26 yıldır İmralı’da tecrit koşullarında tutulan Abdullah Öcalan, Ekim 2024’ten beri devam eden yeni süreç kapsamında üçüncü önemli açıklamasını yaptı. Öcalan’ın 9 Temmuz’da yayınlanan ve fakat 19 Haziran’da kayıt altına alındığı anlaşılan mesajı her şeyden önce videolu olması nedeniyle dikkat çekici ve önemliydi. Süreç kapsamında bu mesaj, şimdiye kadar yayınlanan üçüncü mesajıydı; ama bu kez görüntülü bir açıklama vardı. Böylece 26 yıllık İmralı esareti süresince ilk kez Öcalan’ın görüntülü bir mesajı dışarı çıkabildi. Daha önce fotoğrafları ve açıklamaları vardı elbette. Tam da bu nedenle Öcalan’ın son açıklaması, başlı başına önemli bir özelliğe sahip oluyor. Bunun haricinde mesajın başka önemli nitelikleri var.
Her şeyden önce Öcalan bu üçüncü mesajında da sürece olan bağlılığını, sürecin başarıya ulaşması konusundaki kararlılığını ve kendine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu.
Öcalan, özetle 27 Şubat’taki ilk mesajında PKK’ye kongresini toplamasını ve fesih kararı almasını istemişti; 12 Mayıs’taki PKK kongresine gönderdiği perspektifinde de fesih kararının neden alınması gerektiğini ve bundan sonra nasıl bir mücadele stratejisini esas alacağını izah etmişti. Son mesajında ise, Öcalan, fesih kararının doğruluğunu teyit etmekle birlikte yeni dönemde öngördüğü mücadele stratejisinin önemini vurguladı, PKK hareketinin ve esas aldığı ulusal kurtuluş savaş stratejisinin sona erdiğini bir kez daha ifade etti ve bu çerçevede silahların bırakılması gerektiğini açıkladı. Öcalan’ın ilk mesajıyla PKK kongresi toplanmış ve fesih kararı alınmıştı; son mesajıyla ise PKK’nin silah bırakması amaçlanıyor. Nitekim bu görüntülü çağrı bizzat buna yönelikti ve bir aksilik olmazsa 11 Temmuz tarihi itibarıyla bir grup PKK’linin silah bırakması bekleniyor. Sonrası ise, Öcalan’ın mesajında ifade ettiği üzere Türk devletinin silahsızlanmaya dair atacağı adımlara göre planlanıyor.
Son mesajıyla birlikte Öcalan’ın bir hususa kesin olarak nokta koyduğu söylenebilir. O da şu: Türkiye’de artık kesin olarak silahlı mücadele dönemi bitmiştir, PKK hareketi ve bugüne dek esas aldığı mücadele stratejisi sona ermiştir ve bu gelişmeler Öcalan açısından basit bir al-ver meselesinden öte stratejik düzeyde anlamlar ifade ediyor. Tabi bu kesinliğin sağlanması Türkiye’nin nasıl bir tutum alacağına da bağlı, mesela süreci bozan bir gelişme olursa elbette iş başa sarabilir.
Öcalan, muhtemelen İsrail – İran arasında yaşanan savaş ve gerilim ekseninde ortaya çıkan ve Ortadoğu’nun tamamını etkilediği açık olan bölgesel gelişmelerin yol açtığı konjonktürde, bir bakıma Türk devlet yetkililerinin bu dış gelişmeler nedeniyle zorunlu olarak başlattığı süreci tarihsel bir fırsata çevirmek istiyor. Bu konjonktür bir kez daha Öcalan’a Türk devletiyle masaya oturma olanağı verdi; tabi burada Öcalan’ın liderliğini kabul eden Rojava’daki mücadelenin ve Türkiye’deki Kürt hareketinin mücadele azmi de bu sürecin ortaya çıkmasında önemli faktörlerdir. Bu gerçeği de gözardı etmeden bölgesel konjonktürün yol verdiği yeni bir süreçten söz etmek daha doğru olacaktır.
Öcalan, geniş ölçekte ele alınırsa, 1988’den beri Türk devletiyle bir şekilde anlaşma yolunu arıyor; bu uzun sürede bazı denemeler de oldu, ama sonuçsuz kaldı, en önemlisi de 2013-2015 aralığındaki Çözüm Süreci idi. Ama tüm bu denemeler bir şekilde akamete uğradı. Ancak Öcalan bu kez kararlı görünüyor ve kesinlikle bir sonuca varmak istiyor. Burada iki başlık var:
Birincisi, PKK ve esas aldığı mücadele yöntemi. Öcalan’a göre, PKK ve ulusal kurtuluş savaş stratejisi miadını doldurdu, hatta savaş stratejisi 1990’lı yıllardan beri tekrarı yaşıyor. Çeşitli görüşme, ateşkes ve çözüm süreçlerinde bu meseleye bir nokta koymak istenmişti, belirttiğim gibi sonuç alınamamıştı. Öcalan bu kez bunu kesin olarak sonuçlandırmak istiyor. Öcalan’a göre, PKK’nin silahlı mücadelesine neden olan Türkiye’deki Kürt inkarı artık yok, Kürtlerin varlığı tanınıyor, dolayısıyla silahlı mücadele de artık gereksizleşmiş durumda, haliyle buna göre kurgulanmış bir hareket olan PKK’nin de feshedilmesi ve silahların bırakılması gerekiyor.
İkinci başlık ise Kürt meselesiyle ilgilidir. Öcalan burada da eskiyi terk ediyor, mesela PKK’nin kuruluşunda esas alınan bağımsız devlet hedefi veya daha sonraları yer yer dillendirilen federasyon gibi devlet türevi çözüm yöntemlerini bir kenara koyuyor. Öcalan bunu 27 Şubat’taki mesajında açık biçimde dillendirmişti. Öcalan’ın önerdiği yeni model ise, Demokratik Toplum veya savunmalarında belirttiği gibi Demokratik Çözüm adını taşıyan, mevcut ulus devletlerin sınırlarını değiştirmeyi ve devlet türü oluşumları amaçlamayan, bunların yerine toplumun alttan üste örgütlenmesini esas alan ve bunun üzerine bina edilen bir model. Bu modeli Kürt meselesinin çözümü için sunan Öcalan, böylece feshettiği örgütü için yeni mücadele alanı oluşturuyor. Yani PKK feshedildi, eski stratejisi terk edildi, ama örgütü oluşturan insanlar da ortadan kaybolmayacaklar, bunlar silahlı mücadeleyi terk ederken sivil – siyasi bir mücadeleye katılmak için hazırlanıyorlar, Öcalan’ın yeni çözüm modelini hayata geçirmek istiyorlar.
Aslında Öcalan’ın önerdiği model yeni değil, daha doğrusu Öcalan İmralı sonrasında bu modeli hep önerdi. Hatta bu modelin somut ifadesi Koma Civakên Kurdistan (KCK) oluşumudur. Ama bir yandan savaş sürerken ve KCK de savaşla ilgili olan örgütleri, oluşumları bünyesinde barındırırken, öbür yandan Öcalan’ın öngördüğü çözüm sivil siyasi alanda da denenmek istendi. Ama sonuç murad edildiği gibi olmadı. Zira Türk devleti Öcalan’ın modelinin ya da KCK sisteminin sivil siyasi alanda hayata geçirilmesini paralel devlet yapılanması olarak algıladı ve doğrudan PKK ile ilişkilendirerek göz açtırmadı, malum KCK operasyonları vesaire bununla da ilgiliydi. Öbür yandan örgütün ne derece bu modeli hayata geçirebildiği de tartışmalı bir husustur. Mesela Öcalan’ın öngördüğü modelde alttan üste bir örgütlenme ağı ve haliyle alttan üste kararların alındığı demokratik bir mekanizma ve siyasi oluşum söz konusu. Ama hayata geçirilen, büyük oranda bunun zıdı oldu; epey sovyetik ve üstten inmeci bir pratik ortaya çıktı. Bu da normaldi aslında; zira savaş ortamı söz konusuydu ve silahlı bir örgüt bünyesinde böyle bir modeli hayata geçirmek zordu. Haliyle daha ziyade PKK’nin ulusal kurtuluş mücadele stratejisi çerçevesinde kurguladığı parti-cephe durumu yeniden ortaya çıkmış oluyordu; yani bir yandan savaşan bir parti ve ordu söz konusu ve öbür yandan onu her haliyle besleyen bir cephe faaliyeti.
İşte Öcalan yeni döneminde bu kez silahların olmadığı şartlarda bu modelini hayata geçirmek istiyor. Bu noktada Öcalan’ın büyük risk aldığını söylemek lazım. Zira ortaya çıktığında “dünyanın en büyük devletsiz milletine” bir devlet vaat etmişti ve mücadelesini de bunun üzerine kurgulamıştı, nitekim sonuç da aldı, büyük bir toplumsal desteğe sahip. Ama bugün kendisini destekleyen Kürt toplumunun büyük bir kesimini devletsiz bir çözüm modeline ve daha da önemlisi devlet türü çözümlerin kötülüğüne ikna etmesi lazım. Ama Öcalan kendine güveniyor; zira 50 yıllık mücadele geçmişi, binlerce takipçisi ve pek çok alanda organize olmuş bir örgütü var.
Bu noktada Öcalan’ın Türk devletiyle görüşmelerinde ne tür pazarlıklar yaptığı hususuna gelmek gerekiyor. Açıkçası Ekim 2024’ten beri devam eden bu yeni süreç, oldukça kapalı bir süreç; ne olup bittiğini, nelerin konuşulduğunu anlamak zor. Ama süreç içinde net olarak ortaya çıkan bazı başlıklar var. Bunlardan en önemlisi PKK’nin feshedilmesiyle ilgiliydi, diğeri silahsızlanmaya dair. Buradan bakıldığında süreç boyunca atılan üç önemli adımın da Öcalan ve PKK’den geldiğini görebiliyoruz: Öcalan’ın fesih çağrısı, PKK’nin fesih kongresi ve silahsızlanma kararı…
Peki, bunların karşılığında Türk devletinin attığı herhangi bir adımdan söz etmek mümkün mü? Açıkçası hayır, en azından şimdiye kadar gözle görünen herhangi bir somut adım yok. Daha ziyade PKK’nin silahsızlanması sonrasında beklenen bazı adımlar var ve bunlar daha çok silah bırakanların durumlarına dair olacak gibi, ki bu konuda da somut bir durum yok henüz.
Öbür yandan mesela hapisteki binlerce siyasi tutsağın durumu ne olacak, Kürt dili ve kimliğiyle ilgili neler yapılacak, Kürtlerin Türkiye’deki konumu veya statüsü nasıl olacak vesaire hususlarda ise pek bir gündem yok gibi. Türk devlet yetkililerine bakılırsa, zaten bu süreç bir pazarlık veya al-ver süreci değil ve olmayacak. Ama Öcalan ve Kürt hareketine bakılırsa, elbette bütün bu hususlar üzerine detaylı müzakereler yapıldı, yapılıyor. Son mesajından anlaşıldığı kadarıyla Öcalan, sürecin selameti açısından kısırdöngüye düşmemek için klasik al-ver meselesini çok fazla öne çıkarmak istemiyor. Ama bu hiçbir pazarlığın yapılmadığı anlamına da gelmiyor. Birincisi PKK’liler silah bıraktığında ne olacaklar? Herhalde dağda ölümü beklemeyecekler, bir şeylerin yapılması gerekiyor ve burada iş Türk devletine kalıyor. Türk devletinin bu insanlara siyaset alanını açacak bir adım atıp atmayacağı ise, bundan sonraki gidişatı büyük oranda belirleyecek. Öcalan silahlı mücadeleyi sonlandırmakta kararlı ve karşılığında Türk devletinin de siyaset imkanı tanımasını istiyor.
İkinci olarak, Öcalan’ın Kürtlerin hak ve hukuku hakkında da pazarlık yaptığını söylemek lazım. Burada sürecin mesela “PKK’nin attığı her adıma karşılık Türkiye’nin de Kürtlerin hakları için bir adım atması gerektiği” şeklinde yürümediği görülüyor. Daha ziyade Öcalan silahların sustuğu bir ortamda demokratik mücadele imkanlarının ortaya çıkabileceğini ve böylece Kürtlerin de haklarını elde edebileceklerini hesaplıyor. En basitinden mesela demokratikleşmeyi terör vesaire gerekçelerle sürekli öteleyen Türk devletinin elinden bu kozunu alıyor. Peki, hakikaten Türk devleti siyaset imkanı verecek mi, demokratikleşmeye meyilli mi? Bunların yanıtları elbette kuşkulu, hatta bana göre olumsuz. Aksine bugünün Türkiye’si tastamam otoriter bir yapıda ve demokrasi zaten yoktu, olacak gibi de görünmüyor. Ama Öcalan siyasi gücüne güveniyor ve bu noktada iktidarla pazarlıkta sonuç elde edebileceğine inanıyor.
Tam bu noktada Öcalan’ın peşi sıra attığı adımların bir başka önemine dikkat çekilebilir. Öcalan PKK’yi feshederek ve silahlı mücadeleyi sonlandırarak Türk devletini bahanesiz bırakmak istiyor. Kürtlerin hakları konusunda adım atmayan Türkiye mesela her defasında en başta “terör” gerekçesini ileri sürebiliyordu ya da demokratikleşme meselesi Kürt meselesinden kaynaklanan şiddet ortamı dolayısıyla sürekli ötelenegeldi. Sadece Türkiye’de de değil, mesela Suriye ve Rojava’da Türkiye’nin izlediği siyaset de aynı bahaneye dayanıyordu; Türkiye’ye göre orada PKK var ve bu yüzden askeri işgal harekatları meşruydu, orada Kürtlerin mücadelesinin ortadan kaldırılması gerekiyordu vesaire. Öcalan şimdiye kadar attığı adımlarla bu bahaneleri ellerinden alıyor, en azından bunu yapmak istiyor. Ama elbette çözüm istemeyenler için bahane çok. İşte bu noktada Türkiye’deki sürecin geleceği açısından son derece önemli olan bir başka mevzuya yol çıkıyor; bu, Rojava ve Suriye.
Rojava’da Kürtler 2011’den beri fiili bir statüye sahip; kendi askeri güçleri ve yönetim mekanizmaları var. Ama buna en fazla karşı çıkan, Rojava’nın haritadan silinmesi için en fazla uğraşan güç ise Türkiye. Türkiye’ye göre, orada PKK var ve ortadan kaldırılması lazım. Ama elbette gerçekte Türkiye, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Kürtlere karşı, mümkün mertebe dünyanın hiçbir yerinde bir hak veya statü elde etmemeleri için çabalıyor.
Suriye ve Rojava’da Aralık 2024’te Esad rejimi düştü ve yerine El-Kaide / IŞİD kalıntısı HTŞ iktidarı ele geçirdi. Bu sırada Türkiye ise, kontrolündeki paramiliter güçlerle Rojava’ya yöneldi ve burayı haritan silmek için her şeyi yaptı. Sonuç, uzun süren çatışmalı bir dönem ve Türkiye’nin istediğini elde edememesi oldu. Ama film bitmiş değil. Eski El-Kaide militanı HTŞ lideri Colani kendini Cumhurbaşkanı ilan ettikten sonra mümkün mertebe Türkiye ile ortak hareket etmeye çalışıyor. En önemli ortaklıkları ise kuşkusuz Kürtlerle ilgili. Bu konularda pek çok podcastte bahsettiğim için tekrarlamayacağım, özetle şunu söyleyeyim: Suriye’de Kürtlerle ilgili olası gelişmeler tamamen Ankara’ya bağlı olacak. Ama ortada sadece Kürtler ile Colani ve Ankara yok; işin içinde İsrail, ABD, Batılı devletler ve Arap ülkeleri de var. Bu noktada Suriye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği önem kazanıyor ve haliyle bu Kürtlerin durumuna etki ediyor. ABD’nin sahadaki müttefiği olan Kürtler, ABD ve Fransa’nın arabulucu olmasıyla HTŞ yönetimiyle bir mutabakata varmış durumda.
Suriye Demokratik Güçleri Komutanı Mazlum Abdi ile HTŞ lideri Colani arasında 10 Mart’ta bir mutabakat metni imzalandı ve buna göre, Kürtlerin Suriye’deki konumlarının ne olacağına dair müzakereler yürütülecek ve yıl sonuna kadar bir sonuca varılacak. Ancak aradan aylar geçmesine rağmen somut bir gelişme yok, özellikle de önemli başlıklarda… Mesela Kürtlerin fiili statüsü ne olacak, sayıları yüz binden fazla olan SDG güçleri Suriye’nin geleceğinde nasıl yer alacak vesaire… Zaten bu iki konuda bir mutabakata varılırsa diğer başlıklarda çözüm de sağlanır. Burada Kürt tarafı, ademi merkeziyetçi bir Suriye’de federasyon veya özerklik gibi bir statüye sahip olmakta ısrar ediyor; haliyle silahlı güçlerin konumu da, yönetim mekanizmaları da, yer altı ve yer üstü kaynakların paylaşımı mevzusu da buna göre bir çözüme kavuşturulabilir. Ama Colani ve Ankara’ya göre, federasyon vesaire olmayacak, SDG de PKK gibi silahlarını bırakacak, isteyenler bireysel olarak Suriye’nin yeni cihadist ordusuna dahil olabilecek, Kürtler ise kısmi kültürel haklarla yetinmeli.
Bu oldukça keskin görüş ayrılıkları dolayısıyla 10 Mart mutabakatı sonrasında istenen ilerleme kaydedilemiyor. Ama Suriye ile Rojava arasındaki sürecin tarafları da sadece Kürtler ile cihadist Colani ve Ankara değil. Bu konu İmralı’da Öcalan ile yürütülen görüşmelerin muhtemelen en önemli başlığı ve aynı zamanda işin içinde ABD, İsrail. Batılı devletler ve Arap ülkeleri de var. Nitekim Öcalan’ın görüntülü mesajının yayınlandığı gün, 9 Temmuz’da ABD temsilcisi Barrack, Fransa temsilcisi, Mazlum Abdi ve Colani Şam’da bir araya geldi; ayrıca heyetler arasında da görüşmeler yapıldı. Bu kritik görüşme, 10 Mart mutabakatında ilerlemenin kaydedilmesi içindi, ancak sonuç çok da öyle görünmüyor. Zira görüş ayrılıkları keskin ve gelecek hesapları epey farklı. Bu konu İmralı görüşmelerinde de benzer nitelikte görünüyor. Mesela Öcalan, sızdırılan 21 Nisan’daki görüşme notlarından da anlaşıldığı gibi, kesinlikle SDG’nin silahsızlanmasına karşı, aksine SDG’nin genişlemesini ve konumunu korumasını istiyor. Aynı şekilde Rojava’da federasyon benzeri bir yapının kabul edilmesini de… Öcalan bu hususu Türkiye ile müzakere ediyor, zira Türkiye’nin bu konuda belirleyici bir konumda olduğunu biliyor. Tam da bu noktada Türkiye’nin “endişelerini” gidermek ve daha doğrusu Türkiye’nin bahanesini elinden almak için PKK’nin feshedilmesini ve silahsızlanmasını ortaya attı. Şöyle de denebilir: Öcalan bu adımlar karşılığında Rojava’nın tanınmasını istiyor. Bu konu Türkiye’deki süreç açısından bu kadar önemli bir yer tutuyor.
Türkiye’ye gelince… Rojava’yı silah zoruyla düşürmek için elinden geleni yaptı; ama hem Türkiye’deki sürecin etkisiyle, ama daha çok da ABD’nin araya girmesiyle bir yerden sonra amacına ulaşamadı ve saldırılarına şimdilik ara vermiş durumda. Bu kez de ABD nezdinde yürüttüğü diplomasiyle bir yandan Colani yönetimini meşru ve güçlü hale getirmek isterken, öbür yandan Kürtleri yalnızlaştırmaya ve ABD’yi de kendi Kürt planına ikna etmeye çalışıyor. Bahsettiğim gibi, bu plan, SDG’nin silahsızlanmasını ve Rojava’nın haritadan silinmesi demektir. Şimdilik Türkiye, diplomasi yoluyla amacına varmaya çalışıyor, öbür yandan da Mazlum Abdi ile Colani arasında imzalanan mutabakatın istediği şekilde sonuçlanması için çabalıyor.
Haliyle Türkiye’deki süreç ile Suriye’deki süreç, tamamen bağlantılı ve İmralı’da da esas konu. Mevcut durumda Türkiye’deki süreç, Öcalan’ın attığı adımlar dolayısıyla yürüyor ve ama Suriye’deki süreç, Türkiye ile ortağı Colani’nin tavrı dolayısıyla tıkanmış durumda. Bu iki bağlantılı sürecin başarısı ise, kesinlikle Rojava’daki gelişmelerle doğrudan ilgili olacak.
Podcast yayını için










