Nuri Fırat: Kürt Katili Muğlalı; 33 Kurşun ilk vahşeti değildi

Yazarlar

Temmuz 1943’te Van’ın Özalp ilçesinde ilk bakışta sıradan adli nitelikte gibi görünen ve fakat daha sonraki gelişmelerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere yönelik yüzyıllık siyasetinin tüm unsurlarını gözler önüne seren bir olay yaşandı. Ahmet Arif’in 33 Kurşun şiiriyle hafızalara kazındığı gibi, bu olay, 32 Kürt köylüsünün Özalp’ta, Türkiye – İran sınırında kurşuna dizilmesine dairdir. Gerçeklerin ortaya çıkması da olayın kendisi kadar zorlu olmuştu.  Benzer onlarca olay gibi cezasızlıkla sonuçlanmışsa da bu olaya dair günümüzde artık hemen her şeyi biliyoruz; ancak bununla birlikte çoğunlukla Özalp’taki olayın tekil nitelikte ele alınması ise dikkat çekicidir.

Oysa sadece olayın baş faili olan generalin geçmişi tarandığında, Özalp’taki 33 Kurşun vakasının Türkiye’nin Kürt siyaseti açısından adeta kaçınılmaz bir sonuç ve general açısından ise son bir vaka olduğu görülebilir. Öncelikle Kürt köylülerinin kurşuna dizilmesi olayıyla ilgili bugün bilinenler aşağı yukarı şöyle özetlenebilir: 

Bölgenin önemli Kürt aşiretlerinden biri Milanengiz Aşireti’dir. Aşiretin İran tarafında kalan  kolunun liderlerinden olan Mihemedî Misto’nun birkaç bin (bazı kaynaklara göre 2 bin, bazılarına göre de 5 bin) kadar hayvanı çalınır ve Türkiye tarafına kaçırılır. Bu olaydan sorumlu olanlar ise, dönemin Özalp kaymakamının sınır güvenliğini sağlamak ve kaçakçılık işlerini önlemek amacıyla kurduğu çetedir; bir bakıma bugünkü korucular gibi… Mihemedî Misto’nun kaymakamlıktan hayvanlarının geri verilmesini istediği, ancak sonuç alamadığı, bunun üzerine Özalp civarında misilleme amacıyla önemli sayıda hayvan kaçırdığı belirtilir. Misto’nun yaptıkları karşısında kaymakam ve sınır güvenliğinden sorumlu olanlar zor duruma düşer. Zira Misto, sınırdan birkaç kilometre içeriye girip kaymakamın çetelerine ve sınırdaki askerlere rağmen misilleme yapmıştı. Bu durumu üstlerine açıklayamayacağını düşünen kaymakam ve askeri sorumlu binbaşı, gerçekleri saptırarak, başka bir hikaye kurguluyorlar. Böylece Van Valiliğine ve askeri makamlara olay, “Rus birliklerinin sınırı ihlal ettikleri” şeklinde bildiriliyor. Öbür yandan ise Mihemedî Misto’nun aşiretinden olup Özalp tarafında kalanlara yönelik bir cadı avı başlatılıyor. Zira kaymakama göre, Misto bunlardan yardım almıştı. Ayrıca bir de durumdan istifade edip muhtemelen devlet katında ödüllendirilmek isteyen işbirlikçi Arzuhalci Rıfat adında bir zat var, Misto’nun akrabalarından 40’ının ismini ihbar ediyor ve 38’i gözaltına alınıp mahkemeye sevk ediliyor, bunlardan 5’i tutuklanıyor, diğerleri serbest bırakılıyor. 

Bu arada Genelkurmay Başkanlığı da binbaşının Rusların sınırı ihlal ettiğine dair raporundan hareketle olaya dahil olup, Erzurum’da konuşlu 3. Ordu’nun başındaki orgeneral Mustafa Muğlalı’yı gerekli incelemeleri yapmak ve tedbirleri almak üzere görevlendirir. Mustafa Muğlalı’nın 24 Temmuz günü Van’a vardığı ve bu sırada gerçekte olup bitenlerden haberdar olduğu kaydediliyor. Valinin olayla ilgili olanların gözaltına alındığını ve mahkemede gerekli cezaların verileceğini söylediği, ancak Muğlalı’nın şöyle dediği aktarılıyor:  “Sorgu ve mahkeme de ne oluyormuş, hepsini öldürtün, diğerlerine ders olur!”

Muğlalı’nın dediği yapılıyor, mahkeme tarafından serbest bırakılan köylüler yeniden gözaltına alınıyor ve 30 Temmuz’da (bazı kaynaklara göre 28 Temmuz’da) Özalp’in Yukarı Koçkıran köyü sınırındaki Sefo Deresi (yani Geliyê Sefo) bölgesine götürülüyor. Burada 32 köylü askerler tarafından kurşuna diziliyor ve olay askeri raporlara bir tür çatışma şeklinde kaydediliyor. 

Kurşuna dizilenlerden biri de İbrahim Özay’dır, ancak yaralı olarak kurtulup İran tarafına geçiyor. Özay ve akrabaları Aralık 1943’te, yani olaydan 6 ay kadar sonra Türk Meclisine bir dilekçe gönderip olup bitenleri aktarıyor. Ancak ilgilenen olmuyor. 

1947’ye gelindiğinde köylülerin kurşuna dizilmesi emrini veren Mustafa Muğlalı, emekli oluyor. İki yıl sonra ise, 1949’da Demokrat Partili milletvekilleri Özalp olayını Meclis gündemine getiriyor ve böylece hakkında soruşturma açılan Muğlalı nihayet tutuklanıyor. Tabi burada Demokrat Parililerin ısrarının etkili olduğunu söylemek lazım. Böylece Demokrat Partililer hem tek rakipleri CHP’ye karşı Kürtlerin desteğini almış olacaklardı hem de 1931’de Menemen’de dindarları darağacında sallandıran Muğlalı’dan intikam alacaklardı, ki birazdan bundan da bahsedeceğim. 

Muğlalı hakkında ilk olarak Genelkurmay Askeri Mahkemesinde dava açılıyor, ancak görevsizlik kararı verilip Muğlalı 2 ay kadar sonra serbest bırakılıyor. Askeri Yargıtay bu kararı bozunca dava yeniden görülüyor ve nihayet Mart 1950’de Muğlalı idama mahkum ediliyor, yaşı nedeniyle cezası 20 yıla indiriliyor. Davanın temyiz aşaması devam ederken 6 ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Muğlalı Gülhane Askeri Hastanesine yatırılıyor, gerekçe ise akli dengesinin yerinde olmaması… Böylece hapse girmesi sürekli olarak bu gerekçeyle erteleniyor. Bu nedenle DP Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci Mecliste şöyle demişti: “Muğlalı neden dışarıda? Eğer deliyse tımarhaneye, aciz ise Darülaceze’ye, sağlam ise hapishaneye gönderilmeli.” Ama tabi ki devlet adamını hapishaneye göndermemekte kararlıydı, Muğlalı da ilk değildi, son da olmayacaktı. Muğlalı da bunu iyi biliyordu ki yargılama sırasında şöyle demişti: “Ben emir verdim, memur ve subayların bir suçu yoktur. Emri yerine getirmeselerdi, bizzat ben vururdum!”

Hayatının son aylarını Gülhane Askeri Hastanesinde muhtemelen paşa saygınlığıyla geçiren Muğlalı 11 Aralık 1951’de öldü, devlet mezarlığına defnedildi ve hakkındaki dava da düştü. 

İnönü’nün Demir Yumruğu

Van’a gidip Kürt köylüleri hakkında infaz emri veren Muğlalı’ya o sırada Diyarbakır’da bulunan dönemin Umum Müfettişi (yani dönemin OHAL Valisi) Avni Doğan itiraz ediyor. Ancak Muğlalı ona şöyle diyebiliyor: “Sen bu işe karışma, ben bu emri yüksek yerden aldım, icap ederse seni bile yok ederim!”

Muğlalı’nın bu yüksek yerden aldığı cesaret ölümünden sonra Demokrat Partililerin de gündemi oluyor. Demokrat Partinin Van vekili Kemal Yörükoğlu, Ağustos 1956’da Mecliste doğrudan dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye işaret edip şöyle diyor: 

“Sene 1945, 33 vatandaşın öldürülmesinden iki sene geçmiş, kemikleri henüz çürümemiş, kanlarının kızıllığı Özalp ve Van ufkundan henüz silinmediği bir sırada İsmet İnönü ziyarete geliyor. Vatandaş hak ve hürriyetini arayacağına yemin eden Reisicumhur İnönü; Mustafa Muğlalı’yı, bir katili, bir fatih gibi koluna takarak Van’a geliyor! Bu hareketin büyük bir manâsı var. Bu, icab ederse 33 vatandaşın daha öldürülmesinde mahzur yoktur manâsını tazammun eder. Bu fiili ve hareketi bir Reisicumhur yapıyor. Katili cezaevine göndereceği yerde, fatih gibi, millî bir kahraman gibi koluna takarak Van’ı geziyor. Kanaatim arkadaşlar, bu hâdiseden zamanın Devlet Reisinin haberdar olduğudur”

İnönü ile Muğlalı arasındaki bağlantıya Demokrat Partili Kenan Çığman da dikkat çekiyor. Çığman Muğlalı’nın yargılandığı sırada Muğlalı’nın kendisine söylediklerini aktarıyor: 

“Mustafa Muğlalı dedi ki: ‘Ben nihayet bir ordu kumandanıyım, hudutta vukua gelen bir kaçakçılık hâdisesinde neden dolayı adamları öldürteyim?’ Mustafa Muğlalı, bu hadisede seni göreyim diye emir veren, işi yaptıran zâta iki defa mektup yazdım, müdafaa için tevessül edin diye, cevap vermedi, dedi. Bunun kim olduğunu öğrenmek istedim. Anladığıma göre bana İnönü olduğu manâsını verdi ve öyle anladım ki, doğrudan doğruya Reisicumhur olarak İnönü bunların imhası için kendisi emir vermiştir.”

Bugün artık şu husus net: Kürtlerin sınırda infaz edilmesi sıradan bir adli olay değildi, ucu Ankara’ya uzanan son derece politik bir meseleydi ve Muğlalı’nın dediği gibi Kürtlere ders olması amaçlanmıştı. Nihayetinde Cumhuriyet Kürtlerin inkarı üzerine bina edilmiş ve bunun için defalarca Kürtler katliamlardan geçirilmişti, ki bunu yapanlardan biri bizzat Muğlalı idi. Özalp olayıyla bu “dersin” unutulmaması isteniyordu. Ayrıca aynı dönemlerde sınırın öbür yanında, Doğu Kürdistan’da Kürt muhalefeti epey aktifti ve hatta üç yıl kadar sonra Mahabad Kürdistan Cumhuriyeti de ilan edilmişti. Böylece sınır mevzusunun ve o sınırda Kürt köylülerinin öldürülmesinin güncel bir anlam taşıdığı da söylenebilir. 

Tam da bu politik nedenlerden dolayı, Ahmet Arif’in olaya dair şiir yazdığı 1960’ların başından itibaren bir kez daha olayın konuşulması veya gündeme getirilmesi istenmemişti, yasak getirilmişti. Buna rağmen 1970’lerin sonlarında İsmail Beşikçi ve 1990’ların başında Günay Aslan olayı yeniden gündeme getirmişlerdi ve her ikisi de hapisle cezalandırılmıştı. Bir yandan olayın konuşulmasını yasaklayan Türk devleti, öbür yandan Muğlalı’nın Kürtlere vermek istediği dersi başka türlü hatırlatmaya devam ediyordu. Bu yüzden 2004’te 32 Kürt köylüsünün kurşuna dizildiği yerde, Özalp’ta askeri kışlaya Mustafa Muğlalı adı verildi. Daha sonra tepkiler artınca 2010’da geri adım atılmıştı, ama aynı zihniyet ve benzer uygulamalar devam ediyor. Benzerliği itibarıyla Roboski katliamı güncel örneklerden biridir. 

Peki, neden Türk devleti katil olan bir askeri bu kadar canhıraş sahipleniyor, sadece Özalp’ta Kürtlere vermek istediği dersten dolayı mı? Elbette, sadece bu değil, çok daha fazlası var. 

Muğlalı ve Koçuşağı Katliamı

Mustafa Muğlalı, Mustafa Kemal ve daha pek çokları gibi İttihat Terakki Cemiyeti zamanında orduya girmişti. Ermeni Soykırımını yapan, yüzbinlerce Kürdün ölümüyle sonuçlanan Kürt Tehcirini hayata geçiren, Osmanlı İmparatorluğunun tarihten silinmesine yol açan ve tek gayeleri Türkçülük – Turancılık olan İttihatçıların Cumhuriyet Türkiye’sine geçen kadrolarından biri de Muğlalı idi. 1922-29 yılları arasında Albay rütbesiyle Mustafa Kemal’in yeni devletinin ordusunda görevli iken, iki önemli tarihsel vakayla karşımıza çıkıyor: Birincisi, Şeyh Said İsyanı sonrasında Kürdistan’da başlatılan tenkil ve tedip harekatları idi; ikincisi ise Menemen olayları… 

Şeyh Said İsyanı bastırıldıktan sonra Eylül 1925’te yürürlüğe konan ve Türkiye’nin gizli Kürt anayasası olarak da kabul edilen Şark Islahat Planı kapsamında Kürdistan’ın pek çok bölgesinde tedip ve tenkil (yani topluca nakletme, topluca tepeleme, cezalandırma, edepli hale getirme) harekatları başlatıldı. Amaç, Kürtleri bir kez daha devlete baş kaldıramayacak hale getirmek ve zor yoluyla Türklüğe razı etmekti. 1925-1930 yılları arasında pek çok bölgede askeri harekatlar yapıldı ve çoğu kez de bunlara gerekçe olarak bu bölgelerde isyanların çıktığı gösterildi. Mesela Dersim bölgesinde Koçuşağı İsyanı, Batman’da Sason – Raman İsyanları, Bitlis’te Mutki İsyanı vesaire… Gerçekte ise ortada isyan falan yoktu; Türk devleti Şeyh Said İsyanı sonrasında isyanla bağlantılı olduğunu düşündüğü kişileri, aileleri, aşiretleri cezalandırmak istiyordu ya da isyan çıkarma potansiyeli olduğunu düşündüklerini bir şekilde etkisiz kılmak niyetindeydi. Bu iş için görevlendirilen kişilerden biri de Mustafa Muğlalı idi. 

Mesela Şeyh Said İsyanına katıldıkları iddiasıyla Dersim bölgesindeki Koçuşağı Aşiretinden 500 civarında kişi Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanmıştı, ki bu haliyle isyanla bağlantılı en kalabalık dava da buydu. Davanın sonunda 150 Kızılbaş Kürt idama mahkum edilmiş, 8’i idam edilmiş, diğerlerine de çeşitli ağır cezalar verilmişti. Ama bu da yetmemişti, Eylül 1926’da Türk devleti Koçuşağı Aşiretine yönelik üç ay kadar süren bir operasyon başlatmıştı. Operasyonun başındaki kişi ise dönemin Elazığ ve Havalisi komutanı Albay Mustafa Muğlalı idi. Bu operasyon kapsamında çok sayıda köy yakılmış, yüzlerce kişi öldürülmüş, binlerce hayvana el konulmuştu. Türk Genelkurmayının 1972’de gizli ibareyle yayımladığı “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” adlı kitapta yer aldığı şekliyle, Muğlalı, “her meşe dibinde, her kaya kovuğunda, her mağara içinde” Kürt aramış ve bulduklarını acımadan öldürmüştü. Böylece Türk devletinin aslında 1937-38 Dersim Katliamının ön provasını Muğlalı komutasında Koçuşağı Aşireti üzerinden gerçekleştirdiğini de söyleyebiliriz. 

Muğlalı ve Lice’nin 33 Kurşunu

Koçuşağı Aşiretinden sonra bu kez Muğlalı daha geniş bir bölgede Kürtleri “terbiye etmek” için görevlendirildi. Bahsettiğim Türk Genelkurmayına ait kitaba göre, Bicar Tenkil Harekatı kapsamında, Muğlalı’nın yeni görev alanı Muş’un güney kısımları, Bingöl, Genç, Kulp, Lice, Silvan, Piran, Hani, Gökdere, Cirbir, Palu ve Osmaniye’ye kadar uzanan bölgeyi kapsıyordu. 

Bu noktada bugüne dek üzerinde fazla konuşulmamış, hatta bence büyük oranda görmezden gelinen bir Kürt kaynağına değinmek isterim. 1927’de kurulan ve Ağrı İsyanını örgütleyen Xoybûn Cemiyeti adına yazılan “Kürt Sorunu – Kökeni ve Nedenleri” adlı rapor-kitaptan bahsediyorum. 1930 tarihli raporda, 1925-1928 yılları arasında yaşananların bilançosu kapsamlı şekilde veriliyor. Bu arada kitabın yazarı Dr. Bletch Chirguh ismini kullanmış; ama genel kanı, bu mahlası kullanan kişinin Süreyya Bedirxan olduğu yönündedir. 

Xoybûn Cemiyetine ait 1930 tarihli bu raporda, 1925-1928 aralığında Kürtlerin yaşadıklarına dair istatistikler paylaşılıyor. Hem genel olarak bu üç yılda olup bitenlerin bilançosu sunuluyor hem de daha somut olarak mesela nerede kaç kişinin öldürüldüğüne veya kaç köyün yakıldığına dair veriler aktarılıyor. Örneğin Lice, Genç – Darahinê, Erdoşin, Çapakçur, Nusaybin, Habab, Eylan, Midyat, Badjêrin, Kerboran, Hasankeyf, Diyarbaker, İfnot bölgelerinde kaç köyün ve bu köylerde kaç hanenin yakıldığı, bu sırada kaç kişinin öldürüldüğü ve geriye kaç kişinin kaldığı net rakamlarla aktarılıyor. Yakıldığı kaydedilen köylerdeki dramatik bazı olaylara da yer verilen raporda, 1925-1928 aralığındaki bilanço şöyle özetleniyor:

“Yarım milyondan fazla Kürt 1925-1926, 1926-27, 1927-28 kışları boyunca Cumhuriyetin Batı vilayetlerine sürgün edildi. Türk hükümeti, zorlu kış şartlarının oluştuğundan emin olmak için Kürt sürgün topluluklarını kar yağışlarının başlamasından sonra harekete geçiriyordu. Yaz boyunca bu sürgün toplulukları Kürt vilayetlerinin merkez noktalarında kıtlığa, hastalıklara ve bütün kötü hava koşullarına maruz bırakılmış olarak kederli tarihlerini bekliyorlardı. Bu yıllarda, 8.758 köy yerle bir edildi ve 15.206 kadın, genç kız, çocuk ve eli silah tutmayan yaşlı bu köylerin yıkıntılarında katledildi. Maruz kaldıkları kıtlık, hastalıklar, kötü muamele ve zorlu doğa şartları sonucunda hayatını kaybeden sürgünlerin sayısı, celatlarının süngüleri altında ölenlerle birlikte 200 bini aşıyordu. Tek bir Kürtçe kelime kullanmak, hal ve şartlara göre, kısa yoldan idama hüküm giydirebilen bir suçtu.” (Chirguh 2009:69-70)

Türkiye’nin Kürtlere yönelik acımasız uygulamalarına dair Xoybûn’un bu verileri ziyadesiyle doğru kabul edilebilir, ki bunu karşılaştırmalı olarak aktaracağım Genelkurmay verilerinden görebiliyoruz. Örneğin Xoybûn’un raporunda bahsedilen bölgeler, Genelkurmay Başkanlığına ait “Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar” adlı kitapta bahsedildiği gibi, Muğlalı’nın görev alanıydı. Ve bahsettiğim gibi, daha çok Muş ve Bingöl’ün güneyi ile Diyarbakır’ın kuzey bölgelerini kapsayan Bicar Tenkil Harekatı sırasında olup bitenlere bakıldığında bile Genelkurmayın aktardığı sonuçların Xoybûn’un verilerini doğruladığını görebiliyoruz. Birkaç örnek üzerinden olup bitenleri aktaracak olursam… 

Bicar Tenkil Harekatının birinci safhası Faso Dağı, Lis Dağı, Hasur, Zengesor, Murtazan, Botyan bölgelerini kapsıyordu. Bu bölgelerde yürütülen harekat oldukça kanlı bitirilmişti. Buradaki vahşet, Muğlalı’nın Özalp’taki 33 Kurşun Olayı’na hakikaten taş çıkartır türdendi. Örneğin bu safhayla ilgili Genelkurmayın verdiği şu bilgiler vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor:

“Bazı köylerin müfrezeler gelmeden boşaltıldığı görülmüş, bunun üzerine köye muhit olan arazi kısımlarının da dikkatle araştırılmasına zorunluk hasıl olmuş, tarlalar, odun, ot, saman yığınları, ormandaki inler, mağaralar, komlar tamamen araştırılarak perakende bir surette buralara sığınan, çoğu erkek, kısmen de kadın ve çocuklardan ibaret kümeler toplattırılmıştı. Yakalanan bu şahıslar arasında kadınlar tecrit edilerek, silahı ile tutulan ve eşkıya ile ilişkisi olduğu anlaşılanlar hemen kurşuna dizilmişti. (…) (Botyan, Murtazan, Zengezor bölgesinde miktarı 22’ye yükselen köy) eşkıya ile tamamıyla birlik olduğu anlaşıldıktan sonra yakıldı… Kül haline gelen saman yığınları arasında mukadder akıbetine uğrayan birçok eşkıya avenesinin cesetleri teşhis edildiği gibi, takip müfrezeleri buraya yaklaştığı sırada elinden silahını atarak kendine masum hal ve tavrı veren birçok kimseler dahi yakalanarak hemen imha edildiler. Tanınmış elebaşlarından Hartalı Sabri de müfrezeler tarafından yakalanarak öldürülmüş, Süpülük Dağı’nın taranması sırasında Ömer Faro çetesine mensup 49, Emin Miko çetesine mensup 6 silahlı ve 39 silahsız, Kançavare ormanlarında da yine Emin Miko’ya mensup 4 silahlı, 12 silahsız şaki tutularak öldürüldüler. Asilerin terk ettiği hayvan sürüleri müsadere edilerek bir kısmı erlerin et istihkakına karşılık birliklere verilmiş, çoğu Elazığ ve Diyarbakır’a gönderilerek mülki idareye teslim edilmişti.” (Hallı 1972:240)

İşte Muğlalı ve mensubu olduğu ordu böyleydi. Silahlı silahsız fark etmeksizin insanlar öldürülüyordu, köyler yakılıp yıkılıyordu ve saman yığınları içinde insanlar ateşe veriliyordu. Ayrıca burada sözü edilen saman yığınları veya başka yerlere kaçarak saklananların “eşkıya” olma ihtimali yoktur. Zira söz konusu dönemdeki vahşetten korkup kaçan ve ölümden kurtulmak için çeşitli yerlere saklananların olduğunu biliyoruz. Bunların tamamı da masum Kürt köylüsüdür. Nitekim silahsız ele geçirilip öldürüldüğü belirtilenlerin (ki bunların sayısının silahlı olduğu belirtilenlerden çok daha fazla olduğu görülüyor) tamamı bu masum insanlardır.

Söz konusu harekat kapsamında yakılan köylerden biri de o dönem Lice yöresinde bulunan ve bugün Hani’ye bağlı olan Şelê Köyü (Aşağı Turalı) idi. Genelkurmayın belgesinde yer alan vahşeti akılda tutarak, şimdi de Xoybûn’un raporunda Şelê köyüne dair verilere bakalım. Xoybûn raporuna göre Şelê’de kaydedilen yakılmış ev sayısı 120 idi, katledilenlerin sayısı 585, hayatta kalanların sayısı ise 15 idi. Köyde gerçekleştirilen vahşetin ne denli yürek paralayıcı olduğunu gösteren bir örnek ise raporda şöyle yer alıyor: 

“Bu köyde hayatta kalabilenlerden biri olan Kazo, köy halkından 5 kişinin köyün ortasından çıkan petrolden içirildikten sonra köy yolunda yürek parçalayan çığlıklar arasında canlı canlı ateşe verilerek öldürüldüklerine tanıklık etti.” (Chirguh 2009:104) 

(Bu arada Şelê köyünün hikayesi bile tek başına geçmişten günümüze nasıl bir trajedinin yaşandığını göstermesi bakımından ibret vericidir. Muğlalı’nın yaktığı ve geriye sadece 15 kişiyi bıraktığı köy, 1990-1994 yılları arasında yine Türk devleti tarafından boşaltıldı ve köyde 20’ye yakın ev ateşe verildi. Köyde yaşayanların çoğu, Adana, Mersin ve Manisa bölgesine göç etmek zorunda kaldı.)

Ayrıca Türk Genelkurmayı vahşeti aktarırken, “kadınların tecrit edildiği”ni ileri sürüyor; ancak yine Xoybûn’un raporunda yer verildiği üzere, Bicar harekatı kapsamında yakılan Lice’nin Şexlat ile Dayla köylerinde uygulanan şu vahşet, gerçeğin ne olduğunu gözler önüne seriyor: 

“(Şexlat Köyü) İdam mangasının Kumandanı Ankaralı Türk Çavuş Hasan Köşe tarafından üç tane gebe kadının karınları yarıldı ve iki bebek beşiklerinde boğazları sıkılarak öldürüldü. (Dayla Köyü) Suvari sınıfının kaptanı Hıfzı Bey, köyün en güzel 12 genç kızını seçtikten sonra ikisine askerlerinin önünde tecavüz etti ve bu zavallıların ırzlarına geçmesi için askerlerine teslim etti. Bu vahşi acının ardından hepsi öldürüldü.” (Chirguh 2009:103)

Burada anlatılanların abartı olduğunu ileri sürenler muhtemelen olacaktır; ancak onlara mesela Zilan Deresinde ve Dersim’de benzer sayısız örneğin yaşandığını hatırlatmak yeterli olacaktır. (Bu arada Xoybûn’un raporunda Şexlat köyünde kaydedilen yakılmış ev sayısı 80, katledilenlerin sayısı 398, hayatta kalanların sayısı ise 25 olarak aktarılıyor. Dayla köyünde ise kaydedilen yakılmış ev sayısı 30, katledilenlerin sayısı 147, hayatta kalanların sayısı ise 13.) 

Bicar Tenkil Harekatının 10 gün süren ve daha çok Harta bölgesini kapsayan ikinci safhasında da köyler yakılmaya, insanlar öldürülmeye devam edildi. Türk Genelkurmayının verilerine göre bu aşamada 60 köy yakıldı, 450’ye yakın kişi katledildi. Katliam sırasında en geniş tarama ise daha çok Hüveydan bölgesini kapsayan üçüncü safhada gerçekleştirildi. Genelkurmaya göre 3 safhada toplam 280 köy yakıldı, 2 binden fazla kişi katledildi. Bu rakamlar sadece Diyarbakır’ın kuzey ve Bingöl ile Muş’un güney kesimlerini kapsayan ve yaklaşık üç ay devam eden Bicar Tenkil Harekatına dairdi. Sınırlı bir bölgeye ilişkin bu rakamlar bile Xoybûn’un raporundaki verileri fazlasıyla doğruluyor, ki Xoybûn’un raporu çok daha geniş bir bölge hakkında veri aktarıyor. 

Bu arada Bicar Tenkil Harekatının üçüncü safhasıyla ilgili bilgi veren Türk Genelkurmayı, aynı zamanda Mustafa Muğlalı’nın Özalp’taki 33 Kurşun Olayı’nın bir benzerini daha 1927’de Lice’de yaptığını da ortaya koyuyor. Genelkurmayın aktardığına göre, harekat kapsamında Hüveydan Bölgesinde Timuri ormanlarında yakalanan 38 kişi öldürüldü, 31 kişi ise “mahkeme edilmek üzere” Lice’ye gönderildi. Ancak bu kişilerin mahkeme edilmesine gerek duyulmadı ve hepsi yolda kurşuna dizildi (Hallı 1972:245). Böylece Özalp’taki köylüler için “Mahkeme de ne oluyormuş, hepsini öldürtün” diyen Muğlalı’nın alışkanlığının kaynağı bu tür vakalardı. Ayrıca Muğlalı’nın köyleri yakması için de gerekçelere ihtiyacı yoktu. Çünkü gördüğü her köyü yakmış. İlla gerekçe aradığında ise, mesela bir köyde “erkeklerin bulunmaması”, “eşkıya ile ilişkileri” vesaire yeterli bulunabiliyordu (Hallı 1972:246) 

Sonuç olarak; Muğlalı kendi başına hareket eden veya Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürtlere karşı suç işleyen münferit kişilerden biri değildi. Tıpkı Koçgiri Katliamında Sakallı Nureddin Paşa, Dersim Katliamında Abdullah Alpdoğan, Zilan Katliamında Derviş Paşa, 12 Eylül Diyarbakır Zindanında Esat Oktay Yıldıran veya 1990’larda Doğan Güreş nasıl münferit örnekler değillerse… Muğlalı da, bütün bu isimler ve daha fazlası gibi, Kürtlerin varlığını inkar eden Türk devletinin bir görevlisiydi ve bütün bu vahşet de, Türk Genelkurmayının Bicar Tenkil Harekatının sonucu hakkında yaptığı değerlendirmede ifade edildiği gibi, “bir ders” vermek içindi. Muğlalı da Özalp’taki olay için “ders” demişti ve Türk devleti hala aynı derste ısrar ediyor. 

Ve Muğlalı’ya dair son bir not: Kürdistan’da icra ettiği “başarılı” görevlerden sonra Muğlalı, bu kez Türkiye’nin batısında iş başı yapmıştı. Resmi söyleme göre, Aralık 1930’da Menemen’de bir irtica hareketi söz konusu olmuş, başkaldıran dinci gericiler Asteğmen Kubilay Dersiv’i ve iki bekçiyi öldürmüştü. Bunun üzerine Manisa, Balıkesir ve Menemen’de sıkıyönetim ilan edilmiş ve olayla ilgili pek çok dindar kişi tutuklanarak Sıkıyönetim Harp Divanında yargılanmıştı. Bu mahkemenin başına ise Mustafa Kemal’in emriyle Mustafa Muğlalı atanmıştı. Bu dava kapsamında 2 bin 200 kişi tutuklanmış, bunlardan 606 kişi yargılanmıştı. Sonuç olarak; 41 kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış, 37 kişi ise idama mahkum edilmişti. İdamlıklardan 5’inin cezaları hapis cezalarına çevrilirken, diğerleri Şubat 1931’te infaz edilmişti. Menemen’in çeşitli meydanlarında idam edilenler saatlerce asıldıkları yerde bırakılarak halka “ders verilmek” istenmişti. Ve bu olayın aslı da resmi söylemde iddia edildiği gibi değildi, ama başka yazıya kalsın… 

Kaynakça

Aslan, Günay (2000). Yas Tutan Tarih – 33 Kurşun. İstanbul: Pencere Yayınları

Beşikçi, İsmail (2013). Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı – “33 Kurşun”. İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları

Chirguh, Dr. Bletch (2009). Kürt Sorunu – Kökeni ve Nedenleri. İstanbul: Avesta Yayınları

Ertem, Barış (2012). Türkiye’de “Kürtçülük” 1950-1984. İstanbul: Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türk Tarihi Anabilim Dalı Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı, Doktora Tezi

Hallı, Reşat (1972). Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938). Ankara: Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları

İlginizi Çekebilir

Trump: Hindistan’a yüzde 25 tarife uygulanacak
Hıdır Eren Çelik: Kişiye göre biçilmiş bir Anayasa ?  

Öne Çıkanlar