Oktay Candemir: Kürtler Türklerden Ne İstiyor?

Genel

 Dr. Şükrü Mehmed Sekban Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından hemen sonra Beyrut’tan Ankara’ya bir mektup yazarak Türkiye’de Kürtlerin geleceğinin ne olacağına dair o meşhur soruyu sorar; “Kürtler Türklerden Ne İstiyorlar?” Aradan 100 yıl geçti ve bugün de aynı soruyu soruyoruz? Kürtler ne istiyor? Bu soru, anlamak için sorulmuyor. Dinlemek için değil, yargılamak için soruluyor.

Oysa cevabı çok basit! Çocuklarının anadilinde eğitim almasını istiyorlar. Kürtçe kelimelerin suç sayılmadığı, yasalarla korunduğu bir hayat istiyorlar. Bir şarkının, bir ağıdın, bir halayın suç dosyalarına yazılmadığı bir ülke istiyorlar. Bu ülkede yalnızca Kürt olarak yaşayabilmek istiyorlar. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bir ayrıcalık değil bu; herkes nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak. Ve bunun anayasal bir güvenceye bağlanmasını istiyorlar.

Ama bu ülkede bir Kürt ne zaman “ben varım” dese, bir ses yükseliyor: “Lan, bölücülük yapma!” Bu kelime o kadar çok tekrar edildi ki. Ama her savruluşunda insanın kalbine çarpıyor. Peki, gerçekten bölmek mi istiyorlar bu ülkeyi? Eğer isteselerdi, bunun için tarihin en uygun anı Birinci Dünya Savaşı değil miydi? Bir imparatorluk çöktü. Osmanlı tebaası on bir millet bağımsızlığını ilan etti. Balkanlar koptu. Arap çölleri ayrıldı. Hicaz bile kendi krallığını kurdu. Herkes sınırlarını yeniden çizdi. Bir tek Kürtler…

O gün başka bir yol seçtiler. “Geleceğimizi Türklerle birlikte kuracağız,” dediler. Demekle kalmadılar gereğini de yaptılar. Çanakkale’de yan yana yatan mezarlar kimin mezarları? Balkan cephelerinde aynı siperde ölen Kürt askerleri nereye koyacaksınız? Sarıkamış’ta -40 derecede yürüyüp geri dönemeyen o çocukların çoğunluğu Kürt değil miydi? Birinci Dünya Savaşı’nda Van’dan cepheye silah taşırken yollarda donarak ölen yüz yirmi Kürt çocuğu… Antep, Urfa, Maraş, Diyarbakır çevresinde, Mardin, Siverek, Viranşehir’den oluşan güney hattında Fransızlara kurşun atan Kürtler değil miydi? Onlar hangi devleti bölüyordu? Tam tersine, Kürtler, koca bir ülkeyi yeniden birleştirmek için öldüler. Maalesef, Kürtler bu kardeşliğin bedelini de ağır ödedi. Dün ödedi, bugün de ödüyor. Ve bu bedel, kader ortaklığı yaptığı insanlar tarafından ödetiliyor. Bu “kardeşlik” hiçbir zaman eşit olmadı. Bir taraf hep “biz” oldu. Diğeri ise hep “sorun.”

Bunları neden yazıyorum? Bugün Suriye’de Kürtler, barbar çetelerden korunmak için korunacak küçücük bir yaşam alanı buldu diye, bu “ihanet” olarak görülüyor. Bir halkın varlık mücadelesi, ‘hainlik’ olarak damgalanıyor. Yanı başında tarihsel düşmanların Yunanlılar, Bulgarlar, Ermeniler, Farslar, Rumlar devlet kurmuşken, sadece Kürtlerin sınırın ötesinde kendilerini yönetebilecekleri bir statüye karşı çıkmak hainlik değil de nedir? Belki artık soruyu tersinden sormanın zamanı gelmiştir.

Kim ‘Hain’… Aynı cephede savaşmış omuz omuza, aynı toprakta can vermiş Kürtler mi …? Yoksa yüz yıldır onları yok sayanlar mı hain? 1916’da Osmanlı savaştayken, ona isyan eden ve dağılmasında en büyük rolü oynayan Araplar “kardeş halk” diye anılırken, imparatorluğun son askerine kadar yanında kalan Kürtlerin hâlâ “bölücü, hain” olarak görülmesi tuhaf değil mi?

Kürtler bu ülkenin düşmanı değil. Ama bu ülke, Kürtlerle yüzleşmekten uzun zamandır korkuyor. Haksız olduğunu bildiğinden ötürü yüzleşmiyor… Ve bu korkuyla yalnızca Kürtleri değil, kendi geleceğini de yavaş yavaş tükettiğinin farkında değil. Kürtlerin hikâyesi yalnızca haklı olmanın değil, böyle bir tarihe rağmen, Balkanlarda, Çanakkale’de, Sarıkamış’ta, Antep’te, Maraş’ta yaptıklarına rağmen kendisine yapılanlara karşı duyulan tepkinin hikâyesidir.

İlginizi Çekebilir

Ronî Riha: Realite ve Romantizm Arasında; Rojava
SDG açıkladı: Şam hükümetiyle kapsamlı bir anlaşmaya varıldı

Öne Çıkanlar