Geçenlerde bizim kuşaktan bir arkadaşımız, “Biz elektriksiz günleri de yaşadık, bugünkü teknolojiyi de. Yokluğu da gördük, varlığı da,” dedi, gülerek. Belki de arkadaşım, iki zamanın arasına sıkışmışlığımızdan söz etmek istedi. Sorun sadece o muydu diye düşündüm…
Çocukluğumuzun üstünde 12 Eylül’ün kara gölgesi vardı. Devlet olabildiğine sertti, mahallede abilerimizin bakışı keskindi… Evin içi desen, suskunluk, bir cezaevi gibiydi. Ama biz, tüm bu karanlığın içinde bir şeylere tutunmaya çalışan ‘yeni yetmeler’dik. Kadını, erkeği, direngen ama bir o kadar da duygusal bir kuşaktık.
Sokakta “sihirbazı” oynardık. Belki çocuk aklımızla şapkadan tavşan çıkarmayı öğrenmeye çalışıyorduk…
Ama hep biri çıkar, “Erê Qure Mandreka, baban da sihirbazdı değil mi!” diye dalga geçer, tüm hevesimizi kırardı. Bir keresinde bir arkadaşımız top oynarken kendine “Şumaher” diyerek kaleye geçti. Şumaher, fena kaleci de değildi; oradan oraya uçuyor, topları da tutuyordu. Yoldan geçen bir denyo, “Erê Qurê Şumaher, baban da Şumaher’di ya, şimdi çarşıda külot satıyor,” diye alay edince, bizim Şumaher oyunu bırakmış, dakikalarca ağlamıştı.
O günden sonra kimse kendine Şumaher, Maradona, Platini demedi. Çünkü, denyo çevrede dolanıyordu. Özgüveni bu kadar zulme uğrayan başka bir kuşak var mıdır acaba? Evde de farklı değildi dünya. Azıcık bir elektrik ışığımız, Grundig siyah beyaz televizyonumuz vardı. Elektrikler kesildiğinde duvardaki gölgemizden ellerimizle işaretler yapar, gülmeye başlardık. Sonra bir ses yankılanırdı: “Vele tu nabî mirov.” (Sizden adam olmaz)…
Oysa biz adam olmaya değil, önce insan olmaya çalışan çocuklardık. “Tu qurbana zarê xelkê bê…” (Elin çocuklarına kurban ol)… Bizim nesil bu laftan çok çekti ama dayatılan şeyin ne olduğunun da gayet bilincindeydi. Ruhunu isyan ateşi sarmış bir neslin; ne öyle adam olmak, ne doktor olmak, ne mühendis olmak, ne de sosyal bir statü elde etme gibi bir derdi vardı…
Evde sık sık enseye tokatı yerdik ama pek dert etmezdik. Okul? O da ayrı bir cepheydi. Eğitim-öğretim, daha okula girmeden, bahçede öğretmenin tokadıyla başlıyordu. Bir de beyaz Toros’ların gölgesinde bekleyen adamlar vardı. Gözleriyle seçerlerdi kurbanı: “Gel lan buraya… Duyduk rahat durmuyormuşsun.” Bizim arkadaşlarımız, o tokatlar, o yumruklar arasında öğrendi susmanın hayatta kalmak olduğunu. Korkularla baş etmeyi öğrenmiştik…
Ama kalbimizle baş etmeyi pek beceremedik.
Ah, o ilk bakışlar, ilk utangaç gülüşler… Duygularımız platonikti… Uzaktan sevmeyi daha çok severdik. Bu yüzden şarkımız da “Mutlu Ol Yeter”di… Çünkü bencil değildik; uzaktan da sevsek, onun mutlu olmasını isterdik. Aradan çok uzun yıllar geçti ve şimdi onların mutlu olmadığını gördüğümüzde, hâlâ aynı üzüntüyle kendimizi derde gark ediyoruz. Bu platonik duygular birilerinin kulağına giderse, o kişi de genellikle en kavgacı, kabadayı öğrenciler olurdu. Okul çıkışı bir dayak da oradan gelirdi. O kadar çok dayak yerdik ki, eve gidene kadar yara bere içinde kalırdık.
Evde, okulda, mahallede ve çoğu zaman hilal bıyıklı, kirli sakallı o pis adamlardan günde dört öğün dayak yiyen bir kuşaktık. Bizim nesil korkuyu böyle yendi; bu yüzden dimdik yürümeyi öğrendi. Kimi akşamlar Ferhat Tunç’la, kimi zaman Ahmet Kaya’nın sesinde direnmeyi öğrendik. Grup Kızılırmak mı, Grup Yorum mu tartışması yapar, ama eninde sonunda hep aynı ezgide buluşurduk. “Yaşar Kemal’in romanları mı daha iyi, Vedat Türkali’nin mi?” diye tartışır, gömleğimizin altında gizlediğimiz İsmail Beşikçi’nin kitaplarıyla gezerdik.
Takvimlerden taşan bir nesildik. İki zaman arasında sıkışmış bir rüzgârdık. Çünkü bizim çocukluğumuzu ve gençliğimizi en çok yaralayan şeyler, en dirençli yanlarımız oldu. Bizim kuşağın kadınlarına hep “uslu” olmayı dayatıyorlardı… Yüksek sesle güldükleri için okul müdürü tarafından ayıplanan o kadınlar, buna karşı meydan okuyacak kadar da cesaretliydi. Onlar da pek çoğumuz gibi birer özgürlük neferi olmuştu.
Kuşağımızın en hızlısı onlardı. Tıpkı bugün büyük bir özlemle andığımız gazeteci arkadaşımız Nagihan Akarsel gibi… Zilan gibi, Berîtan gibi…
Ve hâlâ… İçimizde bir çocuk, kaleye geçmek için ayakkabısını bağlıyor. Belki Schumaher değiliz artık ama… hâlâ koşmak istiyoruz.











