Nuri Fırat: Kürdistan Sömürge Değil de Nedir?

Yazarlar

Umumî Müfettişlik, Sıkıyönetim, OHAL, Kayyum:

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Irak’taki pek çok İngiliz sömürge görevlisinden biri olan ve görece Kürt yanlısı görüşleriyle bilinen Binbaşı Noel’in bir keresinde şöyle dediği aktarılır: 

“[ABD] Başkan[ı] Wilson’un herkes istediğini yapsın haline dönüşüp boşa umut veren prensibi [milletin kaderini tayin hakkı prensibi], bütün parıltısıyla ufuktan yükselmektedir. Osmanlı Kürtleri, avazları çıktığı kadar bağırırlarsa Wilson’un kendilerini duyacağını ve Diyarbakır’ı, kendi başlarına ve kötü yönetmelerine izin vereceğini; Türklerle paylaşmaları gerekmeden şişmanlamaya devam etmelerini sağlayacağını sanıyorlar.” (Jwaideh 2014:272)

Binbaşı Noel’in bu sözleri, tipik bir sömürge görevlisinin söyleyebileceği oryantalist sözler ve ancak gerçekte Binbaşı Noel’in dediği gibi oldu, kimse Kürtleri duymadı, kimse söz konusu prensibi Kürtler için gündeme almadı, Kürtlerin payına hiçbir şey düşmedi. Kürtlerin bu konuda ne derece başarılı çabalara sahip oldukları da elbette tartışılabilir. 

Genel geçer kanıya göre, nüfus oranları bakımından Kürtler Ortadoğu’daki dört büyük milletten biridir. Ve fakat bu millet, tarihsel anayurtları dört devlet arasında bölüşülmüş ve statüsüz bırakılmıştır. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Kürdistan coğrafyasının da dahil olduğu Ortadoğu’da siyasi harita ve düzen değiştirilip yeniden kurgulanırken, Kürtler bu yeni düzende kendilerine yer bulamadılar. Bunun millî, bölgesel ve uluslararası olmak üzere siyasi, ekonomik, diplomatik, askeri vesaire pek çok nedeni var elbette. 

Şimdilik bu hususları bir yana bırakalım ve şu soruya bakalım: Ortaya çıkan yeni siyasi düzende kendi kaderlerini tayin etme hakkını elde edememiş olan Kürtlerin konumları ne oldu?

Özellikle 1970’lerden beri, vurgusu ve politik ağırlığı zaman zaman değişmekle birlikte, pek çok Kürt siyasi oluşumunun argümanlarına bakılırsa, Kürtlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne sahip oldukları konum sömürge konumudur: “Kürdistan bir sömürgedir!” (Bkz. Beşikçi 2015; Yarkın 2019; Kaya 2020). Peki, bunun egemen devletlerin, yani Kürdistan coğrafyasında egemen olan sömürgeci devletlerin siyasetindeki karşılığı nedir?

Kürdistan ve sömürgecilik konularında en fazla söz söylemiş isimlerin başında İsmail Beşikçi gelir. Beşikçi, sömürgecilik biçimlerini iki kategoride değerlendirir: Tam sömürgeler, yarı sömürgeler… Tam sömürgeler, henüz devlet kurma aşamasına gelmemiş, yayılmacı kapitalist bir devletin ekonomik, siyasi, idari, kültürel bakımdan denetim altına aldığı toplumlardır. Sömürgeci devletler, tam sömürgeleri Genel Vali, Komiser, Naip, Askeri Vali gibi merkezden atadıkları kişiler aracılığıyla yönetiyor, bununla birlikte etkili olabilmek için yerel kadrolara da çeşitli görevler veriyorlar. Bütün bunlar yapılırken, sömürgenin sınırı çiziliyor. İngiltere’nin Güneydoğu Asya, Afrika, Güney Amerika ve Okyanusya’daki sömürgeleri bu niteliktedir. Yarı sömürgeler ise, zaten bir devlete sahip toplumlardır. Örneğin İngiltere’nin bir zamanlar bir şekilde politik ve ekonomik olarak etki ettiği İran, Çin, Osmanlı İmparatorluğu gibi ülkeler bu kategoriye girer. Bu durumda Beşikçi’ye göre, “Kürdistan’ın durumu tam sömürge ve yarı sömürge statülerinden hiçbirine uymamaktadır. Kürdistan sömürge bile değildir.” (Beşikçi 2015:15-16)

Beşikçi, bunları ileri sürerken elbette Kürdistan’ın sömürge olduğunu reddetmiyor. Aksine vurgulamak istediği husus, statüsü bile olmayan bir sömürge durumudur. Nihayetinde sömürge, Beşikçi’nin de dikkat çektiği üzere bir statüdür. 

1980’lere gelindiğinde neredeyse bütün tam ve yarı sömürgelerin bağımsız devletler haline gelmesi süreci tamamlanmıştı; üstelik büyük oranda sömürgeci güçlerin belirlediği siyasi sınırlar çerçevesinde ve Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşların milletin kaderini tayin hakkını içeren bağlayıcı nitelikteki hukuki ve siyasi metinleri esas alınarak bu gerçekleşmişti. Kürtler ise, sömürge statüsüne bile sahip olmadıkları için, bu gelişmelerden de yararlanamamış, uluslararası alanda varlıkları da tanınmamıştı. 

Kürtlerin statüleri, aslında uluslararası alanda egemenlikleri altında bulundukları ülkeler çerçevesinde tanınıyordu. Bu durumda, Kürtler, Türkiye’de devletin resmi söylemine uygun olarak Türk’tüler; Irak’ta 2000’li yıllara kadar resmi düzeyde hakları tanınmamışsa da azınlıktılar; İran’da hakeza öyle ve Suriye’deki Kürtleri pek anan ise yoktu. Bugünkü durum elbette biraz daha farklıdır ve fakat hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde Kürtlerin mevcut konumlarını, gerek sömürge gerek azınlık gerekse de millet olarak resmen kabul eden herhangi bir gelişme de yoktur. Irak ve kısmen de Suriye’de farklı olmakla birlikte genel kabul hala egemen devletlerin belirlediği çerçevedir. 

Türkiye örneğini ele alalım… Bugün artık en azından açık biçimde resmi düzeyde Kürtlerin var olmadıkları ya da aslında Türk oldukları vesaire savunulmuyor; Kürtlerin varlığı, hatta “din kardeşleri” vesaire oldukları kabul ediliyor. Bunun için oldukça kısıtlı düzeyde bazı kültürel hakların tanındığı da söylenebilir; ki bu hakların kullanımı da tamamen Türk yönetiminin keyfiyetine bağlıdır ve doğrudan Kürtlerle ilişkilendirilerek tanınmamıştır. Örneğin Türkçe dışındaki dillerde yayın sözüm ona Türkiye’de yasal olarak serbest, devlet kanalında Kürtçe yayın yapılabiliyor. Ancak buna dair yasada Kürt dili diye bir ibare geçmez, bunun yerine yerel dil ve lehçeler ifadesi söz konusudur ve daha da önemlisi devlet ancak çizdiği sınırlar dahilinde bu yerel dil ve lehçelerin konuşulabileceğini sık sık hatırlatır (Bkz. Fırat 2015). Aksi durumda, son olarak Diyarbakır’daki Pîne Cafe örneğinde olduğu gibi “terör” ile suçlanmak işten bile değildir. 

Öbür yandan Türk devletinin bütün askeri, siyasi, diplomatik, ekonomik, kültürel vesaire tedbirlerine ve soykırım düzeyindeki uygulamalarına rağmen Kürtler yok olmadıkları gibi Türk de olmadılar, aksine bugün epey dinamik bir muhalefete de sahipler. Fakat değişmeyen sonuç, statüsüz oldukları gerçeğidir. Pek çok Kürt milliyetçisine ve oluşumuna göre, belirttiğim gibi, Kürtler sömürge bir millettir. Fakat Türk devleti nezdinde böyle bir şey söz konusu değildir. Peki, gerçekte durum Türk devletinin iddia ettiği gibi mi? Şimdiye kadarki 22 podcast ve yazıda “Türkiye’nin Kürt Tarihi”ni anlatırken, defalarca ve farklı örnekler çerçevesinde elbette bu sorunun yanıtını verdim, bu vesileyle bu yazıları ve yayınları okumanızı veya dinlemenizi tekrar önereyim. Ancak bu sorunun yanıtını bu kez farklı veriler ışığında, yani Türk devletinin egemenliği altındaki Kürdistan parçasında yürürlüğe koyduğu yönetim şekillerinde ve buna dair devlet yetkililerinin belgelerinde arayalım ve bakalım, Türk devletine göre de Kürdistan sömürge midir, değil midir? 

Mustafa Kemal döneminin değişmeyen bakanlarından biri, 1925-1938 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Tevfik Rüştü Aras’tı. Aras, daha bakan koltuğunda oturmadan önce, daha doğrusu daha Cumhuriyet bile ilan edilmemişken, 1920’de ilan edilen Birinci Mecliste Manisa (o zamanlar Menşete) ilinin vekiliydi. Bu meclisin bir oturumunda iskân ve muhaceret konusu tartışılırken, Aras, memleketin Türkleştirilmesi için Alman modelinden söz etmişti. Buna göre, “Almanlar Alman olmayan yerleri Almanlarla teksif etmek için (Kolonizasyon)” yapıyorlardı; daha kuruluş aşamasındaki Türkiye de bunu yapmalıydı (Aslan ve diğerleri 2013:50). Bu siyaset Osmanlı’nın son yıllarında iktidarda olan İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından da aslında benimsenmişti, fakat tamama erdirmek için güçleri yetmemişti. Osmanlı dağılınca, “Alman olmayan yerleri Almanlaştıran” bu uygulama “Türk olmayan yerlerin Türkleştirilmesi” şeklinde Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti tarafından hayata geçirilmeye çalışıldı. Nitekim, Tevfik Rüştü Aras, 1930’da, bu kez Dışişleri Bakanı olarak, “Cenevre’de Milletler Cemiyetinin [o zamanlarki Birleşmiş Milletlerin] Britanyalı temsilcisine” şöyle diyordu: 

“Türk hükümetinin Kürt politikası şimdilik, düzeni korumaya yönelik bir askeri işgalden ve nüfusun tamamen, kat’i suretle silahsızlandırılmasından ibarettir. Gelecekte Kürtleri kitlesel bir Türk nüfusu içinde boğacak yoğun bir sömürgeleştirme ihtimaliyle karşı karşıya kalınabilir.” (Aslan ve diğerleri 2013:65-66)

Aras’ın ihtimal olarak sözünü ettiği durumun hayata geçirilmesi için, kendisi gibi mesai yapan başkaları da vardı. 

1925-27 yılları arasında İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturan Cemil Uybadın, 1925 tarihli devlete sunduğu gizli raporunda doğrudan doğruya “şark”ta “müstemleke” yani sömürge idaresinin kurulmasını istemişti. “Yeterli bütçe ve yetkiye sahip bir Genel Müfettişlik kurulmasını, ‘müstemleke tarz-ı idaresinin’ uygulanmasını”, “doğuda valiler[in] güvenlik ve düzen konularında doğrudan doğruya umum müfettişliğe bağlanmasını” ve umum müfettişin de ordu karargahında konumlanarak yönetim icra etmesini önermişti (Yayman 2011:74-75-76; Ayrıca bkz. Bayrak 2013; Yarkın 2019).

Uybaydın ile aynı yılda, 1925’te Maliye Bakanı olan Abdülhalik Renda da Türkleştirme siyasetine dair bir dizi önerinin ardından Kürdistan’da “on sene müddetle sıkıyönetim ilan edilmesini” buyurmuştu (Yayman 2011:71). Bunun anlamı da “müstemleke” idaresinin kurulmasıydı. 

Türkiye Cumhuriyetinin en uzun süreli Genelkurmay Başkanlığını yapmış olan Fevzi Çakmak’a göre de Kürdistan’da sömürge yönetimi olmalıydı. Bu nedenle 1930’da Dersim bölgesine dair görüşlerini ve tedbirleri önerdiği raporunda, Kürtlüğün Türklük içinde eritildikten sonra genel geçer hukukun Kürt bölgesinde hayata geçirilmesini isteyen Çakmak, bir yandan hava kuvvetleriyle Kürt köylerinin yerle bir edilmesi gerektiğini vurguluyordu, öbür yandan şunu öneriyordu: 

“Dersim’in yönetimi, koloni (sömürge) yönetimi gibi ele alınmalı ve burada bir koloni idaresi kurulmalıdır.” (Yayman 2011:112; Ayrıca bkz. Fırat 2024)

Kürdistan’da sömürge yönetim usullerinin geçerli olmasını isteyen kişilerden biri de umumî müfettişlik görevinde bulunmuş olan Avni Doğan’dı. Türkiye’nin Kürdistan’daki varlığını Avrupalıların Afrika’daki varlığına benzeten Doğan, bununla gurur duyuyordu. Bürokrat Burhan Ulutan da 1947’de yazdığı gizli raporunda devletin “silah kuvvetiyle halka hâkim olmaya” çalıştığını ve Kürdistan’da “adeta bir müstemleke devleti gibi” var olduğunu kaydetmişti (Yayman 2011:169-176). 

Bütün bu örnekler, Türkiye’nin ilk 20 yılındaki yetkililerinin Kürdistan’ı nasıl ele aldıklarını ve ne tür bir yönetim biçimini benimsediklerini ortaya koymaya yetiyor. Ama gerçekte olup bitenler bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Zira dikkat çektiğim raporlarda dile gelen önerilerin hayata geçirildiğini ve en önemlisi de bu öneri ve uygulamaların sadece Türkiye’nin ilk yirmi-otuz yılıyla sınırlı kalmadığını görmek gerekiyor. Nitekim Kürdistan için müstemleke (sömürge) idaresi önerilirken bunun kurumsal ifadesi olarak Umumî Müfettişliğin kurulması isteniyor. Bu kurum 1927-1952 yılları arasında yürürlükte tutuldu. Özel bir hukuka dayanan müfettişliğin kapsamını anlamak açısından ise İsmet İnönü’nün 1935 tarihli gizli Kürt raporunda ifade ettiklerine bakılabilir: 

“Bu birimin mıntıkaları dahilinde müdahil olamayacağı iş yoktur. Herhangi bir emri ya da tedbiri durdurma yetkisine sahiptirler. Asayiş, iskân ve program hususlarında vekâletlerin yegâne muhatabıdırlar. … ‘Mütemadi teftiş lüzumu, hudut meseleleri, iskân meseleleri, birkaç vilayeti alakadar eden ekonomi ve muvasala programları ve yer yer özel adliye rejimi, geniş salahiyetli, geniş teşkilatlı Genel İnspektör’le [Umumî Müfettiş] temin edilir.’” (Yayman 2011:141; ayrıca bkz. Koçak 2003)

Dolayısıyla Hamit Bozarslan’ın dikkat çektiği gibi “Varlıkları inkâr edilen Kürtler, azınlık statüsüne sahip olmadıkları halde, gerçekten de Kemalist iktidar tarafından bir ‘koloni’ gibi yönetilmişlerdir. Yalnızca Ebedi Şef [M. Kemal] önünde sorumlu olan üç ‘genel müfettişin’ kontrolü altına girmişlerdir. Halk Evleri bu bölgede yaygın bir şekilde kurulmuştu, ama tek parti mevcut değildi, sadece genel müfettişlikler siyasi bir faaliyet gösterme icazetine sahiptiler.” (Bozarslan 2008:64)

1952’de Umumî Müfettişlik kaldırıldı, ancak Kürdistan’ın yönetilmesine dair muamele elbette pek değişmedi. Zira Türkiye için Kürtlerin Türkleştirilmesi ve olası bir Kürt muhalefetinin ortaya çıkmaması, çıkacaksa da şiddetle bastırılması temel resmi siyasetti. Bu yüzden 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’deki askeri darbelerin temel gerekçelerinden biri Kürtlerdir, daha doğrusu Kürtlerin hak ve özgürlüklerine dair muhalefetin ortaya çıkmasıydı. Bu nedenle darbecilerin Türkiye genelinde uyguladığı şiddetin Kürdistan’da katbekat olduğunu ve sıkıyönetim esaslarının her zaman geçerli olduğunu belirtmek gerekiyor. Nitekim 1978-1984 yılları arasında Türkiye’nin egemenliği altındaki Kürdistan parçasının neredeyse tamamında resmen sıkıyönetim idaresi vardı. Bu da devletin atadığı valilerin bile sözünün geçmediği, her bakımdan askerlerin tek otorite olduğu anlamına geliyordu. 1984’den sonra ise devlet Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasına başladı. Bu bir bakıma Umumî Müfettişliğin geri gelmesi demekti. 

OHAL ilk olarak Temmuz 1987’de Diyarbakır, Elazığ, Hakkâri, Bingöl, Mardin, Siirt, Tunceli ve Van illerinde uygulandı. Bu illere daha sonra Muş, Bitlis ve Adıyaman komşu iller olarak dahil edildi. 1990’da il ilan edilen Batman ve Şırnak da OHAL kapsamına alındı. Böylece OHAL 13 ilde yürürlüğe konuldu. 

OHAL her 4 ayda bir olmak üzere toplamda 46 kez Bakanlar Kurulu kararı ile uzatıldı. Bazı illerde 15 yıl aralıksız süren OHAL, 30 Kasım 2002’de Bakanlar Kurulu kararı doğrultusunda yine bir kanun hükmünde kararname ile yürürlükten kaldırıldı. 

OHAL ile birlikte bir bölge valisi de görevlendirildi. OHAL Valiliği, Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11. maddesinde belirtilen tedbirlerin alınmasıyla görevlendirildi. Olağanüstü yetkililerle donatıldığı için “Süper Vali” olarak nitelenen OHAL Valiliği, anayasayı askıya alma yetkisine bile sahipti. OHAL Valiliği’nin kanun maddesinde belirtilen bazı yetkileri şöyleydi: 

Sokağa çıkmayı sınırlamak veya yasaklamak… 

Belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak…

Kişilerin; üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olanlarına el koymak…

Olağanüstü hal ilan edilen bölge sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak… 

Gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayımlanmasını ve dağıtılmasını, bunlardan olağanüstü hal bölgesi dışında bakılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak… 

Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayını denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak… 

Her nevi sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak…

Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasaklamak, bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belirli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak…

Bölge dahilinde güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak…

Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak… 

Tamamen yasakçı politikalarla kurgulanan ve tek elde yetkiyi toplayan OHAL, Bölge Valiliği, Olağanüstü Hal Bölge Koordinasyon Kurulu, Jandarma Asayiş Komutanlığı, özel askeri ve polisiye birlikler ile koruculuk gibi güvenlik aygıtlarıyla yürürlükte tutuldu. Ayrıca hukuk mercileri ve diğer sivil yönetim aygıtlarının tamamı da OHAL çerçevesinde hareket etti. 

Yeri gelmişken özellikle bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Aslında devlet zaten yürürlükte olan Sıkıyönetim uygulamasına 1984’ten sonra da devam edebilirdi, ancak onun yerine OHAL’i tercih etti. Bunun çok önemli bir nedeni var. Zira OHAL ile Sıkıyönetimin Anayasa’daki tarifi birbirinden farklıydı. 

“Sıkıyönetim ilanı, ‘Ohal ilanını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, ayaklanma olması veya Vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması’ sebepleriyle olabilir. Olağanüstü yönetim rejimleri arasında bir diğer fark bu yönetimlerde yetkili ve görevli organlar açısındandır. Sıkıyönetim ilanı ile birlikte kolluk görev ve yetkileri askeri makamlara geçmesine rağmen, Ohal’lerde sivil makam ve mercilerin yetkileri artmakta fakat askeri otoritenin yönetimi ele alması söz konusu olmamaktadır. Ohal’lerde sadece bazı zorunluluklar nedeniyle sivil makamların askerlerden yardım istemesi olanağı doğmaktadır.” (Behçet 2014:53)

Anayasal açıdan OHAL ile Sıkıyönetim uygulamasının ifade edilme biçimi böyledir, ancak gerçekte durum çok farklıydı. Öncelikle OHAL’in her 4 ayda bir uzatılması ortada bir savaş halinin olmadığı kabulüne dayanıyordu. Savaş halinin kabulü, Anayasal olarak sürenin uzatılmasını gereksiz kılıyordu ve bu durum, mücadele edilen gücün meşru bir taraf olarak muhatap alınmasını gerektiriyordu. Devlet, bu durumdan kaçınmak ve gerçekte bir savaş hali söz konusu olmasına rağmen bunu asayiş sorunu haline indirgemek amacıyla, Anayasa’ya göre en düşük olağanüstü yönetim biçimi olarak OHAL’i tercih etti. Ancak Naif Bezwan’ın da dikkat çektiği üzere esasında durum şöyleydi: 

“Bölge Valiliği legal ‘olağanüstü hal’ çerçevesinde kurulmasına rağmen, gerçekte diğer olağanüstü hal yönetim usullerinden olan Sıkıyönetim, Seferberlik ve Savaş halini de kapsayacak şekilde kurumsallaştırıldı. Böyle bir yöntemin tercih edilmesinin nedeni, kapsamlı ve yaygın bir şekilde işlenen devlet suçlarını kamufle etmek, siyasi sorumluluğu legal düzeyde geçersiz kılmaktı. Dolayısıyla ‘legal’ ama faili meçhul bir sistem ortaya çıktı. Bu rejim başta yaşama hakkı olmak üzere bütün temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunacak şekilde uygulandı.” (2015:47)

Bütün bu nitelikleriyle, her ne kadar Anayasa’da görev ve yetkiler sivil makamlara verilmişse de, OHAL aynı zamanda tam anlamıyla bir askeri baskı rejimiydi. Zira uygulamaların tamamı askeri mücadele stratejisine uygundu. OHAL Valisi Anayasa’daki tarife uygun biçimde sivil bir kişi olarak en üst otorite konumunda olsa da belirleyici olan askeri kurullar veya yetkililerdi. Bu durum, Kürt meselesini gerekçe yaparak Türkiye’nin tamamında tahkim edilen askeri vesayete de uygun bir sonuçtur. Nesrin Uçarlar’ın “sivil otoritenin askeri otoriteye tabi olduğu dönem” olarak OHAL zamanını tarif etmesi bu bakımdan dikkate değerdir (2015:98).

2002’ye gelindiğinde OHAL kaldırıldı. Bu kararın alınmasında söz konusu dönemde Avrupa Birliğine üye olma sürecinin yarattığı etki belirleyiciydi. Bunun Kürt meselesine de yansıyan birkaç yıllık göreceli yumuşamaya yol açtığı belirtilebilir. Ancak 2004’ten sonra yeniden şiddet yöntemleri benimsendi ve arada bazı çözüm çabaları söz konusu olmuşsa da günümüze dek süren kesintisiz bir şiddet dalgası var. 2016 ile birlikte Türkiye Cumhuriyetinin Kürt meselesini bastırmak için yeniden neredeyse yüzyıldır denenen her türlü aparatı devreye koyduğu belirtilebilir. Bunlardan biri de kayyum uygulamasıdır. Kürt muhalefetinin Kürdistan’da kazandığı belediyelerin başkanlarını ve meclis üyelerini tutuklayan Türk hükümeti, bunların yerine 2016’ten 2024’e üç dönem boyunca valileri, kaymakamları kayyum olarak atadı, atamaya devam ediyor. Yürürlükteki Türk kanunlarına ve anayasasına aykırı olduğu halde bu uygulama Kürdistan’ın idaresine özgü bir yönetim biçimi olarak esas alınıyor. Bu da esasında “özde yurttaşlar” olarak kabul edilmeyip “sözde yurttaşlar” statüsünde tutulmaya devam edilen Kürtlerin kullandıkları oyların da haliyle hiçbir değerinin olmadığını, devlet nezdinde Kürdistan’ın idaresine dair değişmeyen bir siyasetin var olmaya devam ettiğini gösteriyor (Fırat 2023). 

Akademisyen Naif Bezwan’a göre, şimdiye kadar bahsettiğim bütün idare biçimlerini kapsayacak biçimde aktaracak olursam, “olağanüstü hal rejimleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürdistan politikasının araçları ve aygıtları” ve “neredeyse olağan bir durum” olarak sistematik ve periyodik biçimde 53 yıl boyunca yürürlükte oldu (2015:44). Buna kayyumlarla geçen son 8 yılı da eklediğinizde 61 yıl eder. Türkiye Cumhuriyetinin 100 yıllık tarihinde Kürdistan 61 yıl boyunca resmi olarak olağanüstü yönetim usulleriyle yönetildi. Geriye kalan 40 yılda da esasında pek değişen bir şey yoktu. 

Bütün bu verilerden sonra, son kayyum atamasıyla birlikte sıklıkla sorulan “Batı illerinde farklı, Kürt illerinde farklı hukukun neden geçerli olduğu” sorusunun cevabı da ortaya çıkıyor. Zira Kürdistan’daki idari sistem farklı ve hukuk da, ekonomi de, asayiş de, sosyal hayat da, kültürel çerçeve de, siyaset de buna göre farklı oluyor. 

Ve en başa dönecek olursam; bütün bu veriler, Türk devletinin gerçekte Kürdistan’ı nasıl bir sömürge sistemiyle yönettiğini / yönetmeye çalıştığını gösterirken, öbür yandan iç yazışmalarında, resmi raporlarında Türk devleti bu hakikati kabullenip uygulamalarıyla bunu ortaya koyarken, söylem ve siyasetinde ise inkârcı olmaya devam ediyor. Zira sömürge de nihayetinde uluslararası hukukta tanımlanmış bir statüdür ve Türk devleti bunu siyaseten kabul ettiğinde meselenin rengi bambaşka olur. 

 

İlgili Podcast

Kürdistan Sömürge Değil de Nedir? https://www.youtube.com/watch?v=BEujhLdeW6A 

Kaynakça 

Aslan, Şükrü, Arpacı, Murat, Gürpınar, Öykü, Yardımcı, Sibel ile (2013). Türkiye’nin Etnik Coğrafyası. (Proje Kodu: 2013-26), MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri    

Bayrak, Mehmet (2013). Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri /  Gizli Belgeler Araştırmalar Notlar. Ankara: Özge Yayınları

Behçet, Muhammed (2014). Olağanüstü Hal Uygulaması ve Teorik Temelleri. İstanbul Bilgi Üniversitesi / Sosyal Bilimler Enstitüsü / Hukuk Yüksek Lisans Programı (İnsan Hakları Hukuku)

Beşikçi, İsmail (2015). Devletlerarası Sömürge Kürdistan. İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları

Bezwan, Naif (2015). Kuzey Kürdistan’da Devletin Değişen Savaş Stratejileri. Işık, Ayhan, Bilmez, Bülent, Önen, Ronayi, Baykuşak, Tahir (der.), 1990’larda Kürtler ve Kürdistan içinde. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Bozarslan, Hamit (2008). Türkiye’nin Modern Tarihi. İstanbul: Avesta Yayınları

Fırat, Nuri (2015). Politikanın Kürtçesi. İstanbul: Everest Yayınları

Fırat, Nuri (2023). ‘Kürt Kardeşim’ Derken: ‘Müstakbel Türklüğe’ Yeniden Çağrı. https://www.youtube.com/watch?v=5vFsdsjT1Bk 

Fırat, Nuri (2024). Türkiye’nin ‘Dersim Endişesi’, Soykırım, Tunceli. https://www.youtube.com/watch?v=JNBPOcEPfd8 

Jwaideh, Wadie (2014). Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi / Kökenleri ve Gelişimi. İstanbul: İletişim Yayınları

Kaya, Ramazan (2020). Kürdistan’da Fanon Etkisi. https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-k-rdistan-da-fanon-etkisi-46 

Koçak, Cemil (2003). Umumi Müfettişlikler. İstanbul: İletişim Yayınları

Uçarlar, Nesrin (2015). Hiçbir Şey Yerinde Değil / Çatışma Sonrası Süreçte Adalet ve Geçmişle Yüzleşme Talepleri. İstanbul: İletişim Yayınları

Yarkın, Gülistan (2019). İnkâr Edilen Hakikat: Sömürge Kuzey Kürdistan. https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-26 

Yayman, Hüseyin (2011). Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası. İstanbul: Doğan Yayınları

İlginizi Çekebilir

Danimarka Başbakanı Frederiksen’e saldırı
Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 7 Kürt aday yarışıyor

Öne Çıkanlar