“Sosyal medya ifşasının faydasının farkındayız ama üyelerimize önermiyoruz. Failler özür dilemek yerine ‘karalama kampanyasına kurban gittim’ deyip hayatına devam ediyor. Sistematik inkâr mekanizması çalıştırıyorsan evet kardeşim, hayatın boyunca çalışma o zaman”
Fransızcada ‘force de la nature’ (doğanın gücü) diye bir tabir vardır, bir kişinin gücüne ve karizmasına vurgu yapmak için kullanılır. Ekseriyetle de tarihte bu tanımı hak ettiği düşünülen kişiler hep erkek olmuştur! Erkeğin erkeğe hayranlığı ve övgüsünün sonuna gelmedik ama erkeklerin yaptıklarını meşrulaştırmakta hiç sorun yaşamadığı düzende bazı gedikler açmayı başarmış olabiliriz. Müsaadenizle ben şimdi ‘forde de la nature’ tabirini hakikaten hak ettiğini düşündüğüm bir kadını takdim edeceğim. Bu ülkede elli senedir sinema ve müzik yapan bir sanatçıyı… Zuhal Olcay’ı.
Tahmin ediyorum eğer şu anda Oyuncular Sendikası Başkanı olmasaydı bu söyleşi davetimi kabul etmezdi. Sözünü sakınacağından değil, yakında prömiyerini yapacak olan Don Kişot’un provalarına konsantre olduğu için. Nitekim kendisiyle prova molasında buluştuk. Ağırlıklı konumuz son günlerde bir kez daha sinema ve dizi sektörünü hareketlendiren cinsel şiddet iddiaları olduğu için de bize Oyuncular Sendikası içinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Ayrımcılık ve Tacizle Mücadele Birimi’ni Gizem Erman Soysaldı da katıldı. Kendi adıma çok şey öğrendim. Bu kadar göz önünde olan bir sektörün arka bahçesi ne kadar karanlıkta…
Zuhal Olcay ve sendikanın yönetim kurulu, sadece sektör içindeki erkekleri hedef alan ifşalar konusunda değil 19 Mart sonrasındaki süreçte de bir duruş sergilediler. Hem de iktidar sahiplerinin en istediği şey toplumun kalbinde taht kurmuş sanatçıların siyasi arenada yaşananlara sessiz kalmasını arzuladığı ve bunun için kendilerince her türlü tedbiri almaya çalıştıkları bir dönemde. Dolayısıyla Olcay’ı kısa bir süreliğine, beş ay öncesine, Oyuncular Sendikası Yönetim Kurulu üyesi de olan genç oyuncu Cem Yiğit Üzümoğlu’nun boykot çağrısı yaptığı gerekçesiyle sabahın ilk saatlerinde evinden alındığı 3 Nisan’a geri götürdüm. O günkü video mesajındaki gibi sakin ve dirayetli bir tonda, haklılığına güvenen bir rahatlık içinde anlattı.
“Biz sendika olarak sosyal medya ifşasının faydasının farkındayız ama üyelerimize önermiyoruz, riskleri konusunda uyarıyoruz”
-Geçen hafta ifşalar gündeme geldikten sonra Oyuncular Sendikası’nın Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Ayrımcılık ve Tacizle Mücadele Birimi’nin başında olan Gizem Erman Soysaldı’nın yaptığı açıklamalar arasında dikkatimi çeken bir vurgu vardı. “Biz sendika olarak avukatlarımızla sürece dahil oluyoruz ama üyelerimize kamuoyuna ifşa önermiyoruz” diyor. Neden Oyuncular Sendikası olarak siz üyelere bu yöntemi önermiyorsunuz? Kamuoyuna ifşalar çoğu kez hukuki süreçlerden daha etkili olmuyor mu?
Kişisel olarak hepimiz, sosyal medya ifşasının aslında ne kadar faydalı ve etkili olduğunu, kurumsal bir hafıza oluşturduğunu ve sarsıcı sonuçlara yol açtığının elbette farkındayız. Hatta çoğu kez adaletin kapısı bu sayede açılıyor da olabilir. Ama biz sendika olarak bir kurumuz, yani kişisel değil kurumsal bir pozisyon koyma mesuliyetimiz var. Üyelerimizden biri bize bu tür bir şikayetle geldiğinde ilk önce onları dinliyor ve avukatlarımızın da katkısıyla yöntem öneriyoruz. Tabii ki sosyal medya ifşası da bir yol, hatta görüyoruz ki artık neredeyse en yaygın yol bu. Ama biz sorumluluğumuz gereği üyelerimizi uyarmak durumundayız; “Sosyal medya ifşası yaparsan karşı taraf da itibarının zedelendiği iddiasıyla sana dava açabilir” uyarısını mutlaka yapmamız bundan. Biz sendika olarak bunu söylemekle yükümlüyüz. Biz kurum olduğumuz için kafamıza göre “Şöyle yap, böyle yapma” diyemeyiz.
“Bir görüntü yönetmeni, üyemiz olan bir oyuncuya cinsel saldırıdan hapis cezası alıp yattı, çalışmaya devam etmiş, kendi asistanına cinsel saldırıda bulunmuş”
-Anladığım kadarıyla sizin bugüne kadar Oyuncular Sendikası olarak takip ettiğiniz ve sonuç alınan iki dava olmuş. Yani iki cinsel saldırı faili sizin de avukatlarınızla müdahil olduğunuz mahkeme sürecinde ceza aldı. O vakaları bir hatırlatabilir misiniz?
İlk vaka üyemiz olan bir oyuncu ve görüntü yönetmeni arasında geçmiş. Aynı dizide çalışıyorlar. Bir akşam dizinin yönetmeninin doğum günü yemeğine tüm ekip olarak gidiliyor. Orada bir cinsel saldırı gerçekleşiyor. Biz sendika olarak müdahil olduk ve bizden görüş istediler. Şimdi bir kere, bütün dizi ekibinin olduğu bir ortam bir oyuncu için işin devamı niteliğindedir, yani orası iş yeridir. Yani bunlar da işimizin bir parçasıdır. Bizim verdiğimiz mütalaa mahkeme tarafından kabul edildi. Sonuçta söz konusu görüntü yönetmeni hapis cezası aldı ve yattı. Daha sonra ortaya çıktı ki aslında bu olaydan sonra onun işine son verilmemiş ve çalışmaya devam etmiş, devam ederken bu sefer de kendi asistanına cinsel saldırıda bulunmuş. O kadın da dava açtı. Bu mesela çok hızlı sonuçlanan emsal bir davadır. Kişi şu anda hapis yatıyor. Bizim müdahil olduğumuz ikinci dava ise bir kurumsal tiyatroda gerçekleşen bir cinsel saldırıyla ilgiliydi. Aynı faile karşı iki kadın birden dava açtı. Davalardan birisi zaman aşımından düştü ama diğer davadaki fail ceza aldı, hapis yattı. İlkinde mahkeme sendikamıza uzman görüşümüzü sordu ve müdahil olduk. İkinci davada ise baştan sona her aşamayı takip ettik. Bu vakalardaki iki mağdur oyuncu da üyemizdi. Bunu çok önemsiyoruz.
Oyuncular Sendikası Başkanı Zuhal Olcay
“Bugüne kadar hiç erkek saldırı mağduruyla karşılaşmadık”
-Peki Oyuncular Sendikası olarak tarafınıza ulaşan iddiaların sahibinin bir erkek olduğu bir durum oldu hiç? Hiç kadın fail iddiasıyla karşılaştınız mı?
Hiçbir erkek cinsel saldırı mağduruyla karşılaşmadık.
-LGBTİ birey…?
Bize ulaşan bu tür bir şikâyet olmadı şimdiye kadar.
“Failler özür dilemek yerine ‘karalama kampanyasına kurban gittim’ deyip hayatına devam ediyor”
“Sistematik inkâr mekanizması çalıştırıyorsan evet kardeşim, hayatın boyunca çalışma o zaman”
-Biraz önce sizin de hatırlattığınız gibi sosyal medya ifşasıyla başlayan bazı süreçlerin akabinde mahkemelerde sonucu oluyor. Nitekim iki popüler oyuncu, Ahmet Kural ve Ozan Güven o sırada beraber oldukları kadınları yaraladıkları ya da darp ettikleri iddiasıyla yargılandılar ve ceza aldılar. Fakat görüyorum ki kadın aktivistleri tatmin eden kararlar değil bunlar. Kamuoyu baskısı sonucu Ozan Güven yeni sahneye konmakta olan bir tiyatro oyunundan ayrılmak zorunda kaldı. Şimdi soru şu; cinsel saldırı ya da şiddet failleri hayat boyu çalışamamalı mı mesela? Burada ölçü nedir?
Şimdi sorun şu; bizim Türkiye’de zaten bizim özür dileme kültürümüz yok. Genel olarak özür konusunda eksiğiz. Hata kabul edilmez bizim kültürümüzde. Siyasette de yok, başka yerde de…yani sinema televizyon sektörüne özgü bir durum değil bu. Bu bahsettiğiniz olaylarda şirketler ya da işte kurumlar çıkıp “Şu kişiyi kadromuzdan çıkarttık” gibi bir dil kullanıyor. İyi tamam da asıl önemi olan failin çıkıp kamuoyu önünde hem mağdurun kendisinden hem de toplumdan özür dilemesi gerekmez mi? Çoğunluğu çıkıp da “Ben bir hata yaptım, özür diliyorum” demiyor. Hatta demedikleri gibi işine gücüne, hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor. Çok çok az kişi var ki çıkıp “Ben hatalıyım, bu sorunumla ilgili tedavi görüyorum ya da göreceğim” desin. Toplumun geneli de zaten “Erkeğin elinin kiridir” ezberinden devam etmeye meyilli. Bu bakış bizim sektöre özgü bir bakış değil ki. Bir banka müdürü de aynı şeyden suçlanıyor olabilir ama komşusu hemen çıkıp “Aa çok beyefendi adamdır, o hayatta öyle bir şey yapmamıştır” diyebilir mesela.
Dolayısıyla da ülkemizde failler kendileriyle yüzleşmek ve özür dilemek yerine “İtibarımla oynandı” gibi jenerik açıklamalarla geçiştiriyorlar durumu. Öyle vakalar var ki aynı adam 20 kadın tarafından suçlanıyor ama bu kişi kalkıp “Bu bir karalama kampanyasıdır” diyerek geçiştirmeye çalışabiliyor. Sen kimsin ki birbirini tanımayan 20 kadın birden birlik olsun seni karalamak için? Tacize uğrayan kişi için bunu anlatma noktasına gelmek zaten çok zor. Bir de o noktaya geldikten sonra bu kez de psikolojik bir saldırıya maruz kalabiliyor kadınlar. Eğer kişi kendini düzeltmek için çaba göstermiyor, kabahatini üzerine almıyor ve aynı davranışa devam ediyorsa, yani 20 kadın birden suçlanıyorsa, o zaman bunun bedeli belki de hiç çalışamamaktır. Sistematik bir inkâr mekanizmasını çalıştırıp duruyorsan evet kardeşim sen hiç çalışma o zaman!
“Susma bitsin”, sinema ve televizyon sektöründeki kadınların kullandığı sloganlardan
“Bizim sektörde çok yaygındır, ‘o kadın arızadır’ derler, ‘menopozlu karı’ derler, bu dil bütün sektöre yayılmış”
“Kadınlardaki kaygıları yeni nesil kırdı, biz gençlerden örnek alacağız”
-Şimdi şöyle bir durum da var; aslında ifşalanan erkeklerin bazıları ünlü, bazılarını ise sadece sektör içindekilerin tanıyacağı kadar ünlü. İfşayı yapan kadınların çoğu ise düne kadar ismini bilmediğimiz genç kadınlar. Ünlü kadın oyunculardan Aslıhan Gürbüz mesela, daha genç ve ismini bilmediğimiz kadınlara sahip çıkınca daha bir büyüdü mesele. O da bana kalırsa bahsettiğiniz toplumsal kodlar nedeniyle kendi adına bir risk alıyor.
Neyi riske atıyor biliyor musunuz? Bizim sektörde çok yaygındır, biz kadın oyuncular için “O arızadır” derler. Sette en ufak bir şeye itiraz etseniz böyle laf çıkartırlar. Yaşlanmışsan ‘menopozlu karı’ derler. Erkeklerin kendi içlerinde benimsedikleri böyle seviyesiz bir dil var ve bu dili de bütün sektöre yaymışlar yıllar içinde. Biz kadınlar hep seviyeli hep yine de mesleği kollamaya çalışan bir yerden konuşmaya itina ettik. Ama belki de yeni nesil tam bunu kırdı işte. Fark ettiyseniz bu son ifşalarda öncü olan hep gencecik kadınlar, çoğu şu an 20’lerinde, bazıları ilk maruz kaldıklarında daha da küçükmüş. Onlar kırdılar kadınlardaki çekingenliği, izanlı konuşma kaygısını. Biz de gençlerden örnek alacağız.
“Kimsenin tercihi üzerine konuşmak haddimize değil, ifşa edenin de edemeyenin de yanındayız”
-Gençlerin ‘ifşa’ya bu kadar yatkın olmasının en önemli sebeplerinden biri de muhakkak ki temel sosyal medyanın içinde büyümüş olmaları. Bunun yıkıcı bir yana olduğunu da düşünüyor musunuz zaman zaman?
Bence onların tercihleri üzerine konuşmak bizim haddimize değil. Kim nerede ya da nasıl kendini iyi hissediyorsa öyle konuşabilir. İfşa etmek de bir cesaret, edememek de bir cesaret. Hepsinin yanındayız. Her koşulda yanındayız. Ne zaman kendilerini hazır hissederlerse, hangi yola başvurmak isterlerse bütün mağdurların yanındayız. Anlattığım gibi biz sendika olarak, hukuki ve psikolojik destek yönünden üzerimize düşeni yapıyoruz, yaparız. Ama vicdanen herkes nasıl ilerlemek istiyorsa o şekilde ilerlemeli. Biz bütün üyelerimizin kendi kararlarının yanındayız. Çünkü çok zor süreçler, empozeyle atlatılabilecek süreçler değil.
“İki avukat tuttuk, mağduriyet yaşayan isterse kullanabiliyor bu hakkını”
-“Doğru yöntem şudur” demek istemiyorsunuz.
Öyle bir şey yok. Herkes biricik, her olay biricik. Benim en hoşuma giden şey de artık dileyene destek verebilecek iki avukatımızın olması. Tahmin edersiniz sendika büyük parasal zorluklar içinde. Ama ne yaptık ettik iki tane avukat tuttuk. Herhangi bir konuda mağduriyet yaşayan bir üyemize bu desteği sağlayabiliyor olmamız benim içimi çok rahatlatan bir şey. Kullanırlar o haklarını ya da kullanmazlar, ifşa ederler etmezler ya da etmezler… onların tasarrufunda.
“Ben herhangi bir tacize maruz kalmadım, herhangi bir sözlü girişim olduysa da hep sıyırdım kendimi bir şekilde ama hep tetikte olmak çok yorucu”
-Siz bugün genç kadınların cesaretli çıkışlarına bakınca “Keşke bu farkındalık seviyesi benim gençlik dönemimde de olsaydı, bazı şeyleri sineye çekmezdim” dediğiniz oluyor mu?
Ben kendi adıma mesleğimi yaparken herhangi bir tacize maruz kalmadım. Ama genç bir kadın oyuncunun maruz kalabileceği tek şey de taciz değil. Sette sana “Sen şimdi bu paraya oyna, bak bu rol sana ne kapılar açılacak, meşhur olacaksın” deniyorsa bu da çok vahim bir olaydır. Ama tacize gidecek bir sözlü girişim falan olduysa da ben bu tür durumlardan bir şekilde kendimi sıyırıyorum. Öyle bir tarafım var. Agresifleşmeden, olay yaratmadan sıyırıyorum kendimi.
“Tuvaletsiz setlerin yakınında benzinci ya da ağaç altı aramak yakın zamana kadar yaşadığımız bir şeydi”
-Ama ‘olay yaratmadan kendini sıyırmak’ için türlü metot geliştirmek durumunda kalmak da çok büyük bir yük değil mi bir kadın açısından?
Yorucu, hep tetikte olmak. Dün hep bunlar üzerine düşündüm uzun uzun. Bırakın gençliğimi, o kadar geriye gitmeyelim. Daha 2010 yılında, sadece 15 yıl önce, Erler Film’in bir setindeyim. Sokaklarda giyiniyoruz ya. Bir gece çekim sabaha kadar sürecek sabahlayacaktık, hiç unutmuyorum o gece kendim karavan tuttum. Bütün ekip arkadaşlarım o karavanın içinde oturdu. Bu devirde karavansız, umumi tuvaletsiz bir çekim olabilir mi? Pastane tuvaletlerinde giyinip soyunmak, çekimin yapıldığı sokaktaki evlerde yaşayan insanlardan rica ederek ihtiyaç gidermek olabilir mi? Üzerinde kostümle yakındaki benzinliğin tuvaletine koşmak olabilir mi? Bulamazsan ağaç altı aramak zorunda kalmak daha yakın zamana kadar bu ülkede oyunculara yaşatılan bir şeydi.
Yanlış anlaşılmasın ben kendi işimi yapmaktan gocunan biri değilim. İlk Altın Portakal aldığım Ömer Kavur ’un yönettiği Amansız Yol ve o dönem çekilen tüm filmlerinde kendi saçımı makyajımı kostümlerimi hep kendim yapmışımdır. Sanat yönetmeni kendim olmuşumdur. Ama o günün şartlarında normal geliyordu bize. Fakat bugüne çok yakın bir tarihte tuvalet bulamamak başka bir şey. Böyle rezillik var mı yani? Neyse ki bunlar artık konu değil.
Oyuncular Sendikası Başkanı Zuhal Olcay ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel
“Sendika olarak hazırladığımız protokolde ‘gerçek seks yasağı’ var”
-Biraz önce “Sen şimdi bu paraya oyna, bak bu rol sana ne kapılar açılacak, meşhur olacaksın” şeklindeki sektör klişesini örnek verdiniz kötü muameleden bahsederken. Bu kadar derdin arasında kadın oyuncular “eşit işe eşit ücret” tartışmasında neredeler?
Bu bizim sendika olarak çok önem verdiğimiz bir kampanyamız. Üyelerimizi bu konudaki mücadelelerinde desteklemeye çalışıyoruz. Bu alandaki sıkıntıyı sadece sektörel olarak konuşamayız. Felsefe alanında çalışmalarıyla tanınan ve birkaç yıl önce kaybettiğimiz Teoman Duralı diyor ki; “Toplumların da insanlar gibi bazı şeylere yatkınlıkları vardır ya da yoktur. Ben bir dil milliyetçisiyim o yüzden bir tane hariç tüm kitaplarımı Türkçe yazdım. 200 kitap yazdım Türkiye’de. Keşke hepsini toprağa gömseydim.” Şimdi siz bunu sorunca, onun söyledikleri geldi aklıma. Evet biz toplum olarak bir türlü bir yerlere gelemiyoruz bazı konularda. Ben uzun bir süre daha gelebileceğimizi de düşünemiyorum. Bizim sektör de işte bizim toplumun aynısı. Konuştuğumuz sorunları toplumun sorunların ayıramayız. Ama tabii biz Oyuncular Sendikası olarak bu alanda da çok ciddi ve resmi adımlar attık. Üyelerimize ve tüm sektöre ışık tutacak protokollerden biri de bununla ilgili, oyuncular arasındaki ücret dengesizliklerin giderilmesi için farkındalık çok önemli. Biliyor musunuz ki bizim sendika olarak hazırladığımız protokolde artık bugün ‘gerçek seks yasağı’ diye bir kavram var. Biz bu protokolü yurtdışındaki sendikaların metinlerini de inceleyerek hazırladık.
“‘Yakınlık koordinasyonu’ kadın erkek bütün oyuncular için şart, yapımcıyı da koruyan bir şey”
-Oyuncular Sendikası’nın sektöre öncülük ettiği şeylerden biri de setlerde ‘yakınlık koordinasyonu’ konusu oldu sanırım. Nitekim şimdi taciz iddialarıyla birlikte her sette bir ‘yakınlık koordinatörü’ bulunmasının ne kadar mühim olduğu fark edilmiştir. Bu bildiğim kadarıyla Amerikan sinemasından ihraç bir kavram ve orada da MeToo akımı patladıktan sonra büyüdü.
Valla ben de ‘yakınlık koordinasyonu’ olayını geçen sene öğrendim. Bu konuda sektöre öncülük ediyor olmaktan da sendika adına gurur duyuyorum. Yakınlık koordinatörü bir tür hareket uzmanı. İki oyuncunun birbiriyle yakınlaştığı sahneler, cinsel simülasyon sahneleri, sarılma, öpüşme veya cinsellik içermeyen yakınlık sahnelerinde oyuncunun onayını ve yönetmenin vizyonunu göz önünde tutarak o sahne için koreografi hazırlayan kişi. Biz bir senedir Türkiye’nin ilk ve tek yakınlık koordinatörü Ece Türkmut Dere ile çalışıyoruz. Bu sayede Türkiye’deki 11 dizi projesinde ‘yakınlık koordinatörü’ kullanıldı.
‘Yakınlık Koorinasyonu’ sizin de belirttiğiniz gibi 2017’de Amerika Birleşik Devletleri’nde literatüre giren bir iş. Bizim de Sendika olarak bunu sadece 7 yıl sonra Türkiye’ye getirebilmiş olmamız elbette bir başarı. Yakınlık koordinasyonuna ihtiyaç duyulan sahnelerin sadece cinsellik ve çıplakla ilgili sahneler olduğunu düşünmeyin. Bir çocuğun annesinin kucağına oturduğu bir sahne de bir yaşlının yıkanma sahnesi de bir doğum sahnesi de bu alana giriyor. Ayrıca bu sadece kadınların ve çocukların değil, erkeklerin güvenliği için de değerli. Bütün oyuncular güvenli, rızaya ve onaya dayalı, önceden çalışılmış bir koreografiyle çok daha güvenli bir ortama kavuşuyor. Yapımcı da hukuki olarak kendini koruyor. Çünkü her şey önceden hazırlanıyor, onaylanıyor, yazıya dökülüyor. Yönetmen çok rahat ediyor, görüntü yönetmeni çok rahat ediyor. HBO şu anda bütün projelerinde yakınlık koordinasyonunu zorunlu tutuyor. Netflix Amerika’daki çoğu projesinde kullanıyor. Bir de tabii Amerika’da Oyuncular Sendikası çok güçlü. Dolayısıyla da yapımcı bir projede yakınlık koordinasyonu öngörmemişse bile oyuncu arkasında sendika desteği olduğu için bunu özel olarak talep edebiliyor. Yapımcı da mecbur bütçeye eklemek zorunda kalıyor. Yani Amerika’da ve Avrupa’da artık sistem böyle işliyor. Umarız Türkiye’de de çok geçmeden “sistem böyle işliyor” noktasına gelebiliriz.
“Çalışma Bakanlığı ile yakında masaya oturacağız, öncelikli konumuz ‘işçi statüsü’ne kavuşmak”
-Türkiye’de zaten sendikacılığın kendisi çok zor bir alan, o da sinema sektörüne özgü değil. Ama cinsel şiddet meselesi toplumsal olarak böylesine dikkat çekebiliyorken daha geniş bir hukuki çerçeve açısından geniş bir mutabakata vesile olabilir mi? Burada devletin bir katkısı ve rolü olabilir mi?
Kesinlikle olabilir. Biz birçok koldan ilerlemeye çalışıyoruz zaten. Yakında Çalışma Bakanlığı’yla buluşacağız, masaya oturup konuşacağız. Birçok konuda yasaya ihtiyaç var. Şimdi bu taciz konusu biraz da magazinsel olduğu için çok öne çıktı ama öncelikli konumuz aslında işçi statüsüne bir an önce kavuşabilmek.
“Sinema sektörünün yüzde 95’i açlık sınırında yaşıyor”
-Dışarıdan bakıldığı zaman şaşalı, parıltılı ve çok para kazananlardan oluşan bir sektör gibi algılanabiliyor ama siz aslında hala ‘işçi statüsü’nün peşindesiniz.
Bizim sektörün yüzde 95’i açlık sınırında yaşıyor. Bir yüzde 5 var para kazanan. Sokaktaki herkes de sektörün yüzde 100’ü öyle yaşıyor zannediyor.
“Bize imzalatılan ‘kölelik sözleşmeleri’yle dünyada ve keşfedilmemiş tüm gezegenlerdeki haklarımızdan feragat ediyoruz”
-Oyuncular olarak hepiniz çalışabilmek için şahıs şirketi mi kuruyorsunuz, nasıl oluyor?
Tabii. Bizim hepimizin patronu oluyoruz biz. Serbest meslek faturası kesiyoruz. Biz aslında küçük patronlarız. Yapımcılarla anlaşıyoruz ama iş yapma şeklimiz tamamen işçi gibi. Kâğıt üzerinde patronuz ama tamamen yapımcıların kurallarına tabiyiz, dolayısıyla da aslında işçiler gibi çalışıyoruz. Dünya literatüründe işçilik kategorisine düşen çalışma koşullarımız var ama işçilerin sahip olduğu hakların hiçbirinden faydalanamıyoruz. Ek mesai, iş kazası tazminatı ya da işsizlik sigortası yok mesela. Patronlarla bizim literatürde ‘kölelik sözleşmesi’ denilen şeyleri imzalıyoruz. O sözleşme de çoğu zaman şöyle diyor: “Dünya adlı gezegende ve keşfedilmemiş bütün gezegenlerde işte, dijital platformlarda, televizyonlarda ve de keşfedilmemiş mecralardaki haklarımdan feragat ediyorum.”
-“Keşfedilmemiş bütün gezegenlerde”… Hakikaten böyle bir ifade mi var sözleşmelerde?
Var. Aşağı yukarı şöyle deniliyor: “Sonsuza kadar bütün hakların benimdir. Çalışırken sen benden ayrılmak istersen şu kadar milyon lira tazminat ödemek zorunda kalırsın. Ama ben seni istediğim an işten çıkartırım.” Ve zaten bu tasarrufu kullanmaya karar vermeleri durumunda da iş saniyeler içinde oluyor, telefonla bir bildirim yapıyorlar o kadar. Daha bugün bir oyuncu arkadaşımıza bir sizi sözleşmesi geldi ve yapay zekâ üretimi için kendisinden muvafakatname imzalanması istenildi. “Yapay zekâ senin yüzünü kullanacak” deniliyor ve bunu peşinen imzalaması isteniliyor.
“Yapım şirketleri şimdi de yapay zekâ sözleşmesi imzalattırmaya başladılar”
“Yapay zekâyla bedenime yapabileceklerinin sonu yok!”
-Bunu imzaladı mı peki oyuncu arkadaşınız?
Yani özel olarak o anlaşmanın bağlamını bilemem bizim avukatlar bakar ve en doğru tavsiyeyi verir. Söylemek istediğim o ki bizim sektör olarak nur topu gibi yeni bir problemimiz olduğundan bu sabah haberimiz olmadı tabii ama bu bütün dünya için yepyeni bir konu. Biz de çatı örgütümüz FiA’nın bu konuda söylediklerine bakarak üyelerimizi yönlendiriyoruz. Teknik olarak yapım şirketlerinin yapay zekâyla benim bedenime yapabileceklerinin sonu yok. Yani oyuncunun oynadığı filmdeki görüntülerini alacaklar belki yapay zekâyla çırılçıplak soyacaklar. Ha biz yine iyi niyetle düşünelim, belki zararsız şeyler için kullanacaklar. Belki yapay zekâyı sadece yaşlandırma sahnelerinde kullanacaklar ya da tehlikeli sahnelerde dublör yerine. Ama muvafakatname nedir yani ya? Bunun yasası henüz yok diye kimse oyuncuları yapay zekâ kölesi zannetmesin. Amerika’da, İngiltere’de yapay zekâ anlaşmalarında ne varsa bizde de onun olması için elimizden geleni yapıyoruz. Şu kadarını söyleyeyim (informed consent) yani önceden açıkça bilgilendirilmiş rıza olmaksızın bir oyuncunun yapay zekâ ile bedenini ve sesini canının istediği gibi kullanamaz kimse. Yapay zekâ yasası henüz ülkemizde olmasa bile, bu durumun aksi, hukukun temel mantığına tamamen aykırı bir durum.
-O halde sizin itirazınız yapay zekâ kullanımına kategorik bir itiraz değil. Hangi sahnelerde kullanılacağının net biçimde belirtilmesiyle çözülebilecek bir konu sanırım heralde değil mi?
Spesifik olarak belirtilmesi lazım. Yoksa herhangi biri Zuhal Olcay’ın yüzünü, bedenini ve hareketlerini kopyalar sonra da yapay zekâyla benden bağımsız olarak istediği şeyde oynatır. Bundan 10-15 yıl önce bizim anlaştığımız sözleşmelerde ‘dijital haklar’ kavramı vardı. Ama şimdi ‘dijital haklar’ın o kadar çok çeşidi var ki artık 10 yıl önceki sözleşmeyle iş yapanlar büyük kayıplar yaşayabilir.
“Kariyerimde çok zorlandığım bir sahne oldu, 1989 Alman yapımı ‘Sahte Cennete Veda’ filminde çırılçıplak soydular sette”
“Bugün olsa soyunmama gerek kalmazdı”
-Zuhal Olcay’ın kendi kariyeri içinde çok zorlandığı bir çıplaklık, cinsellik ya da yakınlık sahnesi oldu mu hiç?
Bir tane oldu. 1989’da Almanya’da çekilen ‘Sahte Cennete Veda’ filminde ben hapse giriyorum. Hapse girmeden önce de işte çırılçıplak soyuyorlar. O sahne çekilirken çok zorlandım, epey utandım. Gerçekten çırılçıplaktım ama çömeldim ve tüm vücudumu göstermediler. Almanlar çok dikkat etti, çok az insanla çekildi o sahne ama yine de zorlandım. Şimdi bu tür sahneler kapalı sette, kapatıcı giysiler kullanılarak, yakınlık koordinatörü eşliğinde çekiliyor işte. Yani bugün olsa çırılçıplak kalmama gerek kalmaz, çıplakmışım gibi çekilir. Oyunculuk böyle bir şey değil çünkü. Ama bize böyle öğrettiler, “Oyuncusun, yap” dediler. Oysa ben neden orada kameramanın, makyözün ve diğer insanların önünde çırılçıplak kalayım?
Zuhal Olcay ve sendika yönetimi, Cem Yiğit Üzümoğlu gözaltına alındığında Çağlayan Adliyesi’nde, 3 Nisan
“Cem gözaltına alındığında içgüdülerimle hareket ettim”
“İfade özgürlüğümüzün dahi tehdit altında olduğu bir duruma sessiz kalmamalıydık”
-Türkiye’nin siyaseten çok hareketli ve dolayısıyla da toplumsal fay hatlarının çok sıkıştığı bir döneminden geçiyoruz malum. 19 Mart’tan bugüne İBB operasyonuyla başlayan hukuksuzluk ve muhalefete siyasi operasyon görüntüsüne karşı gençlerle birlikte duyarlılık gösteren oyuncular var, ses etmeden hayatına devam etmeye çalışanlar var. Sendikanızda her tür üye var yani. Sendika yönetim kurulu üyesi Cem Yiğit Üzümoğlu tam protestoların en hararetli olduğu dönemde boykot çağrısı yapan bir sosyal medya paylaşımı yaptığı için göz altına alınmıştı. Açıkçası hepimiz “Acaba şu ortamda kimse sahip çıkacak mı?” diye merak ettik. Zira Ayşe Barım tutuklandıktan sonra sektör neredeyse ölü taklidi yaptı. Ama siz Cem Yiğit Üzümoğlu tutuklandığında Oyuncular Sendikası olarak soluğu emniyette aldınız. Dahası Üzümoğlu’nun ve herkesin ifade özgürlüğüne sahip çıkan bir videoyu hemen şahsi hesabınızdan paylaştınız. Zor muydu o kararı almak?
Haberi gece aldık. Sabah hemen Kadıköy’de buluşalım dedik, 4 kişi buluştuk. O kadar improvize ve anında alınmış bir karardı ki…Orada tamamen içgüdülerimle hareket ettim. Yani oturup konuşup uzun uzun değerlendirecek bir vaktimiz yoktu. Ya gidecektik ya gitmeyecektik. Gidip orada durmak da olmazdı sadece. Bir şey yapmak gerekiyordu. “Kalkın gidiyoruz” dedim. Bu tamamen benim o anda içimden gelen güdüsel bir şeydi. Çünkü ifade özgürlüğümüzün dahi artık tehdit altında olduğu bir duruma ne oyuncu olarak ne bir vatandaş olarak sessiz kalmamalıydık. Tabii o anda sendikanın görüşünü ve duruşunu sergilememiz gerektiğine inandığım için gittik esasen. Ve orada o küçük ama kendi içinde değerli açıklamayı yaptım.
“Biz partiler üstü bir kurumuz, herhangi bir siyasi partiden yana pozisyon almayız, prensiplerden hareketle tavır koyarız”
-“Sendikanın duruşu ve görüşü” dediniz. Oyuncular Sendikası’nın politik bir duruşu var mı?
Sendikanın tüzüğünde ve kuruluş felsefemizi ortaya koyan metinde de yazar -ki isteyenler internet sitemizden bakabilir- biz partiler üstü bir kurumuz. Ama temel prensiplerimiz var; ifade özgürlüğüne saygı, barıştan yana olmak, taciz ve ayrımcılığa karşı olmak. Bizi toplumsal olaylarda pozisyon alıp almamaya iten prensipler bunlardır. Yoksa bizim herhangi bir siyasi partiden yana pozisyon alma durumumuz olamaz. Biz prensiplerden hareketle tavır koyarız, o kadar.
Tutuklu menajer Ayşe Barım
“Ayşe Barım gözaltındayken oyuncularının orada olması gerekiyordu”
-Normal şartlarda sendikaların durumu dünyanın her yerinde de aşağı yukarı anlattığınız gibidir. Ve fakat malumunuz biraz fazla olağanüstü bir dönemden geçiyor Türkiye. Bu olağanüstü dönem sizin sektörü de vurdu. Oyuncu menajeri Ayşe Barım’ın 7 aydır 12 önceki Gezi protestolarında dahli olduğu iddiasıyla Silivri’de tutuluyor olması ki hastalıkları nedeniyle hayati risk taşıdığı da kamuoyunun malumu. Şimdi geriye baktığımızda ben şunu görüyorum; Barım’ın 19 Mart’tan bir buçuk ay bambaşka bir dosyadan iddialarla tutuklanmasında ana motivasyon aslında sizin sektörü 19 Mart operasyonu sırasında sessiz tutmakmış. Yani oyuncular Ayşe gibi güçlü figür tutuklanması nedeniyle dehşete düşecek ve kendi başlarına da bir şey gelmesin diye toplumsal olaylarla ilgili tepki vermeye korkacaktı…nitekim öyle de oldu. Ama tam öyle bir anda, gençlerin dikkatle takip ettiği sanatçılar kaçak dövüşürken, Zuhal Olcay net bir tavır almış oldu aslında Üzümoğlu’na sahip çıkarak. Yanlış mı yorumluyoruz?
Biz Oyuncular Sendikası olarak oyuncuların çalışma alanlarıyla sorumluyuz, sektörün diğer paydaşlarıyla ilgili durumlar doğrudan çalışma alanımız içinde değil. Bizim açımızdan oralara da yetişmek hukuki olarak zor. Zaten sivil toplum içinde farklı sendikalar ve farklı dernekler bu yüzden var, herkes bir alana yoğunlaşır, yeri gelir farklı bileşenler güçlerini birleştirir. Sektörümüzün bütün meselelerine duyarlılığımız elbette var ama bizim asıl sorumluluğumuz üyemiz olan oyuncularımızın sorunlarını hafifletmek. Bu arada sendikamızın faaliyetlerden bağımsız olarak şunu da hatırlatmak isterim; Ayşe Barım’ın duruşmasına pek çok oyuncu ve sektörümüzden çok insan gitti. Benim baktığım yerden bu da bir dayanışmadır.
-Ayşe Barım ocak ayı sonunda tutuklandı. Bahsettiğiniz duruşma 7 Temmuz’daydı. O arada oyuncular Halit Ergenç ile Rıza Kocaoğlu da ‘yalan beyan’ iddiasıyla ceza alınca, sektörü ‘sessiz’ ve ‘zapturapt altında’ stratejisi tıkır tıkır işledi. Kendi menajerleri tutuklandığında doğum günüymüş gibi paylaşımlarla yapmakla yetinenlerin beş ay sonra bir mahkeme salonuna gitmeleri duruş sergilemek midir emin olamadım.
Gözaltındayken orada olmaları gerekiyordu. Bu arada biz Oyuncular Sendikası olarak Ayşe Barım gözaltına alındığında iki tane açıklama yapmıştık sosyal medya hesaplarımızdan. Ancak bizim açıklama yapmamızın sebebi oyuncuları bizzat ilgilendiren tekelleşme ve sistemdeki sıkıntılarla ilgiliydi. Bizim başka bir tartışmanın tarafı olmamız söz konusu değil.
“Cem Yiğit Üzümoğlu gözaltına alındığında televizyonun en çok seyredilen dizilerinden birinde oynuyordu”
“Dizinin yapımcısı ya da ekip arkadaşları desteğe gitti mi acaba?”
-Sektörünüzdeki pek çok genç işlerini kaybetmemek için suskunluğa teslim olurken sizin gibi duayen bir ismin korkmadan pozisyon alması gençleri de sonrasında biraz rahatlatmış ya da cesaretlendirmiş olabilir mi? Yoksa sizin piyasada her koyun kendi bacağından mı asılır genelde?
Benim elbette kişisel bir duruşum var ama benim o gün aldığım aksiyon ‘Sendika Başkanı’ olarak aldığım bir aksiyondu. Ayrıca Cem Yiğit Üzümoğlu bizim Sendika’nın yönetim kurulu üyelerinden biri. Onun ifade özgürlüğüne sahip çıkmak yönetim olarak aldığımız doğal bir karar. Ancak elbette bizim Cem’in arkasında durmamız belki fikirlerini açıklayan ya da açıklayacak olan başka oyuncuların gözaltına alınmasını birazcık engellemiş olabilir. Bu arada Cem gözaltına alındığında televizyonların en sevilen, en seyredilen dizilerinden Şakir Paşa Ailesi’nde başrol oynuyordu. Mesela o dizinin yapımcısı ya da ekip arkadaşları ne yaptı? Onlardan Cem’e desteğe giden oldu mu acaba? Biz sendika olarak gittik ama onlar ne yaptı ben bilmiyorum









