İsrail’in İran’ı vurması öyle ya da böyle hem İran hem Kürtler hem de Ortadoğu için yeni bir dönem demek. Kürtler açısından tarihi bir fırsat ortaya çıktığı kadar tarihsel hataların tekrarı gibi riskler de olası.
Propagandacılarının aksine İran’ın savaşı kazanamayacağı ortada, hatta bana göre önce Hamas’ın, ardından Hizbullah’ın etkisiz kılınmasıyla ve son olarak da Esad’ın düşürülmesiyle İran savaşı kademe kademe kaybetti; şimdi olan ölümcül darbe.
Şimdiki durum şu: İsrail vurmaya devam edecek, şayet İran teslim bayrağı açmayıp etkisiz füze salvolarına devam ederse iş bu kez Hamaney’in imhasına da varır. Zaten İsrail üst düzey ordu komutanlarının neredeyse tamamını öldürdü, bu başlı başına Hamaney’e bir mesajdı. Savaşın gidişatı İran’ın önünde çok fazla seçeneğin olmadığını gösteriyor. Açık ki İran teslim olsa da olmasa da sonuç iyi olmayacak. Ama ne olacağı iç muhalefete de bağlı.
İsrail’in saldırıları sonrasında mollalar anlaşmaya (teslimiyete) yanaşabilir, en azından Trump şimdilik bu şansı veriyor, yansıyan haberlere göre mesela İsrail’in şimdilik Hamaney’i vurmasını engellemiş, Trump’ın tanıdığı “şans” bu. Ya da mollalar anlaşmaya yanaşmayıp, daha doğrusu İsrail ile ABD’nin önlerine koyduğu şartları reddetmeye devam edip kendileriyle birlikte İran’da yıkımı göze alabilirler.
Birinci durumda, ağır darbeye rağmen mollalar zaman kazanabilir, toparlanmaya çalışabilir, ama kesinlikle mollaların ılımlılaşacağını öngörmek zor, aksine içte yeniden tahkim olabilmek için baskının dozunu daha da arttırabilirler. Ama içte baskıyı sürdürseler de açıkçası mollaların geleceği parlak olmayacak, en azından çok zor olacağını kestirmek mümkün.
İkinci olasılığa gelince, yani herhangi bir anlaşmaya yanaşmamaları durumunda ise, mollalardan sonra büyük bir coşku ve fakat farklı grupların hakimiyet çatışması büyük ihtimalle yaşanacak.
Mollalar İsrail ve ABD’nin şartlarını kabul edip iktidarda kalsalar şayet işler eskisi gibi olmayacak, son yıllarda sokaktaki halk muhalefeti bunu gösterdi, üstelik mollalar epey zayıf konumda olacaklar. Ama buna rağmen yara bere içindeki mollaların toparlanıp toparlanamayacaklarını bir açıdan iç muhalefetin performansı da belirleyecek.
Şimdiki durum kısmen 1979’u, mollaların iktidara geldiği zamanları hatırlatıyor. Şah Batı müttefikiydi, mollalar değildi; Şah iç muhalefet tarafından devrildi, mollalar muhtemelen dış savaşın etkisiyle devrilecek. Bu tür büyük farklarla birlikte bazı benzerlikler de var. En önemlisi halkın rejim karşıtlığı.
Şaha karşı halk muhalefeti güçlüydü, gidişine hemen herkes sevinmişti, ama organize olan mollalardı ve iktidarı da onlar aldı, başta dönemin İran sol muhalefeti olmak üzere diğerlerinin payına ise tarihsel yanılgı ve trajedi düştü. Bugünkü vaziyet de açıkçası pek parlak görünmüyor, en çok da Kürtlere karşı…
Jîna Amini protestoları sırasında laiklik taraftarları ile bunlara dahil Şah taraftarları görünür oldu. Şah taraftarları daha ziyade yurtdışında görece aktif görünüyorlar ve içteki etkileri ise abartılacak düzeyde değil, belki de hiç yoktur. Ama laik milliyetçi kesim içte de etkili, nasıl organize olacakları ise belirsiz.
Azeriler, Beluclar ve Kürtler diğer önemli muhalefet grupları olacak olası molla sonrası dönemde. Tabi dindar-milliyetçi Şialar mollalarla birlikte toz olup gitmeyecekler, muhtemelen güçlü bir blok olarak iktidar savaşını verecekler. Olası molla sonrası dönem için kritik soru ise şu: Farklı milliyetçilikler nasıl ortak bir yol bulabilecekler?
Jîna Amini protestoları sonrasında aslında bu sorunun cevabı kısmen belirdi ve ortak bir noktaya işaret edebilmek çok zor. Zira öfke biriktirmiş, iddiaları farklı olan, haliyle çatışan milliyetçilikler söz konusu. Üstelik sadece bunlar da değil, bunlara nüfuz etmeye çalışacak bölgesel ve uluslararası güçler de olacak.
Laik, şah yanlısı ve dindar Şia Fars milliyetçilikleri ile Azerilerin ortak bir noktasına işaret edilebilir: Kürt karşıtlığı! Şah ve molla rejimleri de benzer siyasete sahiptiler ve molla sonrasının da değişik olmayacağı söylenebilir. Bu arada İran’daki Kürtlerin durumunu anlayabilmek açısından Türkiye örneğine dikkat çekilebilir. 1925-1979 aralığındaki iki Şah dönemi hem laiklik hem de Kürt karşıtı uygulamaları dolayısıyla Mustafa Kemal’in Türkiye’sine fazlasıyla benziyordu. 1979’dan bugüne iktidarda olan mollalar ise özellikle Kürt karşıtı siyasetleri dolayısıyla AKP’nin Türkiye’sini hatırlatıyor, elbette İslamî yorum ve uygulamaları farklıdır, ama her iki rejim de siyasal İslamcı ve de Kürt siyasetleri kısmi bazı değişikliklerle birlikte esasen Mustafa Kemal ve Şah döneminin bir tür devamıdır.
Kürtler dikkat çekmeye çalıştığım realitenin, yani hem mevcut durumun hem de olası molla sonrası ihtimallerin farkındalar; molla sonrası da zor süreç onlar için, tıpkı Rojava’daki gibi. Ama Rojava’dan farklı olarak, geçmiş ve bugün deneyimleri var, yeter ki ders alınsın! Şöyle açıklayayım…
Öncelikle Rojava’da bir Kürt tabanı vardı, deneyim yoktu; ama PKK deneyimi devreye girip orayı domine etti, çok zor geçen 14 yılın ardından ayakta ve başarılı da. Bu, organize olmak, güç toplamak ve güç olmak, uluslararası ittifaklarla mümkün oldu elbette. Bir de Kürt birliği meselesi var.
Rojava’da Esad’ın Baas rejimi düştükten sonra onun yerine gelen cihadist yeni iktidara karşı en son yapılan hamle Kürt ittifakının sağlanmasıydı, bu amaçla Kürt birlik konferansı düzenlendi ve Şam’a karşı ortak heyet oluşturuldu. Bütün bunlar şimdilik fonksiyonel. Peki, sonuç ne olur? Bu her şeyden önce Kürtlerin bundan sonra nasıl bir siyaset izleyeceklerine ve ittifaklarını ne derece koruyabileceklerine, biraz da Türkiye’deki Kürt meselesiyle ilgili olan sürece ve en çok da bölgesel güç dengelerine ve ittifaklara bağlı. Rojava’nın geleceği bu parametreler çerçevesinde belli olacak. Rojhilat’a gelince, bu güncel deneyimler kadar geçmişe de gitmekte fayda var, zira önemli dersler söz konusu.
Kuşkusuz Rojava önemli bir deneyim Rojhilat için; hatta Rojhilat’taki Kürt hareketine ve dinamizmine yeni dönemde ilham olacak kadar da etkili bir deneyim, ama görülmesi gereken farklılıkları ve benzerlikleriyle…
Öncelikle mevcut savaş durumunda İran’ın egemenliği altındaki Kürdistan parçasında, yani Rojhilat’ta Kürtlerin hemen organize olmaları onlara kazandırır, hatta rejimin zayıflığında alan da tutulabilir ve en önemlisi daha önce hiç olmadığı kadar ulusalararası ve bölgesel ittifaklar mümkün. Ama Rojava’da en son yapılan şey bana göre Rojhilat’ta en başta yapılmalı, yani Kürtler milli çıkarlar çerçeevesinde kurulmuş ortak cepheyle yeni döneme başlamalı. Rojava’da bu mesele, yani Kürt ittifakı mesela 14 yıl boyunca pek bir zorunluluk olarak algılanmadı, son kertede Şam’da iktidar değişince bu zorunluluk haline geldi. Ama Rojhilat’ta en başta bir zorunluluk. Zira hem Kürtler arası güç dengeleri hem Kürt karşıtı blok en başta Kürt ittifakını şart kılıyor. Bahsettiğim gibi farklı Fars milliyetçilikleri ve Azeriler ile onların bölgesel destekçilerine karşı Kürtler dağınık bir duruş sergilerse kaybeden taraf olmaları hiç de zor olmayacak. Öbür yandan Rojhilat’ta mesela Rojava’da olduğu gibi tek bir partiye dayanan hakimiyet zordur; zira üç ana-akım Kürt hareketine yaslanan ve tabanları, hatta silahlı güçleri olan çeşitli partiler var ve hepsi de şimdiki koşulları bekliyordu.
Qazî Muhammed’in ve Abdurrahman Qasimlo’nun Kürdistan Demokrat Partisi, İran KDP’si ve yakın zamanlarda ondan türeyen bir başka KDP…
KDP’nin kadim rakibi Komela…
Bu ikisine muhalefet etmek üzere 2004 yılında kurulan Kürdistan Özgürlük Partisi, PAK…
Hepsinden farklı iddiaları bulunan ve 2004 yılında kurulan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi, PJAK…
Ve elbette başka bazı oluşumlar da var…
Rojhilat için mücadele eden KDP’ler bugün daha ziyade Güney Kürdistan’ın iki büyük gücünden biri olan Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne (YNK) yakın duruyorlar, kampları da YNK bölgesinde zaten.
PAK, Mesud Barzani’nin liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’ne yakın duruyor ve mevcut durumda varlığını Güney Kürdistan’da KDP himayesinde sürdürüyor.
PJAK, PKK ile ortak dağlık alanlarda, daha doğrusu Kandil’de konumlanıyor; Öcalan’ı lider kabul ediyor ve İran için önerdiği çözüm de Öcalan’ın görüşlerine dayanıyor.
Bu tablo bize şunu gösteriyor: Üç organize ana-akım Kürt hareketi Rojhilat’ta kapışacak! Çok veya az, hepsinin bir karşılığı da var. Ama içlerinde muhtemelen en avantajlı konumda olan PJAK. Zira diğerleri birkaç yıl önce İran’ın tehditleri sonrasında Irak hükümetiyle işbirliği halinde KDP ve YNK tarafından silahsızlandırılıp bir tür mülteci kamplarına alındılar ve en azından silahlı vaziyet açısından, Kandil’de konumlanmış ve PKK’den her türlü destek alabilen PJAK’a göre daha dezavantajlı durumda oldukları söylenebilir. Başka pek çok geçmiş ve güncel örnek üzerinden bu partilerin karşılıklı avantaj ve dezavantajlarına işaret edilebilir kuşkusuz. Bununla birlikte dikkat çekici olan bir husus da şu: Hem Rojhilat’ta hem İran genelinde, hatta dünya çapında Jîna Amini protestoları sonrasında popüler hale gelen Jin Jiyan Azadî sloganı PJAK’a, daha doğrusu onun da içinden çıktığı PKK geleneğine ait.
Rojhilat için mücadele eden bütün bu partiler Rojava’daki vaziyeti bilerek ve hatta mevcut gelişmeler çerçevesinde orayı adeta göz önünde bulundurarak hareket etme niyetinde görünüyor. Şöyle: Kim erken hareket ederse sahayı da o domine eder! Açıklamalar ve sosyal medyaya yansıyan “kapışma” bunu gösteriyor, hatta bazıları Mazlum Abdi taklidine bile soyunmuş durumda. Ama gerçekler farklı.
Öncelikle Rojhilat, tek bir Kürt gücünün domine edemeyeceği genişlikte bir coğrafya; nüfusu en az 15 milyon olarak dillendirilen Kürt toplumu da sosyal, kültürel, dinsel ve politik açıdan yekpare bir yapı oluşturmuyor; adlarını saydığım her bir partinin de etki alanları var vesaire… Dolayısıyla bu realiteye rağmen birebir Rojava’daki “donimant” model esas alınırsa, yani Rojava’daki gibi bir parti çıkıp da tek güç haline gelmeye kalkışırsa, Kürtlerin Rojhilat’ta en başta kaybedeceklerini kestirmek zor değil. Rojava’da böyle bir durumun zemini vardı ya da bir şekilde böyle bir durum oluşturulabildi, ama Rojhilat için tek partinin belirleyeci olması çok zordur. Bunu anlamak için de tarihe bakmak yeterli.
1979’daki molla devrimi sırasında oluşan boşluk Kürtlere yeni bir fırsat sunmuştu, bir bakıma Mahabad Kürdistan Cumhuriyetinin ilanına fırsat sunan 1942-46 yılları arasındaki şartlar gibi… 1979 devrimi sırasında Rojhilat’ın iki güçlü partisi vardı; Qasimlo liderliğindeki KDP ve onun ezeli rakibi Komela… KDP ve Komela oluşan boşlukta bazı Kürt kentlerini birkaç yıllığına kontrol edebilecek kadar alan ve güç elde edebilmişti. Qasimlo’ya göre, mesela 1981 itibarıyla KDP’nin peşmerge gücü 45 bin civarındaydı, hatta izin verselerdi bu sayı rahatlıkla 200 bini de bulurdu. Rakip Komela’nın peşmerge gücü de az değildi. Ama sonuç her iki Kürt partisi için de, Rojhilat için de yıkım oldu.
Peki, ne oldu da bu kadar güçlü bir yapı yeni kurulmuş molla rejimi karşısında başarısız oldu? Üstelik Şah sonrası hengame devam ederken İran, Irak ile 8 yıl sürecek yıpratıcı bir savaşa da başlamıştı. Bu hususları başka bir yazıda anlatmıştım, bu vesileyle yeniden özetlemekta fayda var.
Sorduğum sorunun kuşkusuz pek çok yanıtı var. Mesela bütün çalkantılarına rağmen bir devlet olarak İran’ın daha kurumsal bir yapıda ve organize olması, silah ve ordu gücü bakımında taraflar arasındaki eşitsizlik, Kürtlerin uluslararası bağlantılarının ve desteğinin olmaması ya da az olması, uluslararası konjonktörün Kürtlere avantaj sağlayamaması, ekonomik güç dengesizliği vs… Kuşkusuz bütün bunları daha detaylı ve fazlasıyla sıralayabiliriz ve hepsinde de gerçek payı var. Ama bir gerçek daha var ki, bu bizzat Kürtlerle ilgilidir.
Öncelikle KDP ve Komela Doğu Kürdistan olarak tarif ettikleri ve özerkliğini talep ettikleri coğrafyanın tamamında örgütlü değillerdi ve haliyle bu coğrafyada tüm Kürtlerden destek görmüyorlardı. Örneğin Kurmanci konuşan kuzeydeki kısımlarda bu iki partinin etkisi sınırlıydı ve İran çeşitli biçimlerde buradaki Kürtler arasında etkili olabiliyordu. Hakeza Kermanşah gibi bölgelerde Şii inancına yakın duran Kürtler, yeni rejimden yana tavır almıştı. Mesela 1980 seçiminde Kürdistan illerinde boykot varken, oyların kullanıldığı tek yer Kermanşah bölgesiydi. Yine din ve aşiret yapıları farklılık gösteriyordu; bazı çevreler rejimi desteklemeyi tercih etmişti. Şah döneminde kaybettikleri imtiyazları geri isteyen bazı aşiret reisleri de mollalardan meddet ummuştu. Bu tür Kürt toplumuna dair pek çok neden de sıralanabilir.
Bütün bunlardan daha önemli bir husus var; o da örgütlü Kürt güçleri arasında bile bir ortaklığın olmamasıydı, aksine bir yandan rejimle çatışırlarken öbür yandan birbirleriyle düşmanca bir rekabet halindeydiler, hatta çatışıyorlardı. KDP ile Komala ilişkisi bu açıdan ibretliktir. Kürt milleti adına tarihi bir fırsat yakaladıkları bir zaman diliminde örneğin milli talepler konusunda ortaklaşabilirlerdi, ki esasında çok da farklı şeyler savunmuyorlardı. Ama onlar için Kürdistan’da işçi sınıfının var olup olmadığına dair ideolojik ihtilaf bazen daha önemli olabiliyordu. Yine Qasimlo’nun KDP’si ile Güney Kürdistan’daki Barzani liderliğindeki KDP arasında da ciddi gerilim ve çatışmalar yaşanıyordu. Qasimlo Barzani’yi Tahran ile işbirliği yapmakla suçluyordu, hakikaten de böyle bir ilişki vardı, zira Saddam’a karşı zor durumda olan Güney Kürtleri Saddam’ın düşmanı mollalardan meddet ummuyorlardı ve bu da Doğu Kürdistan’daki Kürtlerin mücadelesine zarar olarak dönüyordu. Tabi Barzani de Qasimlo’yu Saddam’la işbirliği içinde olmakla suçluyordu, ki bu da doğruydu.
Bir diğer mevzu, liderlik meselesi… Muhtemelen Abdurrahman Qasimlo, öne çıkabilecek bir figürdü. Ama Komela’nın ideolojik katılığı ve inadı, onları İran solcu Fedayilerine yakınlaştırdığı kadar Qasimlo’dan uzaklaşmalarına neden olmuştu. Öbür yandan Qasimlo’nun ne derece kapsayıcı bir liderlik performansı sergilediği de tartışmalara konu olmuştu. Örneğin 1980’lerin başında savaş ve hengame ortamında gerçekleşen KDP’nin dördüncü kongresinde Qasimlo otoriter olmakla suçlanmış ve bazı önde gelen isimler KDP’den ayrılmıştı.
Kürtler 1979’un fırsat döneminde ortak hareket edebilme kabiliyetinden yoksundular ve bu, tarihi bir fırsatın kaçırılması için elbette tek önemli neden değildi, ama önemli nedenlerden biriydi. Tabi bu partilerin kendisi de zamanla büyük irtifa kaybettiler.
Günümüze tekrar dönecek olursak; kuşkusuz 1979’daki şartlar ile bugünkü şartlar çok farklı. Kürtlerin artık daha çok partisi ve gücü var örneğin, hakeza Kürt milliyetçiliği bugün çok daha dinamik ve konsolide bir durumda, molla rejimi yıkılmakla yüz yüze, Güney Kürdistan ve Rojava’daki vaziyet Rojhilat için büyük avantajlar sağlıyor, uluslararası dengeler hiç olmadığı kadar Kürtlere alan açıyor vesaire…
Kısacası; Rojhilat’ta Kürt milliyetçiliği için yeni bir dönem başlıyor ve bu, 1946 ve 1979’daki dramatik deneyimlerden çok farklı olabilir, şartlar çok daha müsait. Mesele, geçmişin yıkıcı deneyimlerinden ne derece derslerin çıkarılacağı ve bugünün politik vaziyetine uygun olarak nasıl bir ortak Kürt stratejisinin ve mücadelesinin oluşturulacağıdır. Partizancılık Rojhilat’ta kesinlikle kaybettirir, ama Kürt birliği kesinlikle kazandırır!
Podcast Yayını










