Kendilerini “aşiret temsilcisi” olarak tanımlayan ama daha çok korucubaşı olmalarıyla tanınan İskender Ertuş ve Ali İhsan Zeydan’ın çözüm süreciyle ilgili açıklamaları, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde yapılan hataların sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
İskender Ertuş’un DEM Parti’yi “çete partisi” olarak nitelemesi, sadece bugünün siyasi polemiğiyle ilgili değil; geçmişle bugünü bağlayan derin bir sosyolojik gerçeğe tekabül ediyor. Korucu gruplarının hikâyesi, PKK’nin silahlı eylemlerini artırdığı bir dönemde, devletin gayrinizami harp stratejisinin en önemli ayaklarından biri olarak “çözüm isteyen” Başbakan Turgut Özal’ın döneminde, 1985 yılında resmiyet kazandı.
Koruculuk, teoride “vatandaşın devletin yanında silahlanması” olarak sunuldu; fakat pratikte devletle aşiretler arasında bir tür çıkar sözleşmesiydi. Devlete sadakatin karşılığında verilen silah, maaş ve dokunulmazlık, yerelde bu yapıların hegemonyası olarak yıllarca sürdü. Silah alarak koruculuğu kabul edenlerin çoğu, uzlaşamadığı komşusuna, çözemediği kan davasına, hükmedemediği toprağa devletin silahıyla yöneldi. Birçoğu da mevcut kan davalarında devletin silahı ile kendine avantaj sağladı.
Korucu olmanın “devletin yanında yer almak” ile bir ilgisi yoktu. Devletin eliyle verilen tüfek, çatışma alanında değil, köy meydanında patladı. Koruculuk, “devletin yanında yer almak”tan çok, devletin kalkanı altında kendi düzenini kurmanın aracı oldu. Devlet ve PKK arasındaki çatışmalar onlar için önemli imtiyazları da beraberinde getirdi. Bölgede söz ettiğimiz grupların dışında, 90’lı yıllarda devlet güçlerinin “Ya korucu olursunuz ya köyünüzü boşaltırız.” diyerek zoraki bir koruculaştırma politikası uyguladığını da unutmamak gerekiyor.
Bu yüzden zoraki korucu yapılanlarla, koruculuk silahıyla kendi lehine güç devşirenleri de birbirinden ayırmak gerekiyor. Dikkat ederseniz, bu sürece karşı olan korucu gruplar, bu işten güç ve para devşiren koruculardır. 2000’lerle birlikte tablo değişti. AK Parti iktidara geldi; “yeni Türkiye” söylemi, Kürt meselesinde de yeni bir dil arayışını beraberinde getirdi. İskender Ertuş, 2002’de AK Parti’ye katıldı; reformcu görünen bir iktidarın yanında durmak, hem devletle ilişkiyi sürdürmek hem de bölgedeki gücü pekiştirmek anlamına geliyordu.
2015’te HDP’ye geçti ve rozetini Selahattin Demirtaş’tan aldı. Çözüm süreci sona erer ermez AK Parti’ye döndü; 2022’de CHP’ye geçti; geçtiğimiz ay yeniden AK Parti’ye döndü. Her dönüş, “memleketin çıkarı” gibi kavramlarla açıklansa da değişmeyen bir unsur vardı: Devletle kurulan o eski koruyucu-pragmatist ilişki biçimi. Ertuş ve benzerleri için asıl mesele ideoloji değil, hangi iktidarın kendilerine vereceği garantiyle alakalı bir durum. Bugün, çözüm süreci kelimesi yeniden telaffuz edildiğinde en çok rahatsız olan kesimler korucu çevreleri. Çünkü her barış ihtimali, onların elinden “dokunulmaz statü”yü alma potansiyeli taşıyor.
Hakkârili eski korucubaşı Ali İhsan Zeydan’ın sözleri de bu durumu özetliyor: “Devlet bizi ortada bırakmasın.” Silahı alanlar artık sadece köyünü değil, kendi korkularını da korumaya çalışıyor. Ali İhsan Zeydan’ın açıklamaları tam da bu sözümü doğruluyor. O silah onlara otuz beş yıldır imtiyaz ve dokunulmazlık sağladı. Şimdi o silahı bırakırlarsa çıplak kalacaklar. O yüzden barışa karşı dirençleri bir ideolojik duruş değil; varoluşsal bir korku. Mesele PKK değil; mesele devletin kendilerine sunduğu o muazzam gücü korumak. Otuz yıl önce devlet desteğiyle kurulan bu yerel iktidar düzeni, bugün çözüm ve normalleşme kavramlarından korkuyor.
Barış, onların imtiyaz düzeninin sonu anlamına geliyor. Ertuş’un hikâyesi tek bir bireyin hikâyesi değil; Cumhuriyet tarihi boyunca devletle taşra arasındaki 200 yıllık ilişki biçiminin güncellenmiş hâli. 1950’lerde devletle iyi geçinen ağalar vardı, 1980’lerde devletin yanında duran feodal liderler, 1990’larda korucu beyleri, bugün ise iktidara yakın korucular. İsimler, partiler, sloganlar değişiyor ama devlet ile yerel gruplar arasındaki ilişki aynen devam ediyor. İskender Ertuş bugün DEM Parti’ye “çete partisi” diyor; fakat 2014’te HDP’ye katıldığında onu “barış umudu” olarak görüyordu.
Sadece sekiz yıl içinde beş defa parti değiştirmiş biri için gayet anlaşılabilir bir durum. 2013 çözüm sürecini destekleyen bu grupların, 2024 Ekim ayında Bahçeli’nin Meclis konuşmasıyla ilan ettiği sürecin üzerinden bir yıl geçmesinin ardından sürece karşı harekete geçmeleri, devlete yönelik bir dayatmadır. “Biz silah bırakmayacağız.” mesajıdır. Çünkü silah onlara 35 yıldır her türlü imtiyazı ve üstünlük sağladığı için, arkalarındaki devlet gücüyle bu sürecin ardından daha yaygın biçimde siyasi, ekonomik ve idari bir hegemonya kurmak istiyorlar. Otuz yıldır işledikleri suçların ağırlığı onları endişelendirmektedir. Haliyle “Silah bırakırsak ne olur?” sorusu bu yapıları düşündürmektedir.
Koruculuk sistemi; hukuki denetim eksikliği, silahın sivilleşmesi ve kötüye kullanıldığı hâlde kamu güvenliği için büyük bir risk oluşturuyor. Koruculuk, bu süreçle beraber PKK ve korucular arasında değil, devlet ve korucular arasındaki bir problemdir. 65 bin 413 korucu, onu sistemi kuran devletin sorunudur. Koruculuk sistemi artık gelişmiş hiçbir ülkede yoktur.
Koruculuk sistemi bugün Rusya, Burkina Faso, İran, Tayland, Hindistan, Pakistan ve Türkiye’de bulunuyor. Türkiye’nin artık bu ayıptan kurtulması, koruculuğu lağvetmesi bu süreçte yapacağı en önemli çalışma olacaktır. Koruculuk sistemi büyük bir günahtı ve şimdi bu günahın mirasçıları, devletten bunun kefaretini istiyor.











