap Menemen olayı hariç neredeyse tamamen Kürt ayaklanmaları ile ilgilidir. Ancak gizli damgalı bu kitap daha sonra Doğu Perinçek’in yayınevi tarafından Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları adıyla iki cilt halinde kitaplaştırıldı. Bu kitaba bakılırsa, 1972 itibarıyla Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 17 Kürt isyanı oldu ve daha sonra ortaya çıkan PKK’nin mücadelesi de dahil edildiğinde bugün itibarıyla 18 Kürt isyanı sayılabilir. Bu resmi kitapta “Kürt Ayaklanmaları” adıyla sıralanan vakalar ise şöyle:
Nasturi, Şeyh Said, Raçkotan, Raman, Sason, Ağrı, Koçuşağı, Mutki, Bicar, Asi, Resul, Tendürek, Savur, Zeylan, Oramar, Pülümür, Dersim ayaklanmaları…
Genelkurmay’ın Kürt isyanları diye kategorize ettiği olaylar böyle ve kitabı yayınlayanların altını çizdiği gibi, resmi söylem itibarıyla, bu olaylar Cumhuriyetin ilerici ve devrimci niteliğine karşı gerici ağa ve şeyh gibi unsurlarca ortaya çıkarılan ve dış güçlerin Kürtçülük emellerine hizmet eden meselelerdir, tabi ki de Kürtlerle ilgisi yoktur, zaten Kürt diye bir şey yoktur!
Resmi söyleme bakılırsa, isyan veya ayaklanma gibi sözcüklerin tamamen olumsuz anlamda, bugünkü terörizm anlamında kullanıldığını görebiliyoruz. İsyan eden taraf gayri meşru ve isyanı bastıran taraf ise elbette meşru oluyor. İsyanın bedeli ise, o zamanlar itibarıyla her türlü zulümdü; Zilan ve Dersim’de yapılan soykırımlar dahil!
Öbür yandan resmi söylemin isyan nitelemesine karşı itirazlar da hep oldu. İlginçtir; isyan nitelemesine karşı itirazların en fazla 1937-38 Dersim olayları nedeniyle olduğu söylenebilir. Resmi siyaset, kesinlikle Dersim’deki hadiseleri isyan kabul eder ve buna karşın devletin tedip ve tenkil harekatlarına başvurmasının ise meşru olduğunu varsayar. Ama akademi ve siyaset dünyasında buna yönelik hep bir itiraz da olageldi. Birkaç örneğe bakalım.
Mesela Tanıl Bora, “Dersim isyanını” “kendiliğinden gelişen” bir hadise olarak değerlendirir ve bunu şöyle açıklar: “Bu son isyan, coğrafî yalıtılmışlığın da katkısıyla merkezî otoritenin çok uzağında (Kürt ortalamasının da daha uzağında!) yaşayagelen Dersim aşiretlerinin, bu ‘mahremlerine’ tecavüz edilmesine gösterdiği tepkiyle başlamıştı. Kurumlaşma hamlesindeki ulus-devlet, bu asi ve ‘yaban’ coğrafyayı denetimine almayı bir haysiyet meselesi gibi görüyordu. Dersim’in Kızılbaşlığı da, Osmanlı’dan devreden bir husumet töresi olarak devlet şiddetini körükledi.” (2017:830)
Tanıl Bora’nın resmi söyleme meyleden ve de Dersim’de olup bitenleri mümkün mertebe Kürt davası dışında konumlandırmayı tercih eden bu değerlendirmesine karşılık, Dersim ile ilgili epey nitelikli çalışmaları bulunan Prof. Şükrü Aslan’ın izahatları daha gerçekçi bir çerçeveye dayanıyor. Arslan, “Dersim, onu kontrol altına almak isteyen hâkim siyasetler için daima bir ‘tatbikat alanı’ olmak durumunda kalmıştır” diyor ve ona göre, “ulus-devlet inşasının zorunlu sonuçlarından biri” denilerek olup bitenler meşrulaştırılmaya çalışılsa da, Dersim’de yaşananlar “Dersim kırımı” ve “devletin başvurduğu fiziki tasfiye süreci” idi (2011:10-11).
İsmail Beşikçi ise, ilk kez (1970’li yılların başlarında) Dersim’de olup bitenlerin jenosid / soykırım olduğunu dile getiren isimlerden olmuştur. Beşikçi’ye göre, mealen ve özetle, “Kürt yoktur” siyasetini yürürlüğe koyan Türkiye Cumhuriyeti önceden hazırladığı soykırım planını Dersim’de hayata geçirmiştir (Beşikçi 2013).
Türkiye Cumhuriyetinin ilk çeyreğinde yaşanan hadiseler arasında özellikle Dersim meselesi çerçevesinde “isyan mı, soykırım mı” tartışmasının yapılageldiğini belirtmem lazım, burada verdiğim örnekler de bunu gösteriyor. Bunun pek çok nedeni var elbette; mesela bugün Dersim okuryazlığının yüksek olması önemlidir ve bu, Dersim’de yaşananları görünür kılma çabasını güçlü kılıyor. Yine Dersim’deki vahşetin boyutu da bu tartışmayı tetikleyen bir başka faktör oluyor. Bunlar gibi pek çok neden sıralanabilir. Ama öbür yandan mesela 1930’da Zilan vadisinde yaşananlar da bir soykırımdı, dönemin Cumhuriyet gazetesinin aktardığına göre 15 bin civarında insan kurşuna dizilmişti. Hakeza Şeyh Said İsyanı sonrasında yürütülen tedip ve tenkil harekatları sırasında onlarca köy yakıldı, binlerce insanın öldürüldüğüne dair kayıtlar var (bkz. Chirguh 2009). Son yıllarda Dersim gibi bu olayların da gündeme getirilmesine dair nitelikli çalışmalar var elbette, ama Dersim kadar değil. Haliyle mesela Şeyh Said İsyanı veya Ağrı İsyanı ele alındığında, burada devletin resmi söyleminde de yer aldığı gibi isyan olup olmadığı tartışması yapılmıyor, haliyle sonuçlarına dair itirazlar da farklı bakış açılarına göre ayrışıyor.
Benim görüşüme göre, Şeyh Said zamanında da, Ağrı’da da, Dersim’de de isyan vardı. Bırakın haklarını, fiziki varlıklarının bile yok sayıldığı, Kürt yoktur söyleminin resmi siyaset olduğu, Kürtlerin Türkleştirilmesi için askeri yöntemler dahil her türlü saldırının yapıldığı ve bütün bunlara itirazın ağır biçimde cezalandırıldığı şartlarda kuşkusuz Kürtler başkaldırdı, yani isyan etti ve haklarını savunmak için ellerinden geleni yaptı. Bu haliyle bütün Kürt isyanları da gayet meşrudur, haklıdır; bunlara yönelik devlet tepkisi ise inkar, imha ve soykırım olmuştur.
Bu bir yana; peki, Genelkurmayın kitabında yazıldığı gibi gerçekten de olup bitenlerin tamamı, kitapta yer verilen 17 olayın tamamı isyan mıydı; mesela Şeyh Said veya Ağrı isyanları niteliğinde miydi?
Bu sorunun yanıtını ve aynı şekilde burada ele almaya çalıştığım “isyan” meselesini gayet derli toplu açıklayan tarihsel bir metin var. Erken dönem Kürt milliyetçilerinden Celadet Ali Bedirxan, 1934’te “Kürtlerin Sürgün Edilmesi ve Dağıtılması Yasası”, yani 1934 tarihli İskân Kanunu vesilesiyle epey uzun bir makale yazmıştı ve makalede, pek çok konuya açıklık getirdiği gibi isyan meselesine de değiniyor. Bu arada henüz ortada Dersim soykırımı vesaire yoktu.
Celadet Ali Bedirxan, makalesinde Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürtlerle devlet arasında yaşanan çok sayıda çatışma veya gerilimin söz konusu olduğunu belirtiyor, ancak liderleri tarafından örgütlenen isyanların sayısının ise az olduğuna dikkat çekiyor. Bedirxan’a göre, Ankara Hükümeti, silah toplamak, göçertmek, askere almak gibi gerekçelerle de Kürtleri sık sık taciz etmiş ve Kürtler de kurulu düzenlerine yönelik bu saldırılara karşılık vermişti. Bedirxan, Ankara Hükümeti’nin Kürtlere karşı “canavarlıklarını haklı göstermek” için de yaşanan hadiseleri isyan olarak nitelendirdiğini kaydediyor. Bedirxan, konuyla ilgili şöyle yazıyor:
“Kürtler kendilerine ulusal bir varoluş temin edene kadar, Kürdistan’da isyanlar, ayaklanmalar ve savaşlar olmuştur ve kuşkusuz gelecekte de olacaktır. Ancak gazetelerin duyurdukları olaylar hiçbir şekilde Kürt liderleri tarafından örgütlenen isyanlar değildir. Bu isyanlar tereddüt etmeden kendi vatandaşlarını katletmeye can atan bir iktidara karşı gerçekleştirilen direniş ve savunma eylemlerinden başka bir şey değildir. Bu, doğa yasalarının, yaşama hakkı ve yaşam sevgisi formülüyle yorumladığı ve ceza yasalarının meşru müdafaa sözcüğüyle tanımladığı birşeydir.
“Ulusların kurtuluşu için kendi kanlarını ve ulusunun kanını akıtmaya kararlı olan gerçek Kürt liderleri, durum elverişli olmadıkça ve akan kan Kürt ulusunun hayatiyetine katkıda bulunmadıkça, bu kanın bir damlasını akıtmak konusunda çok titizdirler. Üstelik aksi bir durum, Kürt kanı akıtmak için fırsat kollayan Ankara Hükümeti’ne fayda sağlamaktan başka bir sonuç getirmeyecektir.
“Canavarlıklarını haklı göstermek için, bazen bu olaylara bir isyan görüntüsü kazandırmaya çalışmanın Ankara Hükümeti’nin çıkarına olduğu da oldukça anlaşılır birşeydir. Bu isyanlar konusunda size bir fikir verebilmek için, yakın zamanda ülke içinden almış olduğum, 18 Eylül 1934 tarihli bir mektubun bir bölümünü aktaracağım.
‘Birkaç gün önce, yirmi kadar askerden oluşan bir müfreze, silah arama bahanesiyle, merhum Mihemedê Eliyê Ûnis’in yeğeni olan İbrahim ağanın evine gittiler. Müfrezenin evine geldiğini gören ev sahibi, evini terketmeye ve bir komşusuna saklanmaya çalıştı. Askerler ona ateş açtılar ve öldürdüler. Olay yerinden kaçmaya çalışan iki hizmetçisi de aynı şekilde öldürüldüler. Olayı duyan İbrahim Ağa’nın yeğenleri ve diğer akrabaları, karşı karşıya oldukları tehlikeyi görerek, silahlandılar ve köyü terketmeye çalıştılar. Müfreze onları takip etmeye başladı ve üzerlerine ateş açtı. Kürtler karşılık verdiler ve bir onbaşıyla iki askeri öldürdüler. Kürtler dağlara sığındılar. Olaydan haberdar olan yetkililer başka müfrezeler gönderdiler.’
“İşte Kürt isyanları olarak adlandırılan olaylar bunlardır ve Kürt liderleri kendi yurttaşlarının zulüm görmesine yol açmakla itham edilmektediler.” (Bedirxan 1997:35-36)
Bedirxan’ın Türkiye Cumhuriyetinin Kürtlerin her türlü tepkisini isyan olarak niteleyip zulüm siyasetini meşrulaştırması hakkında yazdıkları böyleydi. Yazdıklarına bakılırsa, Bedirxan, Kürtlerin isyan etmesini haklı ve meşru kabul ediyor, ama bir hadisenin isyan olarak nitelenebilmesi için de şart ortaya koyuyor. Buna göre, koşulların elverişli olması ve Kürt milletinin hayatiyetine katkı sunması şartıyla Kürt liderleri tarafından başlatılan olaylar isyan olarak kabul edilebilir. Başka bir ifadeyle üzerinde düşünülmüş, planlanmış, organize edilmiş ve amacı olan bir hadiseye ancak isyan denebilir. Oysa Bedirxan’ın örnek gösterdiği İbrahim Ağa olayı, ki devlete göre bu Sason ayaklanmasıdır, spontane gelişen, zulme karşı verilmiş bir tepkiden ibaretti. (Bu arada Eliyê Ûnis’in de Sason’da devlet yetkilisinin yemek daveti sırasında, kurulan tuzak sonrasında jandarmalar tarafından iki hizmetçisiyle birlikte öldürüldüğü kaydediliyor.)
Bu noktada toparlayacak olursam;
1 – Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca Kürtlerin 29 isyan kez isyana kalkıştıklarına dair herhangi bir veri yok, Osmanlı’nın son yüzyılı dahil edilse bile bu sayıya ulaşmak zor.
2 – Türkiye Cumhuriyetinin, özellikle ilk 20 yılda, Kürtlerle ilgili bütün hadiseleri ayaklanma – isyan, hatta şekavet çerçevesinde değerlendirdiği, böylece bunlara karşı hayata geçirdiği her türlü zulmü meşrulaştırmaya çalıştığı görülüyor. Özcesi, Demirel’in 29 isyan ezberini tekralamadan önce, Bedirxan’ın altını çizdiği hususlar üzerinde iyi düşünmekte fayda var.
3 – Kürt isyanları elbette olmuştur ve fakat bunlar Türk devletinin ileri sürdüğü söylem ve siyasetin aksine hem sayıca azdır hem de tamamen meşru nedenlere dayanır.
4 – Günümüzde ise, Türk devleti ve onun söylem ve siyasetini esas alanlar, Kürt hareketini meşru kılacağını düşündükleri için, bilinçli biçimde Kürtlerin mücadelesini isyan olarak nitelemekten kaçınıyor, bunun yerine terörizm kavramını tercih ediyor. Kürt tarafı ise, tam da meşru ve haklı zeminde bulunduğunu göstermek için isyan nitelemesini benimsiyor.
Bu noktada günümüzdeki PKK’ye geçelim. PKK’nin mücadelesi bir isyan veya ayaklanma mı, ulusal kurtuluş savaşı mı, özgürlük mücadelesi mi?
Bu sorunun yanıtını bulabilmek için bu kavramlara özellikle de PKK’nin mücadele tarihi boyunca yüklediği anlamlar çerçevesinde bakmakta fayda var.
Öncelikle kurulduğundan beri PKK’nin belgelerine, lideri Abdullah Öcalan’ın kitaplarına ve konuşmalarına, yine PKK yetkililerinin açıklamalarına vesaire bakıldığında PKK’nin mücadelesinin bazen ulusal kurtuluş, bazen isyan, bazen özgürlük savaşı bazen de hepsi birden olacak şekilde tarif edildiği görülebilir. Son olarak örneğin Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te PKK’nin feshi için yaptığı çağrıda isyan nitelemesi belirgin biçimde vardı ve bu epey tartışıldı.
PKK 1978’de kurulduğunda “Kürdistan sömürgedir” söylemi çerçevesinde bir siyaset ve mücadele yöntemini benimseyerek yola çıktı. Bu stratejiye göre, PKK sadece Türkiye’nin egemenliği altında olan Kürdistan parçasında değil, bunu öncelemek kaydıyla, Irak, İran ve Suriye’nin egemenliği altındaki Kürdistan parçalarını da kapsayan bir söylem ve siyasete sahipti. Bu yüzden PKK’nin amacı net olarak “bağımsız, birleşik Kürdistan” idi. Bu strateji, sömürgeci gücün Kürdistan’dan atılmasını, bunun için de silahın ve gerilla mücadelesinin varlığını zorunlu görüyordu. Bu haliyle, esasında PKK özellikle 1960 ve 70’li yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde epey popüler olan ulusal kurtuluş hareketlerine dahil oluyordu. Nitekim, bu hareketlerin önemli bir kısmı sosyalist ideolojiye sahipti, bu ideolojinin öngördüğü devrimi hedefliyordu ve bunun için de sömürge ülkenin kurtarılmasını ön aşama olarak değerlendiryordu. Zaten özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki sol ideolojiyle yola çıkan ulusal kurtuluş hareketlerinin dayanabilecekleri bir sınıfsal zemin de neredeyse yoktu, en azından Marks’ın tarif ettiği şekliyle… Kürdistan’da da durum farklı değildi ve PKK’nin bu durumda tipik bir esin kaynağı da vardı; Vietnam ulusal kurtuluş mücadelesi…
Hem ulusal kurtuluşu, başka bir ifadeyle milli meseleyi devrim mücadelesinin öncelikli aşaması olarak kodlaması, hem sömürgeci gücün kovulması amacıyla formüle edilen ve savunma, denge ve saldırı aşamalarından oluşan silahlı mücadelenin esas alınması hem de bu mücadele için gerilla tarzının benimsenmesi PKK’yi tipik ulusal kurtuluş hareketleri kategorisine dahil ediyordu, haliyle mücadelesi de ulusal kurtuluş mücadelesi oluyordu.
Bu konu ayrıyeten epey detaylı ele alınmayı hakkediyor, ancak yazının çerçevesi dışına çıkmamak için detaylara girmeden özetle şunları söylemek mümkün: Ulusal kurtuluş mücadelesi stratejisi PKK’ye hem başarı getirdi hem de en başta öngördüğü gibi sonuca ulaşamadı. Bunun onlarca nedeni var ve belirttiğim gibi ayrıyeten tartışılması gereken bir mevzu.
Ulusal kurtuluş mücadelesi stratejisine dair dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus ise, bu stratejinin kritik bir aşamasının isyanı içermesidir. İlk olarak savunma aşamasında profesyonel gerilla mücadelesiyle başlayan ulusal kurtuluş mücadelesinin ikinci aşaması denge aşamasıdır ve burada gerilla mücadelesiyle örgütlenmiş, bilinçlendirilmiş, harekete geçirilmiş halk yığınlarının devreye girmesi, yani başkaldırması veya isyana kalkışması öngörülür. 1990’ların başından itibaren zaman zaman PKK’nin silahlı mücadelesine eşlik eden serhildanlar, yani başkaldırılar bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak burada da PKK’nin öngördüğü sonuçların tam olarak ortaya çıktığını söylemek zordur; bununla birlikte PKK’nin mücadelesinin aynı zamanda bir isyan niteliğini taşıdığı da görülebilir. Öbür yandan zaten Türkiye’ye karşı silah alıp dağa çıkmak anlamında da başlı başına bir isyan söz konusudur.
Ulusal kurtuluş mücadelesi stratejisinin üçüncü aşaması, saldırı aşamasıdır ve burada halk ve gerilla güçlerinin ortak mücadelesiyle sömürgeci gücün ülkeden, bu durumda Kürdistan’dan kovulması öngörülür. İşte bu aşama bugüne değin Kürdistan örneğinde, PKK açısından, bir türlü varılamayan menzil olageldi. Bunun da pek çok nedeni var; örneğin savaşan güçler arasındaki orantısızlık, silahların eşitsizliği, liderlik veya organizasyon zaafiyetleri, uluslararası dengeler, Kürdistan’ın bir değil dört devlet arasında bölüşülmüş olması, Kürt toplumuna ve siyasetine dair içsel faktörler vesaire…
Hal böyleyken Öcalan, muhtemelen ortaya çıkacak sonucu çok erkenden fark ederek, daha Haziran 1988’de Mehmet Ali Birand’a verdiği röportajda, Türkiye ile diyalog kurmak amacında olduğunu, Türkiye’den toprak koparmak istemediklerini, Kürtlerin eşit muamele görmelerini sağlamak istediklerini söyledi. Örgütün bağımsızlıktan vazgeçtiğine ilişkin bu ilk açıklama, çoğunlukla taktik olarak değerlendirildi. Ancak zamanla Öcalan’ın bu yöndeki açıklamaları ve çabaları daha da sıklaştı. PKK ile yakın temastaki Kürt legal partilerin Meclis’e girmesi, ilan edilen ateşkesler, devletle bağımsızlık seçeneğinin dışlandığı görüşme istekleri ve benzer konuları içeren bolca demeç ve mesaj bağımsızlık hedefinden vazgeçildiğinin güçlü göstergeleri oldu. Günümüzde devam eden yeni süreç ise bütün bunların son halkası olarak değerlendirilebilir ve bağımsızlık hedefi artık PKK için söz konusu değildir.
Kuruluşunda bağımsızlıkçı hedeflerle yola çıkan ve 1990’lı yıllara gelindiğinde önemli bir güç haline gelen PKK’nin, isyancı mı, ulusal kurtuluşçu mu, özgürlük hareketi mi olduğunu tartışırken dikkat çektiğim mevzuların ve elbette çok daha fazlasının gözönünde bulundurulması gerekir. Bu konuda ne yazık ki nitelikli tartışmalara rastlamak çok zor, nadir diyebileceğimiz bir çalışma ise Ahmet Hamdi Akkaya (2014) tarafından yayımlandı.
PKK tarihini çeşitli dönemlere ayırarak inceleyen Akkaya’ya göre, PKK ulusal kurtuluş hareketi olarak ortaya çıktı ve 1978-1990 arasındaki dönemde esas alınan örneğin sömürgecilik söylemi ile “Uzun Süreli Halk Savaşı” stratejisi ve buna göre gerçekleştirilen eylemler bunun göstergeleridir. 1990’lardan sonra ise örgüt edindiği halk tabanı ile kitlesel ayaklanma (Serhildan) deneyimlerinden dolayı bir ayaklanma hareketine dönüştü. Ancak Akkaya’ya göre, bu durum, örgütün ulusal kurtuluş hareketi olma özelliğini ortadan kaldırmadı, ikisi iç içe gelişti. Biraz önce bahsettiğim üzere, aynı stratejinin birbirini tamamlayan aşamaları…
Öcalan da hem ulusal kurtuluş hem isyan söylemini kullandı, bunu Öcalan’ın PKK’nin fesih kongresine gönderdiği son mesajında da görmek mümkün. Öcalan aynı zamanda örgütün bir “özgürlük hareketi” olduğunu da sıklıkla dile getirdi, halen de getiriyor.
Öbür yandan PKK çevrelerinde isyan söylemi bazen çok daha belirgin şekilde kullanıldı, örneğin son fesih döneminde epey belirgindi. Bunun ayrıyeten Türkiye’nin terör söylemine karşı dile getirildiğine de dikkat çekilebilir. Burada isyan ve terör arasındaki meşru, siyasi ve hukuki farkların farkında olarak örgüt söyleminin şekillendiği söylenebilir (Çandar 2011).
Ayrıyeten örgütün isyan nitelemesini reddetmeyen ama yeterli de bulmayan bir söylem biçimi de söz konusudur. Özellikle örgütü kendisinden önceki diğer Kürt hareketlerinden ayrı değerlendirme ve örgüte özgünlük kazandırma gayretinin büyük oranda şekillendirdiği bu söylem biçimine göre, ideoloji, politika, örgütlenme, uzun süre devlete kafa tutma ve bastırılmama gibi nedenlerden dolayı PKK klasik bir isyancı hareket olmanın ötesindedir. Örgüte yüklenen artılar sadece Kürt meselesindeki konumuyla ilgili de değildir; örgütün çok daha büyük ve evrensel amaçlara sahip olduğu da ileri sürülür. Bu nedenle bu söylemin sahipleri “Özgürlük Hareketi” (hatta bazen “İnsanlık Hareketi”) demeyi tercih ederler (Bkz. Öcalan 1999; 2000; 2000a; Jongerden 2015).
Bu noktada şu anekdotu da paylaşmak isterim: Kürt hareketinin burada bahsettiğim söylemleri arasındaki gelgitler aslında belli bir sıralamaya tabi tutulduğunda, Edward Said’in detaylı biçimde anlattığı klasik ulusal kurtuluş hareketlerinin sömürgecilikten çıkıştaki üç aşamasını hatırlatır. Said’e göre, sömürgecilikte çıkışta üç büyük konu belirir. Birincisi, sömürgeciliğe karşı mücadelede topluluk her şeyden önce tüm tarihini görme ısrarını ortaya koyar; yani varlığını ve kabiliyetini ortaya koymaya çalıştığını da söyleyebiliriz. İkincisi, sergilenen direniş bir adım daha öteye gider ve emperyalizme veya sömürgeci güce karşı tepkiden ibaret olmadığını, tüm insanlık tarihini görme iddiasında olduğunu savunur. Üçüncüsü ise, sömürgecilik karşıtları, bu aşamada artık ayrılıkçı ya da ulusçu niteliklerini aşan söylemlerle insanlığın kurtuluşuna ilişkin iddialarda bulunur (Said 2004:325-326).
PKK’nin burada özetle ele alınan söylem biçimlerine bakıldığında Edward Said’in işaret ettiği klasik ulusal kurtuluşçu reflekslerin tekrarlandığı ve en nihayetinde bunların örgütün değişen zaman ve şartlara göre aldığı tutumla işlevsel kılındığı görülebilir.
Son bir husus da şu: 1960’lar ve 70’lerde popüler olan ulusal kurtuluş hareketlerinin klasik isyan hareketlerinden farklı şekilde kategorize edildikleri de söylenebilir. Fark, esasen izlenen yöntem ve amaç çerçevesinde ortaya konmaya çalışılır. Mesela ulusal kurtuluşçu olan bir hareketin, net bir amaca ve yönteme sahip olduğuna dikkat çekilir; bu durumda, ulusal kurtuluşçu hareket, örneğin uzun süreli halk savaşı stratejisine göre mücadelesini planlar, yöntemini belirler ve nihai amaç olarak da bağımsızlığı önüne koyar, haliyle radikal bir sistem değişikliğini öngörür. Ama isyan hareketi için her zaman bu kadar net bir çerçeve belirlemenin zor olduğu kaydedilir. Bazen yerel bir mesele de başkaldırmaya neden olabilir ve bunun için köklü bir sistem değişikliği veya bağımsızlık gibi radikal bir amaç da esas hedef olmayabilir. Bazen de bağımsızlık için isyan söz konusu olabilir. Belirttiğim gibi PKK’nin de dahil olduğu sol cepheden bakılırsa ulusal kurtuluş mücadelesinin stratejisi çok net ölçülere sahiptir, ama bir olayı isyan olarak değerlendirirken bu kadar net bir çerçeve her zaman söz konusu olmayabilir; ulusal kurtuluş mücadelesinin öngördüğü strateji isyanı da kapsar, ama bir isyan hareketi bazen ulusal kurtuluş hareketine yol açabilir, her zaman değil.
Podcast Yayını
Gerçekten 29 Kürt İsyanı Var Mı? https://www.youtube.com/watch?v=ejrKolKm-zo
Kaynakça
Akkaya, A. Hamdi (2014). Ulusal Kurtuluş, Ayaklanma ve Sınırların Ötesi: 1970’lerden 1990’lara Kürt Hareketi’nin Değişim Dinamikleri. İstanbul: Toplum ve Kuram. Sayı: 9
Aslan, Şükrü (der.) (2011). Herkesin Bildiği Sır: Dersim. İstanbul: İletişim Yayınları
Bedirxan, Celadet Alî (1997). Kürt Sorunu Üzerine. İstanbul: Avesta Yayınları
Beşikçi, İsmail (2013). Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi. İstanbul: İsmail Beşikçi Yayınları
Bora, Tanıl (2017). Cereyanlar. İstanbul: İletişim Yayınları
Chirguh, Dr. Bletch (2008). Kürt Sorunu-Kökeni ve Nedenleri. İstanbul: Avesta Yayınları.
Çandar, Cengiz (2011). Dağdan İniş – PKK Nasıl Silah Bırakır? Kürt Sorunu’nun Şiddetten Arındırılması. İstanbul: TESEV Yayınları
Jongerden, Joost (2015). Demokrasiyi Radikalleştirmek: Güç, Politika, İnsanlar ve PKK. http://researchturkey.org/tr/radicalising-democracy-power-politics-people-and-the-pkk/
Öcalan, Abdullah (1982). Kürdistan’da Zorun Rolü. Köln: Weşanên Serxwebûn
– (1993). Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto). Köln: Weşanên Serxwebûn
– (1999). Kürt Aşkı. İstanbul: Aram Yayınları
– (2000). Nasıl Yaşamalı I-II. İstanbul: Mem Yayınları
– (2000a). Sosyalizmde Israr İnsan Olmakta Isrardır. İstanbul: Mem Yayınları
– (2000b). Barışa Doğru I, Roma Konuşmaları. İstanbul: Aram Yayınları
– (2003). Özgür İnsan Savunması. İstanbul: Çetin Yayınları
– (2004). Bir Halkı Savunmak. İstanbul: Çetin Yayınları
– (2010). Ayaklanma Taktiği Üzerine Tezler Ve Görevlerimiz. Süleymaniye: Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları
– (2012). Kürdistan Devrim Manifestosu. Diyarbakır: Ararat Yayınları
PKK (1984). Partiya Karkerên Kurdistan (PKK) Kuruluş Bildirisi. Köln: Weşanên Serxwebûn
Said, Edward (2004). Kültür ve Emperyalizm. İstanbul: Hil Yayınları











