Bugün hâlâ televizyonlarda, gazetelerde ya da sosyal medyada görülen birçok “liberal” ya da “solcu” entelektüel, Gezi Direnişi’ni sahiplenebilir, kadın haklarını savunabilir, çevrecilik üzerinden sermayeyi eleştirebilir ama örneğin, Roboski’de 34 sivil Kürt bombalandığında sessiz kalmayı tercih eder.
Çünkü bu meseleye dokunmak, sadece devleti değil, toplumun milliyetçi reflekslerini de harekete geçirir. Bu yüzden Kürt meselesi, aydınlar için adeta bir turnusol kâğıdıdır. İşte bu yüzden bugün, dönüp dolaşıp Türkçü dükkânına geri dönenleri yazacağız.
Ataol Behramoğlu; 1990’larda elimizden düşmeyen Darağacında Üç Fidan romanının yazarı Nihat Behram’ın ağabeyiydi. Kars’ın Azerilerindendi. İlk şiir kitabı Bir Ermeni General nedeniyle kimi çevreler tarafından aslen Ermeni olduğu iddia edildi. “Ey bu topraklar için toprağa düşen / Bir karış toprağın var mıydı yaşarken” dizeleriyle, yoksullara savaşta ölmemeleri gerektiğini söylerken birçoğumuzda derin izler bıraktı.
“Değişir yönü rüzgârın, solar ansızın yapraklar; Şaşırır yolunu denizde gemi / Boşuna bir liman arar. Aşk iki kişiliktir” diyordu. “Bir kız sessizce ölüyor, sessizce Vietnam’da / Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya Uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz” şiiriyle, evde, sokakta, mahallede en bilinen duvar yazısı oluyordu. 12 Eylül rejimi tarafından tutuklandığında ve günlerce işkence gördüğünde, gün gelecek, o 12 Eylül rejiminin koyduğu 1982 Anayasası’nın “Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” diyen 66. maddesini savunacağı herhalde kimsenin aklına gelmezdi. Aklımıza gelmeyen başımıza geldi.
Ataol Behramoğlu denizde yolunu şaşırdı, rüzgârın yönü değişti ve kendisine işkence yapan 12 Eylül Anayasası’nın 66. maddesini iftiharla savundu. Geçtiğimiz günlerde sosyal medya (X) hesabından bu maddeyi tartışanlara tepki gösterdi. Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti, dünyayı dolaştı ve nihayetinde Türkçü dükkânına geri döndü. İlber Ortaylı, Avusturya’da Tatar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Türkiye’nin en saygın bilim insanlarından biri oldu. Entelektüel tavrıyla takdir topladı ama yıllarca Kürt meselesine dair görüşlerini kamuoyundan gizledi ama en azından ılımlı bir aydındır noktasında düşündürdü bizi.
Bir bilim insanından beklediğimiz tavırdı ama o da içindeki Türkçülüğün esiriydi ve bu esarete daha fazla dayanamadı. Geçtiğimiz günlerde Hamdi Ulukaya’nın “Türkiye” kavramına tepki gösterdi. Adeta devletin derinlerinden gelen bir “aklı saçlı” edasıyla, “Çizmeyi aşma, biz Türkiyeli değil Türküz” diyerek ayar verdi. İlber Ortaylı; çok gezdi, çok okudu, dünyayı dolaştı ve dönüp dolaştığı yer yine Türkçü dükkânı oldu. Kimi zaman solcu, kimi zaman liberal kimliğiyle öne çıkan Orhan Pamuk, Nobel konuşmasında “Babamın Bavulu” diyerek bireyin dünyaya karşı yalnızlığına dikkat çekerken, bu yalnızlıkta “devlet”i hiç sorgulamadı. 2005’te “Bu topraklarda bir milyon Ermeni öldürüldü, kimse bunun hakkında konuşmuyor” dediğinde hakkında dava açıldı, yalnız bırakıldı, evet.
Ama sonrasında Türkiye’ye olan aşkını hiç eksik etmedi. Her krizden sonra yeniden “millî hassasiyet” kıyılarına yanaşmayı bildi. Kendisini “evrensel birey” gibi sunarken, Kürtlerin evrensel hak taleplerine mesafeli kalmayı da ihmal etmedi. O da Nobel aldı, gezdi, yazdı, çizdi ve sonunda Türkçü dükkânına geri döndü. Zülfü Livaneli, 12 Eylül sonrası müziğiyle muhaliflerin sesi oldu. “Ey Özgürlük” derken pek çok insanın içini titretti. Ama sonraki yıllarda, özellikle siyasete girmesiyle birlikte sistemi içselleştirdi. Devlete karşı konum almak yerine, devleti içinden dönüştürme hayaliyle Türkçü dükkanına geri döndü.
Kürt meselesi gibi “zor” alanlara geldiğinde soluğu kesildi. Çünkü bir “aydın” için sınır Kürtlerdi. Devleti üzmeyecek kadar hak savunuculuğu, Livaneli için en iyi tavırdı. Tuncel Kurtiz, Yılmaz Güney’in sinemasında hem dost hem oyuncu olarak yer aldı. Ama Yılmaz Güney’in açık biçimde Kürt kimliğini ve Kürt halkının yaşadığı acıları sinemasına taşımasından rahatsızlık duydu. Onun “Kürtçülük” yaptığını söyleyerek eleştirdi.Hatta bazı röportajlarında, Kürt halkının mücadelesine olan mesafesini dile getirerek adeta “bölücülük” paranoyasının kültürel uzantısı gibi konuştu. O da bir noktada Türk aydınlarının klasik çizgisine döndü: “Ezilmişlikten bahset ama etnik kökenini söyleme. Ağla ama ad koyma. Devleti zor durumda bırakma.” Bu tavır, Tuncel Kurtiz gibi entelektüel bir figürün bile devletçi kaygılardan ne kadar azade olamadığını gösteriyor. Cem Karaca, 70’lerde solcu-toplumcu bir duruş sergiledi. 1980’de sürgün edildi. 1987 yılında, Özal’ın desteğiyle Türkiye’ye geri döndü. Türkiye’ye dönüşünden sonra, daha merkez sağa yakın, millî değerlere vurgu yapan bir tavır benimsedi. Bülent Ecevit gibi solcu olarak başlayan ideolojik hayatı, yolun sağında sona erdi.
Tüm bu örnekler, Türk aydınının derin bir kimlik bunalımı içinde olduğunu gösteriyor. Devlete karşı gibi görünür ama ona sadık kalır. Değişimden bahseder ama statükonun dışına çıkamaz. Mücadele eder gibi yapar ama çizgiyi Kürt meselesinde çeker. En fazla “kardeşlik”ten bahseder ama eşitliği dile getirmekten kaçınır. Devletin sınırlarını, halktan daha fazla içselleştirir. Türk aydınlarından Aziz Nesin, Türk aydınını Ah Biz Ödlek Aydınlar kitabıyla tasvir etmiştir. Namık Kemal ise Türk aydınının içler acısı hâlini “Ne utanmaz köpekleriz, kimi görsek etekleriz” sözleriyle anlatmaya çalışmıştır. Yakın tarihte Cezayir’de yaşananların ardından Jean-Paul Sartre, André Breton, Camus, Simone de Beauvoir, Francis Jeanson gibi 121 aydın, Fransa’nın kendi değerlerine ters düştüğünü ilan ederek, Fransız halkını devletlerine karşı itaatsizliğe ve Cezayirlilerle dayanışmaya çağırmıştır. İşte aydın tavrı tam da budur. Bu tavrı Türk aydınında göremez, bekleyemezsiniz.
Türk aydını, Müslüm Yücel’in dediği gibi “devleti içselleştirmiştir”. Şili’de Victor Jara, halk müziğini bir direniş aracına dönüştürürken, ordu tarafından elleri kırılarak öldürüldü. O, bir şarkıcıdan çok daha fazlasıydı: Gerçek bir muhalifti. Pablo Neruda sadece şiir değil, direniş yazdı. Kolombiya’da Gabriel García Márquez, devleti değil halkı dinledi. Türkiye’de ise aydınlar halkı değil, devleti dinler. Konu Kürtler olduğunda, “devletin zarar görmemesi” şartıyla belli noktalarda destek verebilirler. Yani şartlı destektir bu.
“Devleti zor durumda bırakmayın, konuşuruz” minvalinde bir pazarlıktır bu. Rüzgârın yönü değişince kendini limanda bulan değil, rüzgâra göre yönünü değiştiren bir zümredir bu. Onların limanı, sonunda hep aynı yere çıkar: Türkçü dükkânına… Orada güvenlidirler, orada itibarlıdırlar, orada ödüllendirilirler.Ama halkın, özellikle de Kürt halkının nezdinde hep eksik, hep mesafeli, hep “yarım” kalırlar. Bu yüzden biz onlara “yarım aydın” demiyoruz, “çeyrek aydın” dememiz daha doğru olacaktır. İlber Ortaylı ve Ataol Behramoğlu’nun son olarak yaptıkları “Türk” çıkışı, Türk aydının iflasının ilanıdır. Zaten iflas etmişti, ama Ortaylı ve Behramoğlu bunu resmen beyan etmiş oldular.










